وجه عبرت گرفتن ازین حکایه و یقین دانستن كه ان مع العسر يسراً Bu hikâyeden ibret almak vechi ve "Inne maa'l- usri yüsran" ma'nâsını muhakkak bilmek
29. bölüm / 81 · 909 kelime · ~5 dk okuma
3245. Ey cân, bu kıssa muhakkak sana ibrettir, ta ki Huda'nın hükmünde râzı olasın.
Ey tarîk-ı Hakk'a sâlik olan cân, bu kuş ve mest ve yılan kıssasını, ibret alıp, Hakk'ın hükmüne ve kazâsına râzı olman için beyân ettik. Zîrâ çok çir- kin görünen şeylerin altında gizlenmiş iyilikler ve güzellikler vardır. Nitekim âyet-i kerîmede عَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تَحبُّوا شَيْئًا وَ هُوَ شَرٌّ لَكُمْ (Bakara, 2/216) ya'ni "Ola ki kerîh gördüğünüz şey, sizin için hayırlı olsun; ve ola ki mahbûb gördüğünüz şey, sizin için şerli olsun" buyurulur.
3246. Tâ ki ansızın kötü bir vakıa gördüğün vakit, zekî ve hüsn-i zanlı olasın.
Bu hayât-ı sûriyyede başına kötü bir vak'a hâdis olduğu vakit, bu kıssadan ibret alarak, zekâvet ve dirâyetini kullanıp, bu fenâ vak'anın zımnındaki hayrı ve fâideyi teemmül ve Hakk'ın hüküm ve kazâsına karşı hüsn-i zan edesin. Nitekim âyet-i kerîmede فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirâh, 94/5-6) ya'ni "Muhakkak güçlük ile beraber kolaylık vardır; muhakkak güçlük ile beraber kolaylık vardır" buyrulur.
Ma'lûm olsun ki, esmâ-i ilâhiyye Cemâl ve Celâl ve Nâfi' ve Dârr ve Hâdî ve Mudil ve Kahhâr ve Latîf ilh... gibi mütekābildir; ve âlem-i sûret ise bu esmâ-i ilâhiyyenin mahall-i tecellîsidir; ve esmâ ise aslâ ta'tîl kabûl etmez. Binâenaleyh kahır ile vâki' olan tecellîyi, tecellî-i lutfî ve Dârr ismi ile vâki' olan tecellîyi, tecellî-i nef'î ta'kîb eder. Ve cemâlinde celâli, celâlinde de cemâli gizlidir. Şu halde bir fenâ vak'a hâdis olduğu vakit, mutlak onun zımnında bir lutuf gizlidir.
3247. Başkaları onun korkusundan sarı olurlar; sen ise fâide ve zarar vakti gül gibi handân!
Ey sâlik, bu zikr olunan hakîkati bilince, görürsün ki, başkaları ya'ni bu hakîkate vâkıf olmayanlar, o fenâ vak'anın korkusundan sararıp solarlar. Sen ise, açılmış bir gül gibi tecellî-i kahrî ve lutfinin ikisinde de handân bir halde bulunursun.
3248. Zîra ki gülü yaprak yaprak koparsan, handeyi bırakmaz, münsenî olmaz.
"Münsenî", iki kat olmak, bükülmek demektir. Ya'ni "Gülü yaprak yaprak koparsan, onun güllüğü ve letâfeti gitmez ve bu koparılmak kahrından hâli değişip, pejmürde olmaz ve gamdan beli bükülmez." Ba'zı nüshalarda “münsenî" yerine "müntenî" vâki'dir; ve "müntenî", fenâ kokmuş demektir. Ya'ni "Gül yaprak yaprak koparılsa letâfetini gaib edip, kokmuş bir hâle gelmez" demek olur.
3249. Der ki: "Bir dikenden niçin gama düşeyim? Handeyi ben muhakkak dikenden getirmişim."
Gül lisân-ı hâl ile der ki: "Ben bir dikenden dolayı niçin gama düşeyim; zî-râ ben açılıp latîf kokular saçmayı sâkımdaki dikenlerden peydâ ettim." Bunun gibi, Hak yolunun sâlikleri de gül gibi der ki: "Ben âlem-i rûhâniyetteki açılmayı, âlem-i nefsâniyetteki kahır dikenleri yüzünden buldum; binâenaleyh tecellî-i kahrî ile niçin gama düşeyim?"
