İçeriğe atla

Enes (r.a)ın ateş dolu fırına mendil atması ve yanmaması

25. bölüm / 81 · 2401 kelime · ~13 dk okuma

3100. Malik oğlu Enes'ten gelmiştir ki, onun misafirliğine bir şahıs gitmiştir.

Ashâb-ı kirâmdan Enes b. Mâlik hazretlerinin hâne-i şerîfine bir şahıs misâfır olarak gitmiştir.

3101. O hikâye etti ki: "Enes taâmdan sonra gördü ki, yemek sofrası sarı renkli."

3102. "Kirli ve bulaşık!" Dedi: "Ey hâdim, bir dem onu fırına at!"

Hz. Enes'e misafir olan şahıs hikâye etti ki: "Taâm bittikten sonra Hz. Enes yemek sofrasını sararmış ve kirli ve bulaşık bir halde gördü ve hizmetçi olan kadına: "O sofrayı biraz fırına at," buyurdu."

3103. "Akıllı, o zaman sofra yaygısını ateşten dolu olan fırına attı."

"Akıllı olan hizmetçi kadın, bu emir üzerine derhal yaygıyı ateş dolu olan fırının içine attı."

3104. Bütün misafirler onda hayran oldular, yaygının dumanına muntazır oldular.

Misafirlerin hepsi Hz. Enes'in bu emrine ve câriyenin dahi bu emri derhal icrâ etmesine hayran oldular ve yaygının yanıp tütmesine muntazır oldular.

3105. Bir müddet sonra temiz ve beyaz ve o kirlerden uzak olarak fırından çıkardı.

Hizmetçi bir müddet sora, o yemek sofrasını temiz ve beyaz ve üzerindeki kirler çıkmış olduğu halde fırından çıkardı.

3106. Kavim dediler ki: "Ey aziz olan sahabî, niçin yanmadı ve temizlenmiş de oldu?"

Misafirler bu hali görünce Hz. Enes'e hitâben dediler ki: "Ey azîz olan sahâbî, bu yaygı niçin fırında yanmadı ve fırından temizlenmiş olarak çıktı?"

3107. Dedi: "Zîrâ ki Mustafâ elini ve ağzını bu yemek sofrasına çok sürdü.

Hz. Enes onlara cevâben buyurdu ki: "Seyyid-i âlem olan Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri mübarek elini ve ağzını bu yemek sofrasına ba'de't-taâm çok def'alar sildi." Ankaravî hazretleri bu vak'ayı Nüzhetü'n-Nâzırîn'den naklen Katâde b. Nu'mân'ın rivâyeti üzerine hikâye buyururlar.

3108. Ey ateşten ve azabdan korkucu gönül, böyle bir ele ve dudağa iktirab et!

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssadan hisse olmak üzere buyururlar ki: "Ey ateşten ve azabdan korkucu olan gönüller! Böyle bir ele ve dudağa yaklaşın ki, o el ve dudak esrâr ve ezvâk-ı muhammediyyeyi hâmil olan evliyâ-yı kirâm hazarâtının elleri ve dudaklarıdır."

3109. Vaktaki bir cemâda böyle bir teşrîf, âşıkın cânına neler açacaktır?

Vaktâki o el ve o dudak cemâd nev'inden olan bir yemek sofrasına ateşte yanmamak gibi bir şereflendirme verdi, zî-rûhun mükemmeli olan bir insân-ı âşıkın cânına envâ'-ı şerâfetten neler açar, var kıyâs et!

