İçeriğe atla

O kölenin su tulumunu mu'cize ile gaybden su dolu etmesi ve o kara köleyi Allah Teâlâ'nın izni ile beyaz yüzlü etmesi

26. bölüm / 81 · 3765 kelime · ~19 dk okuma

3153. "Ey köle, sen kendi tulumunu şimdi dolu gör, ta ki şikâyette iyi ve kötü söylemeyesin!" Resûl-i zişân Efendimiz zenci köleye hitâben buyurdular ki: "Ey köle, biz senin tulumunun suyunu zâhirde almış göründük, fakat o su, bâtında bize Hakk'ın ihsânı idi. Binaenaleyh sen kendi tulumunu şimdi yine dolu bir halde gör! Tâ ki, suyumu gasb ettiler, diye ileri geri şikâyette bulunmayasın!"

3154. O zenci, onun burhânından hayran oldu, onun îmânı lâ-mekândan tulû etti.

"Demîden", öğünmek, kendini berbâd etmek ve hücûm etmek ve nebâtât neşv ü nemâ bulmak ve nefes alıp vermek ve tulû'-ı subh ma'nâlarınadır. Burada "tulû" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, “O zenci köle Resûl-i Ekrem ve Server-i âlem Efendimiz'in burhân-ı nübüvveti olan mu'cizesinden hayrette kaldı. O kölenin subh-ı îmânı “lâ-mekân”, ya'ni' mekândan münezzeh olan Hak Teâla hazretleri cânibinden onun kalbine tulû' etti."

3155. Bir çeşme gördü havadan dökülücü olmuş; onun tulumu o feyzin nikābı olmuş.

Kölenin kalb gözü açılıp, bâtında bir çeşme gördü, havadan dökülücü olmuş idi ve kervan halkına gelen su bu çeşmeden idi. Ancak onun tulumu o atâ-yı ilâhînin nikabı ve perdesi olmuş idi. O çeşmeyi göremeyenlerin gözleri zâhirde bu tulumu görürler idi. "Feyz", taşıp dökülmek ve şâyi' olmak ve bahşiş ve atâ ma'nâlarına gelir. Burada "atâ" ma'nâsı münasibdir.

3156. O nazardan nikabları da yırtı, ta ki gayba mensub maîn bir çeşme gördü.

Resûl-i zîşân Efendimiz o kölenin nazarından nikābları ve perdeleri de yırttı, nihâyet gayba mensûb olan çeşmenin akıcı suyunu gördü. “Ma'în”, mâ'-i cârî ma'nâsına olduğuna göre ikinci mısrâ'ın ma'nâsı zikrolunan tercüme sûretinde olur, ve Ankaravî hazretlerinin buyurduğu vech ile tef'îl bâbından ism-i mefûl olarak "muayyen" olursa ma'nâ: "Tâ ki gayba mensûb olarak taayyün etmiş ve teşekkül etmiş bir çeşme gördü," demek olur. Birinci ma'nâya göre terkîb, terkîb-i izâfî ve ikinci ma'nâya göre de terkîb-i tavsîfi olur.

3157. Gulâm o demde ağladı, ona efendisi ve makāmı tarafından ferâmûş oldu.

“Çeşm pür-âb kerden” ya'ni “gözü su dolu etmek” ağlamaktan kinâyedir. Ya'ni “Köle o mu'cizeyi ve o çeşme-i gaybın sularını görünce ağlamaya başladı. Bu hal-i ma'nevînin dimâğına verdiği sarhoşluk sebebiyle efendisini ve evini barkını unuttu.”

3158. Onun eli ve ayağı yola gitmekten kaldı. Onun canına ilâh zelzele bıraktı.

Bu hal içinde o kölenin eli ve ayağı yorulup yola gitmek kuvvetini kaybetti. جذبة من جذبات الرحمن توازى عمل الثلقين ya'ni “Rahmân’ın cezbelerinden bir cezbe, ins ve cinnin ameline tekabül eder” hadîs-i şerîfi mûcibince, nazar-ı iksîr-i Risâletpenâhî sâyesinde kölenin canına Hak Teâlâ hazretleri zelzele ve ihtizâzât-ı acîbe bıraktı.

