İçeriğe atla

Yûsuf (a.s.)ın yüzünden câm-ı Hakk'ı tatmanın ve Yûsuf'un kokusundan Hakk'ın kokusunu çekmenin Ya'kūb nebî (a.s.)a mahsûs olması ve bu ikiden kardeşlerinin hırmânı

22. bölüm / 81 · 1504 kelime · ~8 dk okuma

3019. O şeyi ki Ya'kūb Yûsuf'un yüzünden gördü, ona mahsus idi, o ihvâna ne vakit erişti?

Ya'ni "Ya'küb (a.s.)ın, Hz. Yûsuf'un yüzünde gördüğü tecellî-i Hakk'ın zevkini, o Hz. Yûsuf'un kardeşleri göremediler de ona ihanet ettiler."

3020. Bu onun aşkından kendini kuyuda eder; ve o kîn sebebiyle onun için kuyu kazar.

"Bu Hz. Ya'kūb, o Hz. Yûsuf'ta gördüğü tecellî-i Hakk'ın aşkından kendini kuyuya atar. Ya'ni hayât-ı dünyayı kendisine zulmânî bir kuyu yapar. Ve o kardeşleri ise, o tecellîyi göremeyip ona karşı olan hasedleri ve kînleri sebebiyle, onu kuyuya atarlar." Nitekim kıssası Sûre-i Yûsuf'ta mezkûrdur.

3021. Onun sofrası bunun önünde ekmekten boştur; Ya'kūb'un önünde doludur ki o müştehîdir.

Hz. Yûsuf'un sofrası kardeşlerinin önünde gıdâ-yı rûh olan hazz-ı ma'nevîden boştur. Fakat Ya'kub (a.s.)ın önünde o sofra hazz-ı ma'nevî ile doludur ki, her an o sofra rûhun iştihâsını celb eder.

3022. Yıkanmamış yüz hûrîlerin yüzünü göremez. "Namaz ancak tahâret iledir," buyurdu.

Zâhirî ve bâtınî levsiyâttan temizlenmemiş olan kimse âlem-i ma'nâ ehli olan hûrîleri ve o âlemin zevkini göremez. Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz لا صلوة الا بالطهور ya'ni "Namaz, ancak tahâret-i kâmile iledir" buyurdu." Ve tahâret-i kâmile dahi zâhiren vücûdun necâsetlerden ve bâtınen kalbin levsiyât-ı ma'neviyye olan sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenmesi sûretiyle mümkin olur.

3023. Canların yiyeceği ve içeceği aşk olur. Açlık bu yüzden canların gıdasıdır.

"Cû'" ve açlık, burada istek ve irâde ma'nâsınadır. Mâ'lûm olsun ki, insanın isteğinde üç mertebesi vardır. Birisi "meyl"dir ki, istediği şeye teveccüh-i zaîfidir. Ve dîğeri "muhabbet"dir ki, meyl mertebesinden daha kuvvetlidir. Üçüncü mertebe "aşk"tır ki, istediği şeye derece-i kemâlde teveccühtür. "Ve aşk canların yiyeceği ve içeceği olan bir gıdâ-yı ma'nevîdir. Bir şeye karşı ne derece açlık ve istek olursa, cânın gıdâsı o nisbette verilmiş olur."

3024. O Ya'kūb için Yûsuf'un açlığı var idi; onun ekmeğinin kokusu uzak yerden erişir idi.

O Ya'kūb (a.s.) için Hz. Yûsuf'a karşı açlık ve istek ve aşk var idi ve onun ekmeğinin kokusu, ya'ni Hz. Yûsuf'a hâs olan tecellî-i Hakk'ın kokusu ve duygusu, Hz. Yâ'kūb'un meşâmm-ı cânına uzak yerden erişir idi.

3025. O kimse ki gömleği aldı, acele ederdi. Yûsuf'un gömleğinin kokusunu bulmaz idi.

Hz. Yûsuf'un Yehûdâ namındaki birâderi, pederi Ya'küb (a.s.) tarafına götürmek üzere onun gömleğini aldı ve pederi tarafına götürmek için acele ederdi. Hz. Ya'kūb'un gömlekten duyduğu kokuyu duymaz idi. Zîrâ Hz. Yûsuf'a karşı onda açlık yok idi.

3026. Ve o kimse ki o taraftan yüz fersenkte idi, çünki o Ya'küb idi, onu koklardı.

"Fersenk" ve "fersah" üç millik mesafeye denir. Yehûdâ gömlekten Yûsuf'un kokusunu duymaz idi. "Halbuki Hz. Yûsuf'un bulunduğu mahalden yüzlerce fersah uzakta bulunan kimse, cenâb-ı Yûsuf'un âşığı olan Hz. Ya'küb olduğundan o kokuyu duyar idi."

