İçeriğe atla

Mustafa (a.s.)ın huzûruna bir süt emen çocuğu ile kâfir kadının gelmesi ve Resûl (a.s.)ın mu'cizâtıyla Îsâ gibi konuşması

27. bölüm / 81 · 970 kelime · ~5 dk okuma

3210. O köyden, kâfirlerden bir kadın dahi, imtihandan dolayı Peygamber tarafına koşucu oldu.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in mu'cizesiyle beyaz olup avdet eden zenci kölenin köyünde sâkin kâfirlerden bir kadın dahi, peygamber olup olmadığını tecrübe ve imtihân için Resûl-i Ekrem hazretleri tarafına koşucu oldu.

3211. İki aylık çocuk, kadının kucağında olarak, baş örtüsüyle Peygamber'in huzuruna geldi.

"Hımâr", baş örtüsü demektir.

3212. Çocuk dedi: "Allah sana selâmet versin, yâ Resûlallah, biz sana geldik."

3213. Onun anası öfkesinden ona dedi: "Hey sus! senin kulağına bu şehadeti kim bıraktı?"

3214. "Ey küçük çocuk, bunu sana kim öğretti, senin dilin çocuklukta cerîr oldu."

"Cerîr", çekmek ma'nâsına olan "cerr"dendir. "Zebân-ı Cerîr", tünd-zebân ve söyleyici olmaktan kinâyedir. Ve Cerîr, meşhur bir şairin ismi olup, bura- da fasîh ma'nâsına istiâre olunmuştur. Kadın çocuğuna hitâben, öfkesinden dedi ki: "Ey küçücük çocuk, bu büyük adamlar gibi söz söylemeyi sana kim öğretti ki, senin dilin böyle çocuklukta fasîh oldu?"

3215. Dedi: "Hak öğretti, ondan sonra Cebrâîl. Beyânda ben Cebrâîl ile resîlim."

"Resîl" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; burada hem-zebân ve hem-âvâz ma'nâsınadır. Çocuk anasının suâline cevâben dedi ki: "Bu söylediğim sözleri, isti'dâd-ı ezelîm muktezâsınca Hak öğretti. Ondan sonra bu âlem-i kevnde, bu isti'dâdımın îcâbı olan sözleri Cebrâîl (a.s.) ta'lîm etti. Binâenaleyh ben beyân-ı ma'nâ hususunda Cebrâîl (a.s.) ile hem-zebânım ve bir dil ile tekellüm ederim."

3216. Dedi: "Hani?" Dedi: "Başının üstünde görmüyor musun, nazarını yukarıya et!"

Anası çocuğa dedi: "Hani Cebrâîl?" Çocuk cevâben dedi: "İşte, başının üstünde duruyor, görmüyor musun, nazarını yukarıya kaldır!"

"Manzar", ism-i mekândır, bakacak mahal demektir. Ve insanın nazar edeceği mahalli ve a'zâsı gözüdür. Ya'ni, mahall-i nazar olan gözünü yukarıya dik, demek olur.

3217. "Senin başının üzerinde Cebrâîl durmuş, muhakkak bana yüz nevi' ile delil olmuştur."

3218. Dedi: "Sen görüyor musun?" Dedi ki: "Evet, senin başının üzerinde bir bedr-i kamil gibi parlayıcıdır."

Çocuğun anası: "Sen görüyor musun?" dedi. Çocuk dahi ona cevâben dedi ki: "Evet, senin başının üzerinde, ayın on dördü gibi parlayıcı bir haldedir."

3219. "Bana Resûl'ün vasfını öğretiyor; beni o yüksek cihetten bu yere batmaktan kurtarıyor."

Hz. Cibrîl, âlî mertebeden bana Resûl-i zîşân hazretlerinin evsâf-ı nebevîsini ta'lîm ediyor; o yüksek mertebeden beni yere batmaktan ve alçaklıklara gömülmekten kurtarıyor."

3220. Ba'dehû ona Resûl buyurdu ki: "Ey süt emen çocuk! Adın nedir? [3230] Açık söyle ve muti ol!"

3221. Dedi: "Benim adım Hak indinde Abdülazîz'dir. Bu bir avuç mef'ûl indinde Abd-i Uzzâ'dır."

Emr-i Risâletpenâhî üzerine çocuk dedi ki: "Benim adım, Hak Teâlâ hazretlerinin ilm-i ilâhîsinde Abdülazîz'dir. Ve benim ayn-ı sâbitem Azîz ism-i şerîfinin mazharıdır; fakat bu âlem-i kevnde bu bir avuç şeytanın düzdüğü mef'ûller indinde Abd-i Uzzâ'dır." "Hîz", lügatte pușt oğlana ve mef'ûle derler. Burada, şeytanın taht-ı tasarrufunda olan kefere murâd buyrulur. "Uzzâ" zamân-ı câhiliyyette Arab'ların taptıkları bir putun ismidir ki Necm sûre-i şerifesinde افرأيتم اللات والعزى (Necm,53/19) ["Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı..."] âyet-i kerîmesinde ismi zikr olunmuştur.