3159. Tekrar maslahat için onu farka çekti ve dedi ki: “Kendine gel, ey müstefîd tekrar git!”

“Bâz” kelimesinin on yedi kadar ma'nâsı vardır. Birinci “bâz” tekrar ve yine; ve “bâzeş” kelimesindeki “bâz” “fark ve temyiz” ma'nâsınadır. Üçüncü “bâz” dahi “tekrar” ma'nâsınadır. Ya'ni, “Köle o cezbe içinde fenâ ve cem' makāmına gelip nazarından eşyâ-yı zâhireyi gâib etmiş ve eli ayağı amelden kalmış idi. Resûl-i zişân Efendimiz hazretleri bu köleyi maslahat için tekrar fark ve cem'u'l-cem' mertebesine çekti ve buyurdu ki: “Ey füyûzât-ı rabbâniyyeden müstefîd olan köle, kendine gel ve tekrar suyun ile beraber efendin tarafına git!”

3160. “Hayret vakti değildir, hayret senin önündedir. Bu zaman çevik ve çabuk yola gir!”

“Hayret vakti değildir, ya'ni fenâ ve istiğrâk ve sarhoşluk içinde kalmak vakti değildir. Belki bekā ve sahv ve ayıklık mertebesine rücû' edip, senin yüzünden kullara Hakk’ın hidâyeti vâsıl olduğunu görerek hayrette kalmak hâli senin önündedir. Binâenaleyh bu anda hemen yola gir ve çabuk kabîle tarafına git ki, bu hayrete kavuşasın!"

3161. Mustafa'nın ellerini yüzüne koydu, âşıkça çok bûseler verdi.

Köle emir ve nazar-ı Risâletpenâhî ile bekā ve sahv hâline gelip seyyidü'l-ekvân Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek ellerini yüzüne gözüne sürdü ve o mübarek ve latîf elleri âşıklara lâyık tavr ile birçok öptü.

3162. O zaman Server-i âlem Mustafa (s.a.v.) Efendimiz mübarek elini onun yüzüne sürdü ve onu saâdetli etti.

“Ferruh”, uğurlu, müteyemmen ve mübarek ve saâdetli ma'nâsınadır. Resûl-i zîşân Efendimiz ikinci bir mu'cize göstermek için kölenin yüzüne mübârek elini sürdü ve bu temâs ile onu mübarek ve saâdetli yaptı, şöyle ki:

3163. O zengî ve Habeşî-zâde beyaz oldu, onun gecesi bedr gibi aydınlık gün oldu.

Bu temâs-ı nebevî ile o zenci ve kara renkli olan Habeşî-zâde köle, beyaz renkli oluverdi. Onun gece gibi küfür ile karanlık olan kalbi nûr-ı îman ile ve kara yüzü de beyazlık ile ayın on dördü gibi parlak bir hâle geldi ve zâhiren ve bâtınen münevver oldu.

3164. Cemâlde ve delâlde bir Yûsuf oldu. Ona dedi: “Şimdi köye git, hâli açık söyle!”

“Delâl”, dilberlere mahsûs olan naz ve işve ve gamze. Ya'ni “Köle güzellikte ve nâz ve işvede Yûsuf (a.s.) gibi bir mertebeye nâil oldu. Server-i âlem Efendimiz ona buyurdu ki: “Haydi şimdi köyüne git ve vâki' olan hali köyünün halkına açık bir sûrette söyle. “Vâ”, nâ-resîde ve küşâde ve cüdâ ma'nâlarına gelir. Burada “vâ güften”, açık söylemek demektir.

3165. O sarhoş olarak bî-ser ü pâ giderdi; gitmekte elden ayağı tanımaz idi.

Köle kendisinin zâhiren ve bâtınen letâfete mübeddel olduğunu görünce sarhoş oldu ve emr-i Peygamberî'ye imtisâlen bî-ser ü pâ ya'ni şûrîde bir halde giderdi ve gitmekte elden ayağı fark etmezdi. Ya'ni sarhoşluktan ve şûrîdelikten nasıl yürüdüğünün farkında değildi.

3166. İmdi iki dolu tulum ile gidici olduğu halde, kervan tarafından efendisi tarafına geldi.

Efendinin kendi kölesini açık yüzlü görmesi ve o olduğunu tanımaması ve onun “Sen benim kölemi öldürmüşsün, seni kan tuttu ve Hudâ seni benim elime attı!” demesi

“Kan tutmak” odur ki, bir kātil birisini öldürdüğü anda kendisi mütegayyirü’l-hal olur, dimâğında sersemlik peydâ olup ba’zıları fiil-i katli bizzat zâbıtaya ihbâr ederler ve ba’zıları da cinâyeti meydana çıkaracak ef’âl ve harekâtta bulunurlar. Kölenin efendisi de bu hâle zâhib olmuştur.