3110. Ka'be'nin kerpicini nasıl kıble etti? Ey can mücâhedede merdlerin toprağı ol!

Ka'be aslında birkaç parça kerpiç ve taşdan ibarettir. Vaktâki nebiyy-i zîşân olan İbrâhim Halilullah (a.s.) o kerpiçleri ve taşları birbiri üzerine vaz'edip "Beytullah" ve "Ka'betullah" nâmını verdi ve bu binâ hakkında Hak Teâlâ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمَنًا (Âl-i İmrân, 3/97) ya'ni "Ona giren kimse emîn olur" buyurdu. Ve nihâyet Resûl-i zîşân Efendimiz onu emr-i ilâhî ile kıble ittihâz buyurdu. İşte enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın cemâd olan taşa ve toprağa temâsı mâdemki onlara böyle şeref-bahş oldu, öyle olunca ey can, verese-i enbiyâ oldukları cihetle her biri vaktinin peygamberi hükmünde evliyânın bastığı toprak ol, ya'ni onların önünde mütevâzı ol! Ve nefsin ile cenk etmek hususunda onların huzûrunda kendini zelîl ve hakîr tut ve onlara tâbi' ol! Nitekim Cenâb-ı Pîr [IV]. cildde [b. 544]: تکیه کم کن بر فن و بر کام خویش مگسل از پیغمبر ایام خویش [Günlerinin peygamberinden munkatı' olma; kendinin fennine ve adımına i'timâd etme!] buyurmuşlar idi.

3111. Ondan sonra o hâdimeye dediler ki: "Sen bu cümleye kendi halini söylemez misin?"

Misafirler bu acîbeyi müşâhede ettikten sonra o hizmetçi kadına hitâben dediler ki: "Sofranın yanmaması sebebini anladık, fakat sen dahi hâzırûna kendi hâlini söylemez misin? Zîrâ bizler senin hâline de hayrette kaldık."

3112. "Onun sözünden dolayı niçin hemen onu attın? Tutalım ki o esrârâ iz götürmüştür."

"Efendin olan Hz. Enes'in bir emriyle ve sözüyle niçin o sofrayı derhal ateşe attın? Tutalım ki Hz. Enes, Resûl-i zîşân Efendimiz'in mübarek elinin ve ağzının temâs ettiği bir şeyin ateşte yanmayacağı sırrına vâkıf idi. Sen ona vâkıf olmadığın halde:

3113. "Ey hanım, bu kıymetli sofra örtüsünü niçin ateşe attın?"

"Sitti", "Seyyidetî" kelimesinin muhaffefidir. Ya'ni "Resûl-i zîşân Efendimiz'in isti'mâl buyurduğu bu kıymetli sofra örtüsünü fedâ ederek niçin ateşe attın ve yanmasından korkmadın?"

3114. Dedi: "Kerîmlere i'timâd tutarım, onların ikramından ümidsiz değilim!"

"İ'timîd", "i'timâd" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni "Kerîm olanların emirlerinde bir hikmet gördüğüm için, onlara i'timâdım vardır. Binâenaleyh onların emirlerinin zımnında kahr ve azâb değil, belki lutuf ve ikrâm vardır. Ben onların ikramından ümîdsiz değilim."

3115. "Bir örtü ne olur, eğer o bana nedemsiz ateşin közüne git derse,"

3116. "Kemâl-i i'timâd ile içine düşerim, ibadullahtan çok ümîd tutarım."

"Mizer", الازر ve المئزر ve المئزرة ve المزار ve الازار bunların hepsi "örtü" ma'nâsınadır. (Akrebü'l-Mevârid'den) Ya'ni, "Bir sofra örtüsü ne demek olur? Eğer kerîm olan Hz. Enes bana: "Peşîman olmaksızın ve tereddüd etmeksizin ateşin közüne, ya'ni en alevli tarafına git," derse, ona olan kemâl-i i'timâdımdan dolayı kendimi o ateşin içine atarım. Zîrâ benim Allâh Teâla hazretlerinin kullarından çok ümîdim vardır." Beyt-i şerîfte "ibâdullah" ta'bîriyle, abdiyyet-i mahza makāmında bulunan kâmillere işaret buyrulur. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyesinden bir kıl ucu kadar kendisinde eser olan kimse, henüz hakîkatte "abdullah" olmamıştır, o kimse "abdü'n-nefs"tir.