3222. "Sana peygamberliği veren zât hakkı için, ben Uzzâ'dan pak ve bîzâr ve berîyim."

3223. Mâh-ı bedir gibi olan iki aylık çocuk, ashâb-ı sadr gibi baliğin dersini söyledi.

Yüzü, ayın on dördü gibi parlak olan iki aylık bir çocuk, senelerce medreselerde, mekteblerde ilim tahsil edip, makām-ı sadra ve riyâsete geçen bir kimse gibi bâliğ olan adamlara mahsûs dersi ve ma'nâyı söyledi ki, o ders ve ma'nâ dahi tevhîd-i Hak ve tasdîk-ı nübüvvettir.

3224. Ba'dehû o demde cennetten hanût erişti; hattâ çocuğun ve ananın dimağı koku çekti.

"Hanût", burada latîf koku ma'nâsınadır. Ya'ni "Resûl-i zîşân Efendimiz'in bu ikinci mu'cizesi dahi zâhir olduktan sonra, suâl ve cevabı müteakib, cennet tarafından bir latîf koku erişti. Bu koku çocuğun ve anasının dimâğına kadar vâsıl oldu." Zîrâ onların isti'dâd-ı ezelîsinde, îmâna kābiliyyet olduğundan, onların meşâmm-ı rûhları, bu âlem-i gaybdan gelen latîf kokuyu çekti. Nitekim bu âlem-i ervâhdan gelen latîf kokuları, el-an dahi duymakta olan ehl-i ma'nâya tesadüf olunmaktadır.

3225. Her ikisi dediler ki: "Korkudan ve sukūtdan ise bu hanût kokusu üzerine cân teslîm etmek evladır."

Mu'cize-i Risâletpenâhî ile, mertebe-i bülûğa vâsıl olan çocuk ile, küfür içinde olan vâlidesi ba'de'l-îmân bu latîf kokuyu duyunca, dediler ki: "Dünyâda yaşayıp, tekrar küfür ve inkâra düşmek korkusundan ise, bu hanût kokusu üzerine cân teslim etmek evlâdır." "Hanût", Akrebü'l-Mevârid'in beyânına göre ölülerin kefenlerine ve cisimlerine konulan her nevi' güzel kokuya ve bozulmayı men' eden her nevi' edviyeye derler. Burada, onların îmânlarının fesâdını men' eden koku ma'nâsına gelir.

3226. O kimse ki, onun muarrifi Hak ola, câmid ve nâmî ona yüz saddak vurur.

"Muarrif", bir kimsenin vasfını ta'rîf ve beyân eden kimseye derler. Ve zamân-ı Hz. Pîr'de bir cenâzenin namazı kılınmak için musallâya vaz' olunduğu esnâda öne geçip, evsâf-ı meyyiti ve îcâb ettikçe, evsâf-ı ekâbiri hâzırûna hitâben beyân eden kimseye derler. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da Hz. Pîr-i destgîrin âlem-i bakāya intikāllerinde şöyle vaki olmuştur: نواب سلطنت و امرا نعش را بر داشته بشمشیر و چوب خلق را دور می گردانیدند و بازدحام تمام نزديك نماز شام بمصلى رسیدند معرف چنانکه عادت باشد پیش آمد جهت شيخ صدر الدين قنوى رحمة الله عليه گفت فرما ملك المشايخ مولانا اكمل الدين طبیب گفت معرف ادب گوش دار كه ملك المشايح حقیقی حضرت مولانا بود و رحلت فومود Ya'ni "Nüvvâb-ı saltanat ve ümerâ, na'şı kaldırıp kılıç ve sopalar ile ahâlîyi teb'îd ederler idi. Büyük bir kalabalık ile, akşam namazına yakın musallâya eriştiler. Adet olduğu üzere muarrif öne geçip, Şeyh Sadreddîn Konevî (k.s.) için: "Buyur, melikü'l-meşâyih" dedi. Mevlânâ Ekmelüddîn Tabîb dahi: "Muarrif, edebi muhafaza et, zîrâ melikü'l-meşâyih-i hakîkî Hz. Mevlânâ idi ve rihlet buyurdu" dedi. Ya'ni "O Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in muarrifi Hak Teâlâ hazretleri olduğundan, onun huzûr-ı saâdetinde nebâtât ve cemâdât kelâm-ı nebevîlerini tasdîkan yüz "saddak" vurur." "Saddak", tef'îl babından, fiil-i mâzîdir, tasdîk etti, demektir.. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Bu kelime "dâl"in teşdîdiyle değil, tahfifiyle olmak îcâb eder. Teşdîd ile olması, zarûret-i vezn içindir; zîrâ tasdîkten sîga-i mâzînin burada ma'nâsı yoktur."

3227. O kimsenin ki Huda Hafız'ı ola, kuş ve balık muhakkak onun bekçisi olur.