3167. Efendi onu uzaktan gördü ve hayran kaldı; kırdan o köyün ehlini çağırdı.

Köle iki tulum ve deve ile köye girerken, efendisi onu uzaktan gördü ve kölenin beyaz olmasına hayrette kaldı ve kemâl-i tahayyüründen köylüleri çağırdı ve dedi ki:

3168. “Bu bizim tulumumuz, bizim devemizdir. O halde zenci alınlı olan köle nereye gitti?”

"Cebîn", alın ma'nâsınadır. "Zengî-cebîn", zenci alınlı demek olup zikr-i cüz' ve irâde-i kül kabîlinden mecâz olarak "zenci yüzlü" demek olur.

3169. Bu bir bedrdir, uzaktan geliyor. Onun yüzünden gündüzün nûru üzerine nûr vurur!

"Bu uzaktan gelen zenci değil, ayın on dördü gibi birisidir ki, onun yüzünün parlaklığı, gündüzün aydınlığını tezyîd ediyor!"

3170. Bizim kölemiz hani? Gālibâ sergeşte oldu. Yâhut ona bir kurt erişti ve ölmüş oldu!

"Ser-geşte", başı dönmüş, şaşırmış ve sersem olmuş ma'nâsınadır. Ya'ni "Bizim köle meydanda yok, gâlibâ sersemlikten gâib oldu da bu adam bizim deveyi yüküyle beraber getiriyor. Yâhut onu bir kurt paraladı!" Efendi, köle yaklaşıncaya kadar köylüler arasında böyle söylenip durdu.

3171. Vaktaki o köle geldi, ona dedi ki: "Kimsin, Yemen'den mi doğdun veya Türk'e mi mensubsun?"

Vaktaki beyaz olan köle efendinin önüne geldi, efendi ona dedi ki: "Sen kimsin, Yemenli misin, yoksa Türk ırkına mı mensubsun?" Yemenliler ve Türkler'in beyaz ırka mensûb oldukları işaret buyurulur.

3172. Hani, benim kölemi ne yaptın? Doğru söyle, eğer öldürdün ise açık göster, hile arama!

“Vâ nümûden", açık göstermek, ya'ni "Sen benim kölemi öldürdün ise, sebebini açık göster ve saklamak için hîle arama!"

3173. Dedi: "Eğer öldürdüm ise, sana niçin geldim, kendi ayağım ile bu kana nasıl geldim?"

Köle efendinin suâline cevâben dedi ki: "Eğer köleyi öldürdüm ise, sana niçin geldim? Bir adam, bir efendinin kölesini öldürünce hiç onun yanına gelir mi? Kendi ayağım ile bu kan ve katl hususunda nasıl gelirim? Ya'ni bu kanı ve katli haber vermek için kendi ayağım ile nasıl gelirim? Bu mümkin mü?"

3174. "Benim kölem hani?" Dedi. "İşte benim, Yezdân'ın fazlının eli beni böyle münevver yaptı!"

Efendi köleye cevâben dedi: "Bu söylediğini dinledim, fakat benim kölem nerede? Bana onu haber ver!" Köle cevâben dedi: "Senin kölen işte benim, eğer zenci iken beyaz olma seni şaşırtıyor ise, Hâlık Teâlâ'nın fazl ve inâyet eli olan sultân-ı enbiyâ beni böyle münevver etti ve beyazlattı."

3175. "Hey ne söylüyorsun? Kölem nerededir? Agah ol, benden doğrudan başkası kurtulmayacaktır!"

Efendi tekrar köleye hitâben dedi: "Ne söylüyorsun yâhu? Bir zenci köle nasıl beyaz olur? Doğru söyle, kölem nerededir? Agâh ol, benim elimden seni doğru sözden başkası kurtarmayacaktır!"

3176. Dedi: "O köle ile olan senin esrârını ben hep bir bir tamamen açık söyleyeyim."

Köle efendiyi iknâ için dedi ki: "Senin kölen olmayan bir kimse; senin o kölen ile olan esrârını bilemez. O esrârı ben hep bir bir sana tamâmen açık bir sûrette söyleyeyim ki, benim senin kölen olduğuma kanâat gelsin."

3177. "O bir zamandan ki sen beni satın aldın, şimdiye kadar olan mâcerâyı açık söyleyeyim!"

"Benim senin kölen olduğumu isbât için, senin beni satın aldığın bir zamandan bu âna kadar aramızda geçen hâdisâtı, mübhem bir sûrette değil, açık olarak söyleyeyim!"