3117. "Sır bilici olan her kerîmin i'timadından dolayı bu sofra örtüsünü değil, başımı atarım."

"Esrâr-ı muhammediyeye vâkıf olan her kerîme ve abdullaha i'timâdımdan dolayı bu sofra örtüsünü değil, kendi başımı ateşe atarım."

3118. Ey birader kendini bu iksîr üzerine vur; erkeğin sıdkı kadının sıdkından noksan olmamak lazımdır.

"İksîr", kimyâda bakırı altına tahvîl eden bir maddedir ki, erbâbı onu saklarlar. Burada "iksîr"den murâd, sıdk ve i'timâddır. "Ey birâder, insân-ı kâmilin huzûrunda kendini bu sıdk ve i'timâd iksîri üzerine vur ki, bakır olan nefsin altına inkılâb etsin. Bu kıssadan ibret al! Erkeğin sadakati ve i'timâdı, bir kadının sadâkatinden ve i'timâdından aşağı olmamalıdır."

3119. O bir erkeğin kalbi ki, kadından noksan ola, o bir gönül olur ki, karından aşağı olur.

"Yüksek duygularda kadının kalbinden aşağı olan bir erkeğin kalbi kadr ve menzilet i'tibariyle, içerisi necâset dolu olan karından ve işkembeden aşağı olur." Çünkü levsiyyât-ı ma'neviyye, levsiyyât-ı maddiyyeden daha berbâddır. Zîrâ levsiyyât-ı maddiyye su ile kolayca temizlenebilir, fakat levsiyyât-ı ma'neviyyenin izâlesi pek müşkildir.

3120. O vâdî içinde Arab'dan bir taifenin kırbaları yağmur kıtlığından kuru oldu.

3121. O sahrânın ortasında kalmış bir kervan kendi ölümünü çağırmış idi.

3122. Ansızın o iki kevnin yardımcısı olan Mustafa yardım için yoldan zâhir oldu.

Kervan bu hal içinde iken, dünyada ve âhirette kulların yardımcısı olan Server-i âlem Mustafa (s.a.v.) Efendimiz o bîçârelere yardım için yoldan zâhir oluverdi.

3123. Orada kumun harâreti ve güç ve çetin yol üzerinde çok büyük bir kervan gördü.

"Sütürg" (سترگ), "çok büyük ve sert ve çetin ve muannid" ma'nâlarına gelir.

3124. Onların develeri dillerini sarkıtmışlar, halk kumda her tarafa dökülmüşler.

Kervânın develeri susuzluktan ve harâretten dillerini dışarıya sarkıtmışlar ve kervan halkı da son derece susuzluktan bîtâb kalıp kumlar üzerinde her tarafa serilmişler idi.

3125. Onlara acıdı; buyurdu ki: "Agâh olun, pek çabuk gidiniz, birkaç arkadaş o kum tepeleri tarafına koşunuz!"

"Küsbân", kum tepeleri demek olup "kesîb" in cem'idir.

3126. "Ki bir zenci deve üzerinde tulum getirir, kendi beyi tarafına sür'atle götürür."

"Çabuk kum tepeleri tarafına koşunuz, bir zenci köle deve üzerinde bir su tulumu getiriyor, o efendisi tarafına sür'atle götürüyor, yetişin!"

3127. "O siyah deveciyi devesiyle beraber acı emr ile benim tarafıma getirin!"

"O zenci deveciyi devesiyle ve tulumuyla beraber acı emr ile, ya'ni cebren benim tarafıma getiriniz!"

3128. O talibler kum tepeleri tarafına geldiler, bir saat sonra öyle gördüler.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in emirleri üzerine kervan içinde tâkati olan birkaç kişi kum tepeleri tarafına geldiler ve bir müddet sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ta'rîf-i âlîleri vech ile öyle bir köle gördüler.

