Boş sofra üzerine sûfînin aşkı kıssası
21. bölüm / 81 · 1070 kelime · ~6 dk okuma
3003. Bir gün bir sûfî çivi üzerinde bir sofra gördü, çerh vurdu elbiselerini yırttı.
Sûfinin biri bir gün bir çiviye asılmış taâm sofrası gördü, vecde gelip dönerek semâ' etti ve şiddet-i vecdinden elbisesini yırttı.
3004. “İşte azıksızın azığı, işte kıtlıklara ve dertlere deva!" diye bağırdı.
3005. Vaktaki onun derdi ve şûru çok oldu, her kim sûfî idi onunla yâr oldu.
"O sûfinin derdi ve cezbesindeki şiddet çoğaldığı vakit, sûfî olanlar ona muvâfakatla semâ'a ve tevâcüde başladılar." Zîrâ sûfilerin kāidesi böyledir. Biri vecde gelince diğerleri de ona uyarlar.
3006. Bir kih kih, bir hây u hûy vurdular, tâ ki bu kadar mest ve bîhod oldular.
"Kih kih" ta'bîrinin iki ma'nâsı vardır: "Birincisi gülmeden hâsıl olan ses, ikincisi zecr ve nefret mahalinde söylenen sözdür. Sahîh-i Buhârî'de mezkûrdur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz'in huzûr-i risâletlerine sadaka olarak hurma getirmişler idi. İmam-ı Hasan (r.a.) efendimiz küçük bir çocuk olduklarından o hurmadan bir tâne alıp ağızlarına attılar. Server-i âlem Efendimiz "kih kih" buyurup mübarek parmaklarıyla İmam-ı Hasan efendimizin ağızlarından hurmayı çıkardılar ve "Âl-i Muhammed sadaka yemezler!" buyurdular. Ve kelime Fârisî olduğu halde Resûl-i zîşân Efendimiz bunu mahall-i zecr ve nefrette isti'mâl buyurdular. Fakat bu beyt-i şerifte evvelki ma'nâ üzerine isti'mâl buyurulmuştur. Ya'ni "Sûfiler çok cezbelendiler ve bu cezbe esnasında kendilerinden gülme sadâları ve hay hay zâhir oldu Nihayet bu kadar mest oldular ve kendilerinden geçtiler." "Çendîn" kelimesine Ankaravî hazretleri "niçe kat" ma'nâsını vermiş ve Hind şârihleri de "Sûfiler-den birkaçı yâhut sûfilerin hepsi birkaç sâat mest ve bîhod oldular," ma'nâsını vermişlerdir.
3007. Bir boşboğaz, sûfîye dedi ki: "Ne vardır, bir sofra asılmış ve ekmekten boştur!"
Sûfîlerin hây u hûyu bittikten sonra bir boşboğaz, vecde gelen sûfiye dedi ki: "Yâhu, ekmekten boş olarak duvardaki çiviye asılmış olan bir sofra için ne vardır ki, bu kadar şevk ve vecd hâsıl olsun?"
3008. Dedi: "Git, git sen ma'nasız sûretsin. Sen varlık iste ki âşık değilsin!"
Sûfi o boşboğaza cevâben dedi ki: "Sen ma'nâsız sûretsin, ya'ni sûretin insan ve bâtının bî-irfandır. Sen vücûdun ve varlığın tâlibisin. Ve biz ademin ve yokluğun tâlibiyiz. Binâenaleyh bizim boş sofra üzerine olan aşkımız ondaki yokluk cihetindendir. Zîrâ sofra hâlinin bizim hâlimiz ile ittihâdı vardır." Cenâb-ı Pîr sûfi lisânından ashâb-ı vücûda ta'rîz buyururlar.
3009. Ekmeksiz ekmeğin aşkı âşıkın gıdâsıdır, her kim sadık ise varlığın bendi değildir.
Ankaravî hazretleri "ekmeksiz ekmeğin gıdâsı"na "murâdsız murâd" ma'nâsı vermiştir. Hind şârihleri, "ekmeksiz ekmek"e açlık ma'nâsı vermişlerdir. Ya'ni, "Ey bü'l-fudûl, senin aşkın sofrada mevcûd olan ekmeğedir ve bizim aşkımız sofrada mevcûd olmayan ekmeğedir ki, o açlıktır; ve açlık sıddîkların taâmıdır ve âşıkların gıdâsıdır. Binâenaleyh her kim Hak yolunda sâdık ise, o kimse varlığın bendi değildir ve onun Hak muvâcehesinde vücûd ile alakası yoktur."
3010. Aşıkların vücûd ile kârı olmaz, âşıklar için sermayesiz kâr vardır.
Aşıklar vücûd-i hakîkî-i Hak muvâcehesinde kendi izâfî olan varlıklarını görmezler. Onlar bu vücûd-i imkânî ahkâmı olan irâde ve kudret ve enâniyet gibi nisbetlerini terk edip, Hakk'ın iradesinde ve kudretinde ve enâniyetinde fânî olmuşlardır. Binâenaleyh böyle âşıklar için ortada bu vücûd-ı izâfi sermâyesi olmaksızın, kâr ve menfaat vardır.
3011. Kanat yoktur ve âlemin etrafında uçarlar. El yoktur ve topu meydandan kaparlar.
Onlarda bu vücûd-ı izâfi ahkâmı müessir olmadığı ve onlar bu kanatlardan ârî bulunduğu halde âlem-i imkânın etrafında uçarlar. Kudret ve irâde gi- bi tasarruf elleri yoktur; halbuki kudret ve tasarruf vâsıtasıyle, halkın elde ettikleri menâfi'-i maddiyye ve ma'neviyyeyi elde ederler.