3178. "Tâ bilesin ki, vücûdda ben oyum, gerçi benim karanlık gecemden bir sabah açtı!"

"Şeb-dîz", şeb-renk ve kara demektir ve Husrev-i Pervîz'in atının ismidir ki, rengi kara idi. Bu kelime "şeb" ile "dîz" den mürekkebdir. Ve "dîz" renk ma'nâsına gelir. Şu halde "şeb-dîz" kara renkli demek olur. Ya'ni "Her ne kadar Hak Teâlâ hazretleri benim kara rengimden bir subh ve bir beyazlık açtı ve rengim tebeddül etti ise de, vücûdda yine o aynı köle olduğumu bilesin."

3179. Renk başka oldu; ve lakin pâk olan can, renkten ve erkândan ve topraktan fâriğdir.

"Cisminin rengi başka oldu ve kara iken beyazlandı; velâkin rûh renkten ve erkân-ı tabîattan, ya'ni kuruluk ve yaşlık ve soğukluk ve sıcaklıktan ve topraktan, ya'ni kesâfetten fâriğdir ve rûhta bunların vücûdu yoktur."

3180. Cisim tanıyıcılar çabuk bizi kaybederler. Suyu içenler o tulumu ve küpü terk ederler.

"Suver-i cismâniyyeyi tanıyanlar ve bizi suver-i cismâniyyemizle anlamak ve tanımak isteyenler, bizi çabuk kaybederler. Zîrâ biz zevkiz ve ma'nâyız ve rûhuz. Fakat bizim âb-ı hayât gibi olan zevkimizi ve ma'nâmızı içenler, cisim ve taayyün tulumunu ve küpünü terk ederler."

3181. Cân tanıyıcılar adedlerden fâriğdirler. Keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olan deryânın garkasıdırlar.

Rûhu ve ma'nayı tanıyanlar, adedlere ve kesrete sebep olan cismâniyetten ve taayyünâttan fâriğdirler ve asla sûretlere bakmazlar. Onlar ta'rîfe sığmayan ve sayıdan ârî olan rûh ve ma'nâ denizinin müstağrakıdırlar.

3182. Cân ol ve can yolundan cânı tanı! Görüşün yarı ol, kıyasın oğlu değil!

Cânı bilmek ve anlamak istersen cân ol ve can yolundan tanı! Zîrâ rûhu, rûh mertebesine gelmedikçe ve onu kendi nefsinde müşâhede etmedikçe tanımak mümkin değildir. Binâenaleyh görüşün yârı ve dostu ol, kıyâsın ve istidlâlin oğlu ve onların tâbî'i olma! Zîrâ rûhun ne olduğu kıyâsât-ı mantıkıyye ve istidlâlât-i akliyye ile bilinemez.

3183. Vaktaki melek akıl ile bir iplik ucudurlar, hikmet için iki sûret oldular.

Melek ile akıl bir hakîkattirler ve hadd-i zâtında ikisi dahi müttehiddir. Fa-kat bu bir hakîkat iki muhtelif taayyün ile zâhir oldu. Bu taayyünün birisi melâike âleminde, diğeri âlem-i insânîde vâki'dir. Âlem-i insânîde mevcûd olan bu hakîkat kuvâ-yı insâniyyeden ibarettir. Ve kuvve-i akliyye bu kuvâ-yı insâniyyeden birisidir. Binâenaleyh melek ile akıl hakîkat-i vâhideden ibâ-ret iken hikmet-i ilâhiyye sebebiyle iki sûret olmuşlardır.

