İçeriğe atla

Enbiyâ (aleyhimü'sselâm)ın tekrar cevâbı

20. bölüm / 81 · 4067 kelime · ~21 dk okuma

2945. Enbiyâ dediler ki: "Çirkin ve kötü fal sizin cânınızın ortasından meded tutar."

Enbiyâ münkirlerre cevâben dediler ki: "Çirkin ve kötü fala sizin cânınızın içinden yardım gelir ve uğursuzluğun menba'ı asıl sizin cânınızın ortasındadır ki iyiyi kötü görürsünüz." Bu beyt-i şerîfde Sûre-i Yâsîn'de vâki' `قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِن لَّمْ تَنتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ قَالُوا طَائِرُكُم مَّعَكُمْ أَئِن ذُكِّرْتُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ` (Yâsîn, 36/18) Ya'ni "Antakya ahâlisi kendilerine nasîhat eden resûllere dediler ki: "Biz sizinle teşe'üm ettik, eğer dönmezseniz sizi taşlarız ve bizden size azâb-ı elîm dokunur." Resûller dediler ki: "Sizin uğursuzluğunuz sizinle berâberdir. Siz nasîhat olunduğunuzu teşe'üm mü addedersiniz; belki siz müsrif olan kavimsiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2946. Eğer sen, ejderhâ baş taraftan senin kasdında olarak hatarlı yerde uyumuş olsan,

2947. "Çabuk sıçra, yoksa seni ejderha yuttu!" diye muhakkak bir şefkatli âgâh etti.

2948. "Sen niçin kötü fal vurursun?" desen, "Fal nedir? Sıçra aydınlıkta gör!"

2949. "Ben seni muhakkak kötü fal arasından kurtarıyorum, ev tarafına götürüyorum," der.

2950. Nebî gibi gizliden âgâh edicidir ki, o ehl-i cihanın görmediği şeyi gördü.

[2960] "Çûn", edât-ı teşbîhtir. Ya'ni "Mihribân olan nebî gibi, seni görmediğin ejderhâdan âgâh etmiştir. Halbuki o nebiyy-i zîşân ehl-i cihânın görmediği şeyi görmüştür. Sana ejderhânın vücudunu haber veren kimseye karşı uğursuzluk isnâd etmediğin halde, peygambere uğursuzluk isnâdı kâr-ı âkıl olur mu?"

2951. Eğer bir tabib sana: "Koruk yeme, zîrâ böyle bir hastalık şûr u şer getirir" dese,

2952. Sen der misin ki: "Niçin kötü fal vuruyorsun?" "İmdi sen nasihatçiyi kabahatli yapar mısın?"

"Fâl-i bed zeden", teşe'üm etmek demektir. "Müessem", tefîl bâbından ism-i mef'ûl olup, günahkâr ve kahâhatli ma'nâsınadır. Ya'ni bir tabîb: "Sakın koruk yeme, sana hastalık getirir ve sıhhatini bozar, diye nasîhat etse, sen koruğu uğursuz addediyorsun deyip, o tabîbi kabahatli görür müsün?"

2953. Ve eğer müneccim sana dese ki: "Bugün sefer tedarikinde hiç öyle bir iş yapma!"

"Besîç", umumiyetle işe hazırlanmak ve husûsiyetle sefer tedariki ve kasd ve irâde ma'nâlarına gelir.

2954. Eğer müneccimin yüz kere yalanını görsen, bir iki kere doğru gelse satın alırsın.

Müneccimin birçok def'a yalanını gördüğün halde, onun sözünün butlânına hükm etmezsin. Bir iki def'a sözü doğru çıktığı için, onun gâibden verdiği habere inanırsın.

2955. Bu bizim nücûmumuz asla hilaf olmadı. Onun sıhhati niçin senden gılâf içinde kaldı?

Bu bizim nücûmumuz, ya'ni gâibden haber vermemiz, asla hakîkate muhâlif olmadı ve yalan çıkmadı. Binâenaleyh bizim sözümüzün doğruluğu niçin senden gılâf içinde ve perde arkasında kaldı? Müneccime inandığın kadar niçin bizim sözümüze inanmadın?

2956. O tabib ve müneccim, zan cihetinden âgâh ederler; ve biz muhakkak iyândan.

Tabîb muayene ettiği kimsenin hastalığını re'ye'l-ayn görmez, zan ve tahmin üzerine hastalığı teşhîs edip seni âgâh eder; ve müneccim de hayır ve şerri, kezâ zan ve tahmin cihetinden söyler. Bizler ise muhakkak gördüğümüzü söyleriz.