3250. Kaza cihetinden senden her ne zâyi olursa, sen yakîn bil ki, seni belâdan satın aldı.
Kazâ-yı ilâhî yüzünden, eğer senden bir mal zâyi' oldu veya bir hastalığa dûçâr oldun ise, muhakkak bil ki, o kazâ-yı ilâhî, senin başına gelecek olan bir büyük belâyı def etti.
مَا التَّصَوفُ قَالَ وِجْدَانُ الْفَرَحْ فِي الْفُؤَادِ عِنْدَ اتِّيَانِ التَّرَحْ
3251. "Tasavvuf nedir?" dedi: "Meşakkat gelmesi indinde, kalbde ferah bulmaktır."
Birisi, birine "Tasavvuf nedir?" diye sordu. O da: "Meşakkat geldiği vakit, kalbde ferah bulmaktır," diye cevab verdi.
Tasavvuf hakkında evliyâullahın sözleri pek çoktur. Eğer hepsi toplansa, müstakil bir kitâb olur. Ezcümle nümûne olarak ba'zı zevâtın bu bâbdaki sözleri ber-vech-i âtî zikr olunur: Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri buyurur: "Tasavvuf râhat kapısını kendi üzerine kapayıp, mihnet dizinin arkasında oturmaktır."
Ebû Bekir Şiblî buyurur: "Tasavvuf, bir kimse vücûda gelmemiş olduğu zaman nasıl idiyse, öyle olmasıdır."
Ebû İshak buyurur: "Tasavvuf safâî-i esrârdır ve Cebbâr'ın rızâsına müteallık olan ameli işlemek ve ihtiyârî olmaksızın halk ile sohbet eylemektir."
Sümnûn-i Muhib buyurur: "Tasavvuf odur ki, hiçbir şey senin mülkün olmıya ve sen hiçbir şeyin mülkü olmıyasın." Ebû Bekir Kettânî buyurur: "Tasavvuf, safvet-i müşâhededir. Tasavvuf, bütün ahlâk-ı hamîdedir; kimin güzel ahlâkı ziyâde ise, tasavvufu dahi ziyâdedir."
Cüneyd-i Bağdâdî buyurur: "Tasavvuf bir zikirdir, sonra bir vecddir; sonra ne budur ve ne de odur; çünkü bunlar nasıl yok idiyse, yine öylece kalmazlar."
3252. Onun ikabını bir tavşancıl kuşu bil ki o, o lapçını o iyi huyludan kaptı.
Hak Teâlâ hazretlerinin ikābını ve tecellî-i kahrîsini hakkında وَ أَنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) ["Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin"] buyrulán o iyi huylu Resûl-i zîşânın mestini kapan bir tavşancıl kuşu mesâbesinde bil ve anla ki, o tecellî-i kahrî senden büyük bir belâyı def' etmek için vâki' olmuştur.
3253. Tâ ki onun ayağını yılanın yarasından kurtarsın. Ey, ne mutlu bir akla ki isârsız ola!
"İsâr", kitâb vezninde olup, insanın ve hayvanın ayağı kayarak yere kapanması ma'nâsınadır. Ya'ni "O tavşancıl kuşu Resûl-i zîşânın mübarek ayağını yılanın sokmasından kurtarmak için, mestini kapmış idi. Ey ne mutlu öyle bir akla ki, böyle bir belâ-yı ilâhî ve kazâ-yı rabbânî geldiği vakit, Hakk'a i'tirâz sûretiyle ayağı kayıp, esfel-i sâfilîne yüz üstü düşmiye!"
3254. Buyurdu ki: "Sizden fevt olan şey üzerine me'yûs olmayın; eğer kurt gelirse ve sizin koyununuzu helâk ederse de."
Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hadîd'de buyurdu ki: لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ (Hadid, 57/23) Ya'ni "Sizden fevt olan şey üzerine me'yûs olmayın!" Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî cihetinden kurt gelip sizin koyununuzu helâk ederse, onun fevtinden ye'se düşmeyin!
3255. Ki o belâ, büyük belâların def'idir; ve o ziyân, cesîm ziyanların men'idir.
O kazâ-yı ilâhî cihetinden gelen bela, yine kazâ-yı ilâhî cihetinden gelecek olan büyük belâların def'i içindir; ve o ziyân dahi, cesîm ziyânları men' etmek içindir. Nitekim القضا يرد بالقضا ya'ni “Kazâ, kazâ ile reddolunur” buyurulmuştur.