3184. O melek kuş gibi bâl ve per tuttu; ve bu akıl kanadı bıraktı ve revnak tuttu.

O melek âlem-i melekûtta Hak Teâlâ hazretlerinin sûre-i Fâtır'da جاعل الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أولى أجنحة مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ (Fatır, 35/1) Ya'ni "Allâh Teâlâ melekleri ikişer ve üçer ve dörder kanat sahipleri resûller kıldı. Dilerse halkta ziyâde eder" buyurduğu vech ile, kuş gibi kanada mâlik oldu. Ve bu akl-ı insânî ise kanadı bıraktı, cem'iyyet-i esmâiyye ilminin revnakına mâlik oldu. Nitekim وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كَلَّهَا (Bakara, 2/31) ["Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti"] buyurulur. Tefsîr-i Kāşânî'de sûre-i Fâtır ibtidâsında buyurulur ki: "Allâh Teâlâ melekût-i semâviyye ve arzıyyeden enbiyâya vahy ile ve evli-yâya ilhâm ile ve onlardan gayri olan eşhâs-ı insâniyyeye ve sâir eşyâya umûrun tasrîfi ve tedbîri ile resûller yarattı. Müteessir olanlara onların te'sî-riyle vâsıl olan şey onun "kanad"ıdır. Her bir cihet-i te'sîr bir kanaddır. Me-selâ nefs-i insânî için kuvve-i ilmiyye ve nazariyye iki kanaddır ve nefs-i hayvâniyye için kuvve-i müdrike, muharrike, bâise üç kanaddır. Ve nefs-i nebâtiyye için kuvve-i gāziye, nâmiye, müvellide ve musavvire dört kanad-dır. Ve onların kanadları adede münhasır değildir. Belki onlar için te'sîrâtın tenevvüâtı hasebiyle kanadlar vardır.. Bunun için Resûl-i zîşân Efendimiz leyle-i mi'racda Hz. Cibrîl'i altı yüz kanadlı olarak gördüklerini hikâye ve onun kesretine işâret buyurmuşlardır." Ve Ruzbihân Baklî hazretleri Tefsîru - Arâisi'l-Beyân'da zikrolunan âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyururlar ki: "Allâh Teâlâ meleklere, ba'zılarını ba'zılarına tafzîl ettiği makāmât-ı merâtibi üzeri-ne ma'rifet kanadlarını halk etti; ve ervâh-ı kudsiyye için dahi kanadlar var-dır ki, onlar da ma'rifet ve tevhîd ve muhabbet ve şevk kanadlarıdır. Ma'ri-fet kanadıyla âlem-i sıfâta ve tevhîd kanadıyla âlem-i zâta ve muhabbet ka-nadıyla müşâhedeye ve şevk kanadıyla visâle uçarlar."

3185. Şübhesiz her ikisi birbirine yardım edici geldiler. Her iki hoş yüzlü birbirine arka oldular.

Melek ile akıl hakikat-i müttehideden oldukları için, her ikisi birbirine yardım edici oldular; her iki hoş yüzlü ve latîf mâhiyetli olan melek ile akıl birbirine zahîr ve muîn oldular.

3186. Hem melek hem akıl Hak için bir vâciddir; her ikisi âdeme yardımcı ve sâciddirler.

Melek ile akıl, Hakk'ı bulmak hususunda birdir ve ikisi de Hakk'ı bulucudur. Ve akıl ile meleğin aslâ âdeme muhalefetleri yoktur. Dâimâ âdemin hizmetindedirler ve âdeme secde ve serfürû ederler ve tarîk-i Hak'ta âdeme dâimâ yardımcı olurlar.

3187. Nefis ve şeytan evvel bire mensûb idiler; Adem'e bir düşman ve hasid olmuşlardır.

Nefis ve şeytan Mudill isminin mazharı olduklarından, bu bire mensûb idiler. Adem ise Mudill ve Hâdî gibi bilcümle mütekābil esmânın mazharı olduğu cihetle, hem derekât-ı süfliyyeye sukūta ve hem de derecât-ı ulviyyeye urûca müstaiddir. Nefis ve şeytan âlem-i süflîden oldukları için Adem'in bu cem'iyyetine hased edip kendi süflî olan mertebelerine çekmek isterler ve dâimâ yükselmemesi için ona türlü türlü düşmanlık ederler.

3188. O ki Adem'i beden gördü ve ürktü; ve o ki nûr-i mü'temen gördü o eğildi.

Adem'i cesedden ibaret gören kimse ondan ürktü ve nefret etti. Nitekim İblîs, Adem'in topraktan mahlûk olan cesedine nazar etti, onu kıymetsiz ve kendini daha kıymetli bir mahlûk gördü; ve kezâ küffâr, enbiyâyı kendileri gibi cisimden ibaret gördüler ve مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ (Furkan, 25/7) ya'ni “Bu resûle ne oldu ki taâm yer ve sokaklarda yürür!" dediler ve o âdemlerin, ya'ni insân-ı kâmillerin huzûrunda baş eğmediler. Ve o kimse ki Adem'i emîn kılınmış nûr gördü, ya'ni emânet-i ilâhiyye nûrunun Adem'e tevdî' buyurulmuş olduğunu gördü, o kimse onun huzurunda secde etti ve baş eğdi; ve böyle kimse bu husûsta melâike ile müttehid oldu.