3012. O bir fakîr ki ma'nadan koku buldu, eli kesilmiş olarak zenbil örer idi.
“Fakîr”den murâd, Şeyh-i Akta' Ebu'l-hayr Tînâtî hazretleridir ki, kıssası bu cildin ibtidalarında geçti. Ya'ni “Aşıkların sermâye-i vücûd olmaksızın intifa'ları ma'nâsından koku bulan Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretleri sûret-i zâhirede eli kesilmiş iken, elin vücuduna ihtiyacı olmayarak zenbil örer idi.
3013. Aşıklar ademde çadır kurdular; adem gibi bir renk ve nefs-i vahiddirler.
Allâh'ın âşıkları, âlemin sûretleriyle mestûr ve ma'dûm görünen ma'nâ âleminde çadırlarını kurdular ve bu âlem-i ma'nâda mukîm oldular; ve bu hal fenâ-fillâhtan ibarettir. Ve fenâ-fillâh makāmında mukîm olan zevât ise bir renkli ve bir halli ve bir nefisdirler. Ya'ni adem-i mutlak gibi, hal ve renk ve nefis i'tibariyle aralarında temâyüz kalmaz. Ve bu fenâ-fillâh hâli bir nevi' kıyâmettir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'te şöyle buyururlar: “Vahdet bu âlemde mümkin olmaz, ancak kıyâmette hep bir olurlar. Yevm-i kıyâmette cümlenin işi Hak'la olunca hepsi bir olur. Nazîri böyledir ki: Birtakım kimseler karanlık gecede bir hâne içinde her tarafa müteveccih olarak namaz kılarlar. Gündüz olunca teveccühlerinde hatâ edenler kıbleye dönerler; ve lâkin zâten gece kıbleye müteveccih olan kimse niçin rücû etsin? Çünki herkes onun döndüğü tarafa döner. İmdi bütün bu dünyâ gecesinde yüzlerini Hakk'a tevcîh edip mâsivâdan i'râz eden kullar hakkında kıyâmet hâzırdır.”
3014. Süt emen ne vakit taâm zevkini tanır? Muhakkak perî için yiyecek ve içecek koku olur.
Süt emen çocuk taâmın zevkini tanımadığı ve bilmediği gibi, suver-i âlem memelerinden haz ve zevk alan kimseler dahi taâm-ı ilâhînin zevkini tanıyamaz. Zîrâ böyle bir kimse âlem-i kesâfetin hazzıyla meşgüldür. Alem-i letâfetin huzûzâtından bîhaberdir. Hak âşıkları ise latîftirler. Binâenaleyh onların gıdaları da âlem-i letâfetten olur. Nitekim perîler cism-i latîf olduklarından, onların gıdaları dahi latîf olan kokulardan olur. Cin tâifesinin latîf kısmına "perî" derler. Bunların gıdaları latîf kokulardan olur ve habîs kısmına da "ifrit" derler, onların gıdaları fenâ kokulardan olur.
3015. Ademî onun kokusundan ne vakit koku götürür? Çünki onun huyu, onun huyunun zıddıdır.
Cism-i kesîf sahibi olan adam, cism-i latîf sahibi olan perînin aldığı kokuyu ne vakit koklayabilir? Zîrâ kesîfin tabîatı, latîfin tabîatının zıddıdır.
3016. Koku çekici olan perî, onu kokudan bulur. Sen onu yüz batman latîf taâmdan bulamazsın.
Koku çekici olan latîf kokudan bulduğu zevki ve hazzı, sen yüz batman kesîf taâmdan bulamazsın. Bunun gibi, ehl-i ma'nânın ma'nâdan bulduğu zevki ve hazzı, ehl-i dünyâ, dünyâ sûretlerinin pek çoğundan bulamaz. İşte böylece her cins, kendi cinsine lâyık olan nasîbi ve zevki bulur.
3017. Kıbtînin önünde o Nil suyu kan olur, cemîl olan Sibtî'nin önünde su olur.
"Kıbt", ehl-i Mısr'a ve Fir'avn'ın tebaasına ıtlâk olunur. "Kıbtî", ehl-i Mısr'a ve Fir'avn'ın tebaasına mensûb olan demek olur. Ve "Sibt", Mûsâ (a.s.)ın kavmine denir ve "Sıbtî", Mûsâ (a.s.)ın kavmine mensûb olan demektir. "Cemîl" kelimesi Sıbtî'nin sıfatıdır. Ya'ni "Mûsâ (a.s.)ın kavmi Mısr'ın Nil nehrinden su içecekleri vakit onu hâlis bulur ve Fir'avn'ın tebaası içeceği vakit, bir cezâ-yı ilâhî olarak o suyu kan olmuş bulurlar idi."
3018. Deniz İsrâîlîler'den cadde olur; serkeş Fir'avn'dan mahall-i gark olur.
"Bahr-i Ahmer, Mûsâ (a.s.)ın ümmetiyle beraber geçmesi için geniş bir cadde olur ve serkeş ve zâlim olan Fir'avn için dahi caddeliği zâil olup mahall-i gark olur. Ve Fir'avn'ı, avenesiyle beraber orada boğar." Binâenaleyh Hakk'ın tecelliyâtı her sınıfın isti'dâdına göre olur.