3027. Ey, çok âlim var ki ilimden nasibsizdir; o kimse hâfız-ı ilimdir, habib değildir.

"Ey müstemi', çok âlim vardır ki, Hz. Yûsuf'un gömleğini taşıyıp kokusunu duymayan Yehûdâ gibidir. Bildiği ilmin zevkinden nasîbsizdir. Böyle bir âlim ilmin hafızıdır ve sandığıdır. O kimse habîb ve makbûl değildir." Zîrâ birçok zahmetler ile topladığı ilimlerden intifa' edemez ve o ilmin özünden ve zevkinden hissedâr olamaz. Nitekim hadis-i şerîfte مثل العالم الذى يعلم الناس الخير ونسى نفسه كمثل السراج يضيئ للناس ويحرق نفسه ya'ni "Nâsa hayır ta'lîm eden ve nefsini unutan âlim, nâsa ziyâ veren ve nefsini yakan kandile benzer" buyrulmuştur. Böyle bir âlim bildiğini nâsa söyler ve nâs içindeki ehl-i zekâ ondan zevk alır, fakat âlimin kendisi o zevkten bîhaberdir.

3028. Müstemi' her ne kadar avâm cinsinden ise de, müstemi' ondan koklama bulur.

"O âlimin takrîrini dinleyenler her ne kadar avâm cinsinden ve ılımsız kimseler olsa da, içinde bulunan zekâvet-i fitriyye sahipleri o takrîrden bir koku ve zevk bulurlar." Fakat o âlim bu zevkten bî-nâsibtir. Onun zevki ilim hafızlığıyla iftihâr etmekte ve kendisini satmaktadır. "Meşâmm", burunlar ve koklamak mahalli ve koklamak ma'nâlarınadır.

3029. Zîrâ ki gömlek onun elinde âriyettir. O bir esircinin elinde câriye gibidir.

"Zîrâ ilim gömleği o âlimin elinde âriyettir. Onun ilmi bir esir satan kimsenin elindeki câriyeye benzer." Esirci, elindeki câriyenin hüsnüne ve letâfetine ancak kazanacağı para cihetinden meftûndur. O hüsn ve letâfetten kendi nefsine âid bir zevk ve haz yoktur. "Nahhâs", câriye ve köle ve at ve deve satan kimse ma'nâsınadır. Bu kelimenin nihâyetindeki "yâ” vahdet içindir. Beyt-i şerîfte şeddesiz okunması zarûret-i vezinden nâşîdir.

3030. Câriye bir esircinin önünde serseridir, onun elinde müşteri içindir.

"Serserî", ma'nâ-yı meşhûru fürû-mâye kimse demek ise de, burada kolay iş ve teemmülsüz işten kinâyedir. Zîrâ esirci, câriyenin zevk-ı istifrâşiyle meşgûl değildir. Bir câriye onun indinde, at ve deve gibi satılık hayvan mesâbesindedir. Binâenaleyh câriye onun elinde ancak müşteri içindir.

3031. Rızık vermeklik Hakk'ın kısmetidir. Her birinin başka tarafa yolu yoktur.

Gerek sûrî ve gerek ma'nevî olan rızıkları vermek Hak Teâlâ hazretlerinin, kulların isti'dâdına göre yaptığı bir taksîmdir. Nitekim âyet-i kerîmede نحن قسمنا بينهم معيشتهم في الحياة الدنيا (Zuhruf, 43/32) ya'ni “Hayât-ı dünyâda biz onların maîşetlerini onların arasında taksîm ettik" buyurulur. Binâenaleyh Allah Teâlâ kimine ilmin sûretini verir ve iç yüzünü ve zevkini vermez ve kimine ilmin sûretini vermez, ilmin iç yüzünü ve zevkini verir. Nitekim Şeyh Bereke-i Hemedânî, Nefahâtü'l-Üns'te beyân olunduğu üzere, Fâtiha-i şerîfe ile birkaç âyet-i kerîmeden başka bir şey bilmez ve onları da doğru okuyamaz idi. Ulûm-i zâhiriyye ve bâtınıyyede üstâd olan Aynü'l-Kudât Hemedânî buyurmuşlardır ki: "Ben âyât-ı Kur'âniyyeden ba'zılarının ma'nâlarına muttali' oldum ve bu ıttıla'ım tefsîr kitaplarının mütâlaasından değil idi, belki Şeyh Bereke'nin sohbeti berekâtından idi." Ve kimine hem ilmin sûretini ve hem de iç yüzünü ve zevkini verir. Ve ba'zılarına da hiçbir şey vermeyip sırf dünyâ işleri ve muâmelâtıyla meşgûl eder. Velhâsıl herkesin isti'dâdına göre bir şey ihsân eder.

3032. Bir iyi hayal onun bağı olmaz; bir çirkin hayal bunun yolunu vurmuş.

Bir güzel hayal, o bir kimsenin bağı olmuş ve o bâğ-ı hayâl içinde tatlı tatlı yaşamıştır; ve bu bir kimsenin râhat ve huzûrunun yolunu bir çirkin ve korkunç hayâl vurmuş, onu azâb içinde yaşatmıştır.