3129. Su dolu büyük tulumlu bir deve ile bir hediye götürücü gibi bir siyah köle giderdi.

3130. İmdi ona dediler ki: "Seni bu tarafta beşerin fahri ve halkın hayırlısı istiyor!"

3131. Dedi: "Ben onu tanımam, kimdir o?" Dedi: "O ay yüzlü ve şeker huylu!.."

O siyah köle dedi: "Ben sizin söylediğiniz kimseyi tanımam, o ta'rîf ettiğiniz kimdir?" Onu getirmeğe gidenlerden birisi dedi ki: "O parlak yüzlü ve şeker gibi tatlı huylu bir zâttır."

3132. Onda olan nevi'ler ile ta'rif ettiler. Dedi: “O galiba o şaire benzeyicidir."

“Mânâ", "benzemek" ma'nâsına olan "mânisten" masdarının emr-i hâzırı bulunan “mân" ile fâiliyet "elif"inden mürekkebdir, "benzeyici" demek olur, Ya'ni "Server-i âlem Efendimiz'in sûrî ve ma'nevî ahvâl-i şerîfesini bil- dikleri kadar ta'rîf ettiler. Siyah köle dedi ki: "Bu sizin ta'rîfinize bakılırsa o zat ahvâli şâyi' olan şaire benzeyicidir."

3133. "Ki o bir taifeyi sihir ile mağlub etti. Ben onun tarafına yarım karış gelmem."

3134. Onu çeke çeke o tarafa getirdiler; o teşnî'de ve harârette figān tuttu.

Siyah köle Server-i âlem Efendimiz'in huzûr-i saâdetlerine gelmekten imtinâ edince, o birkaç kişi zorla çeke çeke o tarafa getirdiler. Köle ise öfke içinde söğe saya bağırır idi.

3135. Vaktaki onu o azîzin huzuruna çektiler, buyurdu: "Suyu içiniz ve kaldırınız da!"

O siyah köleyi azîzü'l-vücûd olan huzûr-i Risâletpenâhîye çektikleri vakit Server-i âlem Efendimiz buyurdular ki: "Kölenin tulumundaki sudan içiniz ve ondan tulumlarınıza da alınız!"

3136. Onun tulumundan hepsini suya kandırdı. Develer ve her bir kimse ondan su içti.

3137. Onun tulumundan büyük tulumu ve küçük tulumu doldurdu; feleğin bulutu onun hasedinden sersem kaldı.

“Râviye”, büyük tulum ve kırba ve su taşıyan deve ma'nâsınadır. Burada evvelki ma'nâ murâd buyrulur. Ya'ni "Kölenin bir büyük tulumundan kervan halkının hem kendileri ve hem de develeri suya kandı ve su kaplarını da doldurdular. Suyun mebzûliyetine feleğin bulutu hased ederek sersem kaldı."

İkinci mısra' suyun kemâl-i mebzûliyetini beyânda mübâlağa buyrulmuştur; ve bu mübâlağa ayn-ı hakîkattir. Zîrâ bulut yağmurun nüzülüne mahsûs olan bir sebeb-i mahdûddur. Halbuki mu'cize-i Risâletpenâhî sebebe ve had- de tâbi' olmayan bir lutf-i ilâhîdir. Mahdûdun gayr-ı mahdûda reşk ve hased etmesi hakîkattir.

3138. Bunu bir kimse görmüş müdür ki, bir deve yükü sudan bu kadar cehennemin harâreti soğuk olsun!

"Hâviye", cehennemin yedi tabakasından bir tabakasının adıdır. Burada her bir susamış insan ve hayvan nefislerinin harâreti murâd buyurulur. Zîrâ nefs-i hayvânî cehennem cinsindendir.

3139. Bunu bir kimse görmüş müdür ki, bir su tulumundan bu kadar tulum ız-tırâbsız dolu oldu!

"Iztırâbsız", çarpınmaksızın ve zahmet çekmeksizin tulumların kolayca doldurulması demektir. Zîrâ bir tulumun çeşmeden doldurulması bile epeyce bir ıztırâba muhtaçtır.