3189. O iki göz bundan münevver oldular; ve bu ikisinin gözü çamurdan başkasını görmedi.

O meleğin ve aklın gözleri bu Adem'den ve Adem'de gördükleri emânet-i ilâhiyye nûrundan münevver oldular; ve nefsin ve şeytanın gözleri Adem'in cismine baktılar ve onda çamurdan ve topraktan başka bir şey görmediler; ya'ni evvelki gözler Adem'in bâtınına, ikinci gözler zâhirine baktılar.

3190. Bu beyân şimdi eşek gibi buzda kaldı, çünki cehûd üzerine İncil oku-[3200]mak dîn değildir.

Beyân ettim ki, akıl ayn-ı melektir ve nefis ayn-ı şeytandır ve akıl ile melek arasındaki teğäyürün hangi i'tibâr ile ve nefis ve şeytan arasındaki temâyüzün dahi hangi i'tibâr ile olduğunu ve meleğin Adem'e secde etmesinden murâd neden ibâret bulunduğunu ve İblîs'in Adem'i inkârı neden kinâye olduğunu tafsîl etmedim. "Ve bu beyânat, eşeğin buz üzerinde yürüyemeyip kaydığı ve kaldığı gibi tevakkuf etti. Zîrâ bu beyânât-ı dakîkayı ukūl-i zaîfe erbâbı anlayamayarak derhal inkâr eder. Nitekim bir yahûdî, İncil okumak münasib olmaz."

3191. Şîaya Ömer'den söylemek ne vakit mümkin olur? Sağırın önünde barbut çalmak ne vakit kābil olur?

"Barbut" bir nevi' çalgının ismidir. Bu beyt-i şerîf yukarıda zikr olunan hakāyıkı dinlemeğe isti'dâdı olmayanlar için getirilmiş birer misâldir. Ya'ni "Şîa tâifesi Hz. Ömer (r.a.) efendimize buğz ettiklerinden, onlara bu timsâl-i adâlet olan zât-ı şerîften bahs edilemez, derhal gazab eder. Ve sağırın önünde de barbut çalgısını çalmak boştur, çünkü kulağı işitmediği için sazın nağmelerini duyup zevk alamaz.

3192. Fakat köyde köşede bir kimse varsa, getirdiğim bir hây u huy kâfidir.

Sâhib-i firâset olan kimseye, bu beyan ettiğimiz icmâl ve işâret, meleğin ayn-ı akl ve nefsin ayn-ı şeytan olduğu hakkında tafsîl ve tasrîhtir. Binâenaleyh îrâd ettiğim bu hây u huy, ya'ni elfâz ve ibârât-ı mücmele erbâb-ı firâsete kifayet eder.

3193. Şerhin müstahakkına taş ve kerpiç rüsûh ile müşerrih olarak bir nâtık olur.

Çünkü bu misallerin şerhine istihkākı olan kimseye taşlar ve tuğlalar rüsûh ile ve haşivden ârî şerh edici olarak bir söyleyici olur. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri de buyurur:

“Yeşil ağaçların yapraklarından her bir yaprak akılin nazarında ma'rifet-i ilâhiyyeyi tafsil eden bir kitabdır.”

Onun beyânıdır ki Hak Sübhânehû ve Teâlâ göklerden ve yerden ve a'yân ve a'râzdan her ne verdi ve yarattı ise hep hâcet istid'âsiyle yarattı; kendini bir şeye muhtaç etmek lâzımdır; tâ ki أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذا دَعَاهُ ayet-i kerîmesi mûcibince versin; ıztırâr istihkākın şâhididir

Bu âyet-i kerîme Sûre-i Neml'de Vaki'dir. أَمَّنْ يُحِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ (Neml, 27-62) Ya'ni "Muztar olanlar duâ ettiği vakit icâbet eden ve zararı keşf eden ve sizi yeryüzünde halîfe kılan Allâh Teâlâ mı, yoksa ona şerîk tuttukları mı hayırlıdır?" Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin verdiği ve yarattığı şeyler hep o mahlûkātın talebi ve arz-ı ihtiyaç etmesi sebebiyle zuhûr etti. Binaenaleyh Vâhibü'l-atâyâ hazretlerinin huzûrunda insan kendini bir şeye muhtaç etmek lâzımdır ki, Hak Teâlâ hazretleri mezkûr âyet-i kerî-me mûcibince onun talebini is'af buyursun. Zîrâ ihtiyaç ve zarûret, o muhtaç olduğu şeye müstahak olduğunun şâhididir. Nitekim "İstemeyen çocuğa me-me vermezler" darb-ı meseli Türkçe'de meşhûrdur.