2957. Dumanı ve ateşi kenardan münkirler tarafına hamle getirir görüyoruz.

Bu beyt-i şerifte وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةُ بالكافرين (Tevbe, 9/493) ya'ni "Muhakkak cehennem şimdiki halde kâfirleri kaplamıştır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Celâleddin Devvânî hazretleri Zevra kitabında لمحيطة (le-muhitatün) kelimesindeki "lâm"a lâm-ı hâliye ma'nâsını vermiştir. Bu beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı te'yid buyurur. Ya'ni "Biz enbiyâ tâifesi bu hayât-ı dünyeviyyenin iç yüzüne de nazar edip görürüz ki, el-an cehennemin dumanı ve ateşi münkirler tarafına hücum etmektedir."

2958. Sen bizim dilimiz, uğursuz olan falın kālidir diye "Bu makālden sus!" dersin.

Ey münkir, biz nasîhat ettiğimiz vakit sen, bizim dilimiz uğursuz olan falın ayn-ı kālidir, ya'ni dilimizde uğursuzluk vardır, diye "Bu nasîhat cinsinden olan kelâmdan sus!" dersin. Hind nüshalarında "zebân" yerine "ziyân" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ: "Bu makālden sus ki, uğursuz olan falın kāli bizim ziyanımızdır" demek olur.

2959. Ey nasihatçilerin nasihatini dinlemeyen kimse, her nereye gidersen kötü fal seninledir.

Ey azgın nefisli münkir, her nereye gidersen nefsinle beraber olduğun için, kötü fal her yerde seninle beraberdir ve sana, hakkında hayırlı nasîhatleri dinletmez.

2960. Bir engerek yılanı senin arkan üzere gider, o bir damdan görür, âgâh [2970] eder.

Âlem-i bâtında yılan sûretine mesh olunmuş olan nefsinin, senin arkan sıra gittiğini âlem-i bâtını müşâhede eden insân-ı kâmil, kendi makām-ı âlîsinden gördüğü bu yılandan seni haberdar eder.

2961. Sen ona dersin: "Beni gamlı etme!" O der ki: "Hoş ol ve o söz vâki' oldu!"

Seni yılandan haberdar eden insân-ı kâmile dersin ki: "Benim keyfimi bozup beni gamlı etme!" O kâmil dahi der ki: "Sen şimdilik hoş ol ve keyfine bak ve o benim haber verdiğim hal vâki'dir."

2962. Vaktaki yılan senin boynuna ağız vurur, senin sürür istemekliğin acı olur.

2963. İmdi ona dersin ki: "Ey filan bu mu idi, niçin figānda yakanı yırtmadın?"

İmdi kâmilin haber verdiği hakîkat-i hâl zâhir olduğu vakit, kendini levm edeceğin yerde, ona ta'rîz edip dersin ki: "Ey filân, bana yapacağın iyilik bu kadarcık mı idi, niçin yakanı yırtıp feryâd ederek arkamdan gelen felâketin vücuduna beni iknâ etmedin?"

2964. "Yahut yukarıdan bana bir taş vura idin, tâ ki bana o cidd, bu kötülük görüne idi!"

"Kâşki yukarıdan bana taş atmak sûretiyle o nasîhatının ciddiyeti ve bu arkamdan gelen kötülük bana görüne idi!.."

2965. O der: "Zîrâ ki sen incinmişsin!", Sen dersin: "Beni iyi şad etmişsin!"

İnsân-ı kâmil o bela-dîdeye der ki: "Sen benim kelâmımdan incinmiştin, taş atmak sûretiyle seni fiilen nasıl îkaz edebilirdim? Ey bela-dîde efendi!" Sen de ona dersinki: "Beni cebir ve şiddet isti'mâliyle îkaz etmediğinden dolayı şimdi iyi mi şâd etmiş oluyorsun?"

2966. Dedi: "Ben seni bu sıkı bağdan kurtarmak için nasihat ile civanmertlik ettim."

O kâmil cevâben dedi: "Ey belâ-dîde efendi, ben seni bu sıkı olan nefis bağından kurtarmak için nasîhatlerimle sehâ-yı fiilî gösterdim." "Huşk", "kuru" ma'nâsınadır, burada sıkı ve şedîd ma'nâsında müsta'meldir.

2967. "Leîmlikten onun hakkını tanımadın, îzā ve tuğyan mayası yaptın."

"Leîm", nefsi alçak olan kimseye derler. "Sen nefsinin alçaklığından dolayı benim nasîhatlerimin hakkını tanımadın. Zîrâ nasîhatlerin hakkı dinlemek idi, sen dinlemedin. Belki o nasîhatlerimi bana eziyet ve azgınlık sermâyesi yaptın.

2968. Denî olan leîmlerin huyu bu olur, iyilik ettiğin vakit sana fenâlık eder.

Aşağı tabîatlı olan alçak nefisli kimselerin bu huyu olur, senin yaptığın iyiliğe fenâlıkla mukābele eder.