3140. Tulum muhakkak nikâb idi; ve bahr-i asıldan, onun emrinden fazl dalgası erişti.

Kölenin su ile dolu olan tulumu, kervanın muhtaç olduğu suyun istihsâlinde, muhakkak bir perde ve nikâb idi. Kölenin suyu yerinde durduğu halde, kervan halkının içtiği ve aldığı ve hayvanlarına içirdiği su, bahr-i asıldan, ya'ni vücûd-i hakîkî-i Hak'tan Peygamber-i zîşânın emrinden, fazl-ı ilâhî dalgası olarak erişti. Zîrâ, bu dünyânın nizâmı, muktezâ-yı esbâb üzerine kurulmuş olduğundan ehl-i gafletin gözleri de, bu esbâb perdelerine dikilip kalmıştır. Hak Teâlâ bu esbâb perdelerini enbiyâsına mu'cize olmak üzere yırttığı ve kudretini esbâb hâricinde gösterdiği vakit halk hayrette kalırlar.

3141. Su kaynayıştan hava olur ve o hava soğukluktan su olur.

Hadd-i zâtında bu esbâb âleminde su kaynadığı vakit, buhar olarak havâ-yı nesîmiye karışır ve hava olur. Ve o hava soğuyarak kesâfet peydâ edip bulut olur ve ba'dehû su olarak yere düşer. İşte doğduğumuz günden beri görmeğe alıştığımız istihâlât böyledir.

3142. Belki illetsiz ve bu hikmetlerden hariç olarak, tekvin, ademden suyu bitirdi.

Fakat Resûl-i zîşân Efendimiz'in bu mu'cize-i seniyyelerindeki su böyle istihâlât dâiresinde vâki' olmadı. Belki sebepsiz ve hikmet-i tabîiyyenin bu kāidelerinden hâriç olarak, Hakk'ın sıfat-ı tekvîni, adem-i izâfi âleminden ve kendi deryâ-yı vücûdundan bu suyu îcâd etti.

3143. Sen vaktaki çocukluktan sebebleri görmüşsün, cehilden dolayı sebebe yapışmışsın.

Ey kudret-i Hak'tan gafil olan kimse, sen vaktâki çocukluğun zamanından beri, bu âlemde efâl-i ilâhiyyenin esbâb perdeleri arkasından zuhûr etmesi sebebiyle, o sebeblerin kendilerini görmüşsün ve o ef'âli bu sebeplerden bilmişsin, o sebeplerin arkasındaki müsebbibe cehlinden dolayı, sebeblere sarılmışsın.

3144. Sebebler ile müsebbibden gafilsin, ondan dolayı bu nikāblar tarafına mâilsin.

Bu dâimâ görmeğe alıştığın sebebler ile müsebbibü'l-esbab olan Hak'tan gâfilsin. İşte bu gafletinden dolayı, bu esbâb perdeleri ve nikābları tarafına mailsin.

3145. Vaktaki sebebler gitti başına vurursun "Rabbenâ ve Rabbena!"lar edersin.

Sen bu esbâb perdelerine o kadar yapışmışsın ki, meselâ rızkını ticaretinden ve me'mûriyetinden bilirsin; ve ticaretin ve me'mûriyetin yolunda devâm ettikçe rızkın hususunda kalbin pek müsterih olup Rezzâk-ı hakîkî olan Allâh Teâlâ'yı hatırına bile getirmezsin. Vaktāki bu sebepler zâil olur, ticaretin bozulur ve me'mûriyetin elden gider, "Aman yâ Rab!" diye münâcâta ve feryâda başlarsın.