3194. O Meryem'e mensub olan niyaz ve derttir ki, öyle bir çocuk söze başladı.

Kıssası sûre-i Meryem'de beyân buyurulduğu üzere, Hz. Meryem nefh-i Cibril ile Îsâ (a.s.)a hâmile olup doğurduktan sonra kavminin levm ve takbî-hinden pek ziyâde sıkılıp "Ne olaydı bu hâdiseden evvel öleydim ve nâmım ve nişanım unutulmuş olaydı!" dedi. Kendisini kavmine karşı zinâdan tebrie edecek bir delîl arardı. Emr-i Hak'la Îsâ (a.s.) a işaret etti. Ve kavmi dediler ki: Beşikteki bir çocuk laf söyleyebilir mi?" Bunun üzerine Îsâ (a.s.) söze başlayıp buyurdu ki: "Ben Allâh'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı." Bu hal Hz. Meryem'in Hakk'a niyâzından ve bâtınındaki derdden naşî vâki' oldu.

3195. Onun cüz'ü, onsuz onun için söyledi. Senin cüz'ünün cüz'ü gizlide söz tutar.

Hz. Meryem'in cüz'ü olan Hz. Îsâ onsuz, ya'ni Hz. Meryem'den münfekk olarak onun külliyeti lehine ya'ni berâeti hakkında söz söyledi. Bunun gibi ey insan, senin cüz'ün olan a'zâlarının cüz'leri olan efâlinin bâtında nutukları vardır. Zîrâ a'râzdan ibaret olan ef'âlin âlem-i ma'nâda birer sûretleri tekevvün eder ve o sûretlerin nutukları vardır.

3196. Ey kul, el ve ayak sana şahid olurlar. Bir münkere nice bir el ve ayak koyarsın?

"Ey Allah'ın kulu senin uzvun ve cüz'ün olan el ve ayak ve onların cüz'leri olan a'mâl, âlem-i âhirette sana şâhid olurlar. Hal böyle iken efendin olan Allah'ın emrine muhâlif olan bir münkere, ya'ni kötü bir fiile nice bir el ve ayak koyarsın ve o kötü ameli icrâ edersin?" "Münker", ism-i mef'ûl ve "yâ" yâ-yı vahdettir. Nehy olunan ef'âl ma'nâsınadır.

3197. Eğer şerhin ve kelâmın müstehakkı olmazsan, nâtıkın nâtıkası seni gördü ve uyudu.

Ya'ni “Atâ-yı ilâhî hâcet istid'âsına müsteniddir ve ihtiyaç ve ıztırâr ise istihkākın şâhididir. Eğer sen hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye müteallik olan kelâmın ve tafsîlâtın müstehakkı değil isen, bu husûsa dâir nâtık olan kâmilin nâtıkası, senin adem-i ihtiyacını ve binnetîce istihkaksızlığını görür ve uyur, ya'ni sâkit olur. Zîrâ hadis-i şerifte ان الله يلقن الحكمة على قلوب الواعظين بقدر همم المستمعين ya'ni "Allâh Teâlâ hikmeti vâizlerin kalblerine müstemi'lerin himmetleri kadar telkîn eder" buyurulur.

3198. Her ne bitti ise muhtaçtan dolayı bitti, ta ki bir şey isteyen bir talibi bulsun.

Âlem-i vücûdda zuhûr eden ve neşv ü nemâ bulan her bir şey, o şeye muhtaç olanlar için zuhûr etti, tâ ki o biten ve neşv ü nemâ bulan şey, kendisini isteyen ve arayan bir talibi bulsun.

3199. Hak Teâlâ eğer gökleri yarattı ise, hâcetlerin ref'i için yarattı.

3200. Her nerede bir derd vardır, devâ oraya gider. Her nerede bir fakr vardır, azık oraya gider.

3201. Her nerede müşkil vardır, cevab oraya gider. Her nerede ekin vardır, su oraya gider.

3202. Suyu az iste, susamışlık ele getir, tâ ki su yukarıdan ve aşağıdan kaynasın.

"Su"dan murâd, hakāyık ve maarif-i ilâhiyyedir. Ve "suyun yukarıdan kaynaması," hakāyık ve maârif-i melekûtînin zuhûrudur, ve “aşağıdan kaynaması," hakāyık ve maârif-i mülkî ve kevnînin zuhûrudur. Ya'ni "Hakāyık ve maârif-i mülkî ve melekûtînin zuhûrunu az iste! Münhasıran teveccühün bunlara olmasın. Zât-ı Hakk'a vusûl aşkını ve susuzluğunu ele getir Bu aşk ve taleb neticesinde vuslat hasıl olduğu vakit تَأْكُلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهم (Ma-ide, 5/66) ya'ni "Onlar yukarılarından ve ayaklarının altından yerler idi" âyet-i kerîmesindeki işaret vech ile, bu hakāyık ve maârif-i ilâhiyye hem yukarıdan ve hem de aşağıdan kaynasın. Zîrâ atâ-yı ilâhî ihtiyaca göre olur.