3033. O bir Huda ki, bir hayalden bağ ve bir hayalden cehennem ve erime mahalli yaptı.

O Hudâ-yı azîmü'ş-şan ki, vücûd-i insânîde bir hayâlden latîf [bir bâğ] ve bir hayâlden de cehennem ve azâb mahalli tertib buyurdu.

3034. İmdi onun gülşenlerinin yolunu kim bilir? İmdi onun külhanlarının yerini kim bilir?

Imdi O'nun bu hayâlî olan gülşenlerinin yolunu ve menba'ini kim bilir? İmdi O'nun bu hayâlî olan külhanlarının ve azâb mahallerinin yolunu ve menşeini kim bilir?

3035. Gönül gözcüsü cevelânda görmez ki, hayal canın hangi renginden gelir?

"Dîde-bân", yüksek bir mahalde oturup her tarafı tarassud eden kimseye derler ki, Türkçe'de "gözcü" denir ve gemi kaptanlarına derler. İyi ve kötü hayâlin, cânın hangi renginden geldiğini gönül gözcüsü cevelânında göremez. "Cânın renkleri"nden murâd, esmâ-i muhtelife-i Hak'tır.

3036. Eğer onun matla'ını göreydi, ihtiyal cihetinden her nâhoş hayalin yolunu bağlardı.

Eğer gönül gözcüsü o hayâlin doğduğu mahalli göreydi, hîle yapmak cihetinden her nâhoş ve çirkin hayalin yolunu bağlar ve kalbe vürûduna mâni' olurdu.

3037. Ademin derbendi ve mirsadı olan o tarafa câsûsun kademi ne vakit erişir?

"Adem"den murâd adem-i izâfî âlemidir. “Derbend", kale ve hisâr demektir ki, burada ilm-i ilâhî mertebesidir ve "mirsad", rasadgâh ve vâsi' yol demektir. "Adem-i izâfi kalesi ve mirsâdı olan suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesine ve hayâlin matla'ına câsusun ayağı ne vakit erişir?" Zîrâ her ferde gelen hayâl, onun ilm-i ilâhîde sabit olan "ayn"ının mazhar oluğu rabb-i hâssının hazînesinden gelir ve bunu men'etmek kābil olmaz.

3038. Onun fazlının eteğini kör gibi elde et! Ey şehriyar a'mânın kabzı bu olur.

Mâdemki hayâlin matla'ına gönül gözcüsünün ıttılâ'ı mümkin değildir, o halde o hayâlin sâiki olan esmânın müsemmâsı olan Hakk'ın fazlının eteğini körler gibi sıkı sıkı tut! Ey şehriyâr, hakîkat-ı eşyayı görmekten kör olanların kabzı budur, ya'ni tutacağı etek bu etektir.

3039.

Hakk'ın fazlının eteği onun emir ve fermân-ı ilâhîsidir. Mâdemki sırr-ı kadere vâkıf değilsin, Hakk'ın emrini tut! Her ne kadar sırr-ı kader meçhûl ise de abdin hâlinden bir dereceye kadar mahsüs olur. Zîrâ tâli'i yâver ve saîd olan o kimsedir ki, bu hayât-ı dünyeviyyede emr-i ilâhîye imtisal ve nehy-i ilâhîden ictinâb sûretiyle vâki' olan takvâsı onun cânıdır. Ve böyle bir kimsenin takvâsı cebrî değil, hâl-i tabîîsidir.

3041.

Yan yana oturan iki kimseden birisi güzel hayâlinden dolayı çemenlikte ve su ırmağı kenarında şen ve şâtır ve diğeri de çirkin hayâlinden dolayı sıkıntı ve azâb içindedir.

3042.

O, azâb ve sıkıntı içinde olan şen ve şâtır olan kimseyi görüp kendi kendine "Acaba bunun zevki nedendir?" diye sorar; ve keyfi yerinde olan kimse dahi o gamlı kimseyi görüp, "Acaba bu kimin habsi içindedir ve bunu ta'zîb eden kimdir?" diye sorar.

3043. 3023 numaralı beyitten sonra numaralamada bir karışıklık olmuştur. Bu karışıklığı düzeltirken 3040 sıra numarasını veremedik. Zîrâ 3041'den îtibâren numaralama düzgün olarak devam etmektedir. Mesrûr olan kimse gamlı kimseye der ki: "Yâhu, burada çeşmeler ve pınarlar olduğu halde sen niçin kurusun ve susuzsun? Ve niçin yüzün sararmıştır ki, burada bir illete karşı yüz ilaç vardır!"

3044. "Ey birlikte oturan, âgâh ol, çemene gel!" Der ki: "Ey can, benim gelmeğe takatım yoktur!"

Zevk içinde olan gam içinde olan celîsine der ki: "Ey benim ile beraber oturan kimse âgâh ol, çemenistan tarafına gel!" Gam ve azâbda olan dahi cevâben der ki: "Ey can, benim o çemenistan tarafına gelmeğe tâkatim yoktur."

İşte ârif-i billâh ile ehl-i gafletin hâli bu mukāyeseye tevâfuk eder.