3146. Rab der ki: "Ey aceb, mâdemki sun'umdan yad ettin, sebeb tarafına git!"

Sebebin zevâli hâlinde Hakk'a rücû'un vukū' bulunca, Rab Teâlâ hazret- leri sana der ki: "Aceb şey! Sen sebeb yolunda gittikçe Ben'i aslâ hatırına ge- tirmiyordun; ve vaktâki benim sun'um olan sebeb gitti, bana rücû'un benim için değil, sebebin iâdesi için vâki' oldu. O halde sebeb tarafına git ve kendi- ne onu Rab bil!" İşte ehl-i gaflete bu acı itâb-ı ilâhî vâki olur.

3147. Dedi: "Bundan sonra hep seni göreyim, sebeb ve o demdeme tarafına bakmayayım!"

O gafil dahi bu acı itâba cevâben der ki: "Ya Rab, bundan sonra hep seni göreyim ve asla esbâba iltifat etmeyeyim ve o demdemeye, ya'ni esbâb hîle ve mekrine bakıp aldanmayayım." "Demdeme", muhtelif ma'nâya gelir. Bu- rada hîle ve mekr ma'nâsınadır.

3148. Ona der: "Ruddû leâdu" senin işindir. Ey sen ki, tövbede ve mîsakta gevşeksin.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i En'am'da vaki وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (En'âm, 6/28) ya'ni "Ve eğer reddolunsalar, kendisinden nehy olunan şeye avdet ederlerdi; ve onlar muhakkak yalancılardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni "Hak Teâlâ o gāfilin cevabına cevâben buyurur ki: "Eğer seni zâil olan esbâb indine iade etsek, sen yine gaflete düşerdin. Zîrâ evvelki hâline reddolunsan, yine kemâ-fi's-sâbık gafletine avdet etmek senin işindir. Ey gāfil, sen ki tövbede ve mîsakta gevşeksin, tövbeni bozarsın ve misâkın- da sâdık kalamazsın."

3149. "Fakat ben ona bakmam, rahmet ederim; rahmetim doludur, rahmet üze- rinde dolaşırım."

"Fakat ben senin, benden gäfil ve esbâba mâil olduğuna bakmam; zâil olan esbabdan dolayı vâki' olan feryâdına ve niyâzına merhamet ederim. İs- tediğini veririm. Zira وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'raf, 7/156) ["Rahmetim her şeyi vâsi' olmuştur"] buyurduğum cihetle benim rahmetim âlem-i emrimi ve hal- kımı ihâta etmiştir. Ben rahmet üzerinde dolaşırım."

3150. "Senin kötü olan ahdine bakmam, atâ veririm, mâdemki bu demde kerem cihetinden beni istiyorsun."

Ya'ni "Senin çürük ve gevşek olan ahdine bakmam, kemâl-i keremimden ihsân veririm. Mâdemki zâil olan esbâbdan dolayı kendini acz içinde görüp benim keremim cihetine bakarak, beni istiyorsun ve "Rabbenâ, Rabbena!" diye bana niyâz ediyorsun, sana atâlarımı bezl ederim."

3151. Kāfile onun işinde hayran oldu. "Yâ Muhammed, bu nedir, ey derya huylu?"

3152. Bir küçük tulumu nikāb etmişsin, hem Arab'ı hem Kürd'ü gark ettin!

O kervan ahâlîsi susuzluktan helâke yaklaşmış bir halde ve esbâbtan kat'-ı ümîd etmiş iken Hak Teâlâ'nın rahmeti imdadlarına yetişti. Server-i âlem (s.a.v.) onları, esbâbı hark etmek sûretiyle mu'cize gösterip onları suya kandırdı. Bu kāfile Resûl-i zîşân Efendimiz'in mu'cizelerini görünce hayrete dûçâr oldular. Dediler ki: "Yâ Muhammed (s.a.v.) bu ne haldir? Ey deryâ-yı hakîkat huylu zât-ı pâk, bir küçük su tulumunu perde yapıp kafilenin müteşekkil olduğu Arap ve Kürd efrâdını suya gark ettin!"