İçeriğe atla

Tavşancıl kuşunun Resûl (a.s.)ın mûzesini kapması ve havaya götürmesi ve baş aşağı etmesi ve mûzeden kara yılan düşmesi

28. bölüm / 81 · 974 kelime · ~5 dk okuma

3228. Bunun içinde idiler ki, Mustafâ yukarı taraftan, sala sadası işitti.

Bu küçük çocuk, anası ile meşgüliyet içinde iken Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri, yukarıdan ezan sesini işittiler. "Alâ", feth ve med ile, yükseklik ma'nâsınadır; ve zamme ile de ["ulâ"] telaffuz olunur.

3229. Su istedi ve abdesti tâzeledi; o soğuk sudan elini ve yüzünü yıkadı.

3230. Her iki ayağını yıkadı ve re'yini lapçına etti; bir lapçın kapıcı, lapçını [3240] kaptı.

Resûl-i zîşân Efendimiz abdest almak için ayaklarından mestlerini çıkarmış idi. Abdest bittikten sonra, mestlerini giymek istedi ve re'ylerini lapçınları tarafına tevcih etti; fakat bir lapçın kapıcı, lapçınları kapıverdi.

3231. O hoş-hitâb, elini lapçın tarafına götürdü, lapçını onun elinden tavşancıl kuşu kaptı.

3232. O lapçını rüzgâr gibi havaya götürdü, sonra baş aşağı etti ve ondan bir yılan düştü.

3233. Mestten bir kara yılan düştü; o inâyetten ona tavşancıl kuşu iyilik isteyici oldu.

Tavşancılın havada tersine döndürdüğü mestin içinden bir kara yılan yere düştü; Hak Teâlâ hazretlerinin inâyetinden dolayı bir kuş, Server-i âlem Efendimiz'in iyiliğini isteyici oldu.

3234. Sonra o kuş, o mesti geri getirdi, dedi: "Agâh ol, al ve namaz tarafına git!"

3235. "Bu küstahlığı zarûret cihetinden yaptım; ben edebden bir boynuzu kırılmışlık tutarım."

"Şikeste-şâhî", ya'ni "boynuzu kırılmışlık" menkûb ve baş aşağı olmaktan kinâyedir. Ya'ni tavşancıl kuşu, huzûr-ı Risâlet-penâhîye tekrar mestlerini getirdiği vakit, dedi ki: "Yâ Resûlallâh! Ben bu edebsizliği zarûret sebebiyle yaptım, yoksa ben senin huzûr-ı saâdetinde kemâl-i edebden nâşî menkûb ve başı aşağıya eğilmiş bir haldeyim."

3236. "Vay o kimseye ki, o küstâh olarak bir ayak koyar, zarûretsiz ki, ona heva fetvâ verir."

"Vay o kimsenin hâline ki, o senin huzûr-ı saâdetine zarûret olmadığı halde edebsizce bir adım atar ve bu adımı atmak hususunda ona hevâ-yı nefsânîsi fetvâ verir."

3237. Ba'dehû Resûl ona şükr etti ve dedi: "Biz bunu cefâ gördük ve bu ise vefâ imiş."

Tavşancılın bu beyânını müteakib Resûl-i Ekrem hazretleri ona teşekkür etti. Nitekim من لم يشكر الناس لم يشكر الله ya'ni "Nâsa şükr etmeyen kimse, Allah'a şükr etmez" buyururlar. Ve kuşa teşekkürden sonra buyurdular ki: "Biz senin bu yaptığın hareketi cefâ ve ezâ gördük, halbuki o fiil ve hareket cefâ değil, vefâ imiş."

3238. "Lapçını kaptın ve ben müşevveş oldum; sen benim gamımı götürdün ve ben gamda oldum."

"Ey kuş, sen benim lapçınımı kaptın ve senin bu tecavüzünden dolayı ben müşevveş oldum. Sen benim gamıma sebeb olan yılanı def' ve izâle ettin, böyle iken ben gamda oldum; ya'ni ben gamımın gitmesinden dolayı, gama dûçâr oldum."

3239. Gerçi her bir gaybı Hudâ bize gösterdi, gönül o lahza içinde kendisiyle meşgül idi.

İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) bu beytin şerhinde buyururlar ki: "Bu beyt-i şerîfde enbiyâ ve evliyâ hazarâtının dâimâ ahvâl-i gaybiyyeye muttali' olmadıklarına ve ekser-i zamanda kendi halleriyle ve ahvâl-i kalbiyyeleriyle meşgül olduklarına ve bu meşgüliyetleri âlemde olan gaybı müşâhede etmelerine hicâb olduğuna işâret vardır. Ve kezâ bu ma'nâya göre, gaybı bilenin, bilmeyenden efdal olması lâzım gelmediğine de işaret buyurulmuştur."