3203. Boğazı nazik olan çocukcağız doğmadıkça memeden onun sütü ne vakit akıcı olur?

Bu taleb ve susuzluk neticesinde senin tıfl-1 isti'dâdın doğar ve o vakit senin ümm-i rakūbun olan bu âlem-i kevnin memesinden, ya'ni esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiri olan her bir sûret-i kevniyyeden maârif ve hakāyık-ı mülkiyye ve melekûtiyye sütleri akıcı olur. Nitekim boğazı nâzik ve zayıf olan çocukcağız doğmadıkça, anasının memesinden onun sütü ne vakit akıcı olur?

3204. Git, yükseklerde ve alçaklarda koş, tâ ki susamış ve harârete rehin olasın!

"Git, bu aşk ve hevâ ile yükseklerde ve alçaklarda koş! Ya'ni esnâ-yı sülûkte rûhâniyet ve cismâniyet âlemlerinde koş ve çalış! Tâ ki vuslat-ı Hakk'a susamış ve harâretin mahbûsu olasın." "Girev", rehin demektir.

3205. Ondan sonra hevâ arısının sadasından, ey büyük, ırmak suyu sadasını işitirsin.

"Hevâ", burada, aşk ve muhabbet demektir. "Niyûşîden" (نيوشيدن), işitmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey himmeti âlî olan ulu sâlik, bu koşma ve çalışmadan sonra başında dönen ve dolaşan bu aşk ve muhabbet arısının vızıltısından, maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye ırmağının akması sadâsını işitirsin ve kalbine layenkatı' vâridât-ı gaybiyye nüzûl eder."

3206. Senin hacetin haşîşten noksan olmadı; suyu tutarsın, onu, onun tarafına çekersin.

"Haşîş", ot ve sebze ve nebâtât demektir. Ya'ni "Sen, insan olmak i'tibâriyle mahlûkāt-ı sâire üzerine mükerrem olduğun için, senin hâcetin ottan ve sebzeden noksan ve aşağı değildir. Sen nebâtâtın suya olan ihtiyacını idrâk edersin ve suyu tutup onların tarafına çeker ve onları sularsın."

3207. Sen kulağı tutarsın, suyu hoşluk bulmak için kuru ekin tarafına çekersin.

"Gûş giriften-i âb", suyun kulağını tutmak, suyu zor ile akıtmaktan kinâyedir. Ya'ni "Letâfet ve tarâvet bulmak için sen suyu kuru ekin tarafına zor ile ve zahmet ile akıtırsın. Zîrâ sen bunların suya muhtaç olduğunu bilirsin. Onların suya olan ihtiyacı seni bu fiil tarafına çeker."

3208. Can zer'ine ki, onun cevherleri muzmerdir, rahmet bulutu Kevser suyundan doludur.

"Hakāyık ve maârif-i ilâhiyye cevherleri gizli olan can tarlasının üzerine sâye salan rahmet-i ilâhiyye bulutu Kevser suyundan, ya'ni tecelliyât-ı ilâhiyyeden doludur." O rahmet bulutu o tecelliyâtı cân tarlasına yağdırmağa başlayınca, onda gizli olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye cevherleri baş gösterir.

3209. Nihayet "Onların Rabb'i onları suladı" hitabı gelsin; susamış ol, Allah doğruyu çok bilicidir.

Nihayet bu rahmet-i ilahiyye neticesinde وَ سَقَيْهِمْ رَبِّهِمْ شَرَابًا طَهُوراً (İnsân, 76/21) ya'ni "Onların Rabb'i, onlara temiz şarâb içirdi" hitâbı gelsin. Binâenaleyh sen vuslat-ı Hakk'a teşne ol ve susa! Ayn-ı sâbiten ve isti'dâd-ı ezelînin iktizâsı ne ise, Allah Teâlâ onu bilir ve lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan taleb ve ihtiyacına göre sana atâlar eder. Beyit: Sekāhum Rabbühüm hamrın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar mekândan lâ-mekân söyler.