Ve yine şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Nebiyy-i zîşânın kalb-i şerîfi, kendi kalb-i şerîfinin zâtını ve hakîkatini müşâhede ederdi. Ve Zât-ı Hak, cemî'-i esmâsının ahadiyyeti ile insân-ı kâmilin gönlündedir. Binâenaleyh bu müşâhedede istiğrâk sebebiyle kâmilin ekvân tarafına teveccühü mümkin olmaz. Bu sûrette ekvânın ba'zısı ondan hicâba düşer." nâenaleyh bu adem-i ıttıla' ve ihticâb, ehl-i gafletin hâline kıyâs olunamaz. Nitekim kuş lisânından âtîde îzâh buyrulur.

3240. Dedi: "Gaflet senden uzaktır, sende bitti. O gaybı görmem dahi senin aksindir."

Kuş dedi: "Yâ Resûlallâh! Senin gönlünün zâtıyla meşgüliyyeti, ehl-i gafletin kendi nefsiyle olan meşgüliyetine kıyâs olunamaz ve gaflet senden uzaktır; zîrâ senin kalb-i şerîfin "Allah" ism-i câmi'inin tecellîsi tahtında olup, Hak bilcümle esmâsının cem'iyyeti ile, senin kalb-i şerîfine sığmıştır." Nitekim hadîs-i kudsîde buyurulur: لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى Ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım, velâkin mü'min-i takî ve nakî kulumun kalbine sığdım." Böyle olunca bütün ahvâl-i zuhûr ve butûn, mezâhir-i esmâiyyeden ibâret olduğundan, sende bitti ve senden neşv ü nemâ buldu; ben dahi bir mazhar-ı nâçîz olup, o cem'iyyet-i esmâiyye arasında bulunduğum için, benim o gaybı görmem dahi, senin kemâlâtının aksindendir.

3241. "Yılanı havada mest içinde görürüm, ey Mustafa, benden değildir, senin aksindir."

"Yâ Resûlallah! Eğer ben havada lapçın içindeki yılanı gördüm ise, bu görüş benim kendimden değildir, belki senin müşâhedenin aksindendir." Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde buyururlar ki: "Vâris-i nebevî olan bir kâmilin müridi bulunan kimse, bir ma'nâya vâkıf ve bir tecellîye nâil olduğu vakit, onu o kâmilin bâtınının aksinden bilmek tarîk-ı edebdir." Filvâki' I. cildde kâtib-i vahyin mürted olması kıssasında beyân olunduğu üzere, o kâtib-i vahy, kendi kalbine aks eden vahyin pertevini, kendinden bildi ve netîcede mürted oldu.

3242. Nûrânînin aksi hep rûşen olur; zulmânînin aksi de hep külhan olur.

Nûrânî ve rûhânî olan zevât-ı şerîfenin aksi hep nûrânî ve rûhânî olur; ve zulmânî ve nefsânî olan kimselerin aksi de, hep külhan mesâbesinde olan bu âlem-i süflîye mensûb ve nefsânî olur.

3243. Abdullahın aksi hep nûra mensub olur; yabancının aksi hep körlük olur.

"Abdullah"dan murâd, abdiyyet-i mahza mertebesinde bulunan insân-ı kâmildir; zîrâ bir kimse, kimin taht-ı irâde ve tasarrufunda ise, o onun ilâhı-dır. Nefsin tasarrufu altında bulunanlara "abdü'n-nefs" ve rûhun ezvâkı ve tasarrufu altında bulunanlara da "abdü'r-rûh" denir. Ancak kendi irâde ve ta-sarrufunu, Hakk'ın irâde ve tasarrufunda mahv eden kâmillere "abdullah" denir. Binâenaleyh böyle bir abdullâhın aksi, hep nûra mensûb olur; ve Hak'dan gafil ve ona yabancı olan kimselerin aksi de, hep körlük olur. Ve hâ-sılı Hak'dan gaflet olur.

3244. Herkesin aksini bil, ey cân gör! İstediğin bir cinsin yanına otur!

Ey Hak yoluna sâlik olan cân, her musahib olacağın kimselerin akislerine dikkat edip, kalbine olan te'sîrini bil ve gör; ondan sonra istediğin bir cinsin yanına otur ve onunla musahib ol! Zîrâ sohbetin te'sîri ve tabîat sârıkdır. Onun için âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَ كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni "Ey îmân eden kimseler, Allah'dan korkun ve sadıklar ile beraber olun" buyrulmuştur.