2969. Nefsi bu sabırdan münhanî et, zîrâ ki leîmdir ve onu iyilik düzeltmez.

Nefse çirkin görünen şeylere karşı sabretmek sûretiyle o nefsi iki kat yap, zîrâ o nefis zâtında alçak bir şeydir ve iyilik ile alçaklığını ıslâh etmez.

2970. Bir kerîme ihsân etsen lâyık olur, o her birine yedi yüz waz verir. [2980]

Kerîm olan rûhâ ihsân ile muamele etsen lâyık olur. Çünki o kerîm bu yaptığın her bir ihsâna mukābil yedi yüz ıvaz ve bedel verir.

2971. Bir leîme kahr ve cefâ ettiğin vakit, sana çok vefâlı bir bende olur.

Kâfirler ve münafıklar leîm oldukları için Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظَ عَلَيْهِمْ (Tevbe, 9/73) ya'ni "Ey nebiyy-i zîşânım, kâfirler ve münafıklara karşı cihâd et ve onlar üzerine şiddetle muâmele et!" buyurulmuştur.

2972. Kâfirler ni'met içinde cefâ ekerler; cehennem içindeki nidaları "Rabbena"dır.

Nitekim kâfirler dünyâda ni'met içinde bulunurlar ve diğer bir ni'met-i uzmâ olmak üzere Hak Teâlâ onlara peygamber gönderir. Onlar bu niam-i ilâhiyye içinde cefâ ve zulüm tohumunu ekerler, çünkü leîmdirler iyilik yaramaz. Vaktāki âhiret olur cehenneme girip şiddetli muâmeleye maʼrûz kalırlar; o vakit Allah'ı tanıyıp رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ (Mü'minûn, 23/107) ya'ni "Yâ Rabbenâ bizi cehennemden çıkar, eğer küfre avdet edersek biz zâlimler oluruz" diye feryâd ederler.

O cihânın cehenneminin ve bu cihânın zindânının halk olunmasının hikmeti, انتيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً ya'ni "İster istemez gelin" hükmünce mütekebbirlerin ibadethâneleri olmak içindir

Hak Teâlâ hazretleri âlem-i âhirette cehennem yarattı ve bu dünyâ âleminde de sûrî ve ma'nevî hapisler ve zindanlar yarattı. Bu renc ve meşakkat mahallerinin yaradılmasındaki hikmet emr-i ilâhîye muhalefet eden mütekebbirlerin ibadethâneleri olmak içindir. Çünki onlar yalnız âciz kaldıkları vakit kerhen "Allah" derler. Mütevazi'ler ise tav'an "Allah" derler. Nitekim sûre-i secdede انتيا طوعاً أوْ كَرْهاً (Fussilet, 41/11) ["İsteyerek veya istemeyerek gelin!"] buyurulmuştur.

2973. Zîrâ leîmler cefâ içinde sâfî olurlar, vefâ gördükleri vakit ise cefâ edici olurlar.

2974. İmdi onların taatlerinin mescidi cehennemdir; vahşî kuşun ayağının bağı tuzaktır.

"Fah", kafes ve ökse ve kapan gibi kuş tuzağı ma'nâsınadır. Türkçe "fak" derler; ve nitekim "faka bastı" denir. Ya'ni "Serkeşlerin enâniyetleri azâb ile zâil olur ve onlar ancak cehennemde Hakk'a mutî' olurlar. Nitekim vahşî kuşun ayağının bağı tuzaktır. Ya'ni kafeste habs olunur. Ehlî kuşlar ise serbest gezerler.

2975. Zindan alçak hırsızın ibadethanesidir. Onun için mukîm olarak Hakk'ı zakir olur.

2976. Mâdemki beşerden maksûd ibadet idi, mütekebbirin ibadet mahalli cehennem oldu.

Hak Teâlâ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعبدون (Zâriyât, 51/56) ya'ni "Ben ins ve cinni ancak ibâdet için yarattım" buyurduğu cihetle, insanın halkından maksûd-i ilâhî onun ibâdet etmesi ve peygamberleriyle gönderdiği emirlerini tutması idi. Halbuki insanlar iki kısma ayrıldılar: Bir kısmı bu dünyâda itaat etti ve kendisinden beklenen kasd-ı hilkate muhalefet etmedi. Bir kısmı da kibir ve inâd edip peygamberlere muhalefet ettiler ve emr-i ilâhîye itâati tezellül addettiler. Bu dünyâda kasd-ı hilkate muhâlif hareket etmiş oldular. Halbuki Hak Teâlâ hazretlerinin kasd ve irâdesine muhalefet mümkin değildir. Binâenaleyh o mütekebbirlerin ibâdet etmeleri için Hak Teâlâ hayât-ı uhreviyyede onlara ma'bed olmak üzere cehennemi tahsîs etti. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ (Gâfir, 40/60) ya'ni "Benim ibadetimden istikbâr edenler, zelîl oldukları halde cehenneme gireceklerdir. "Gerden-keş", mütekebbir ve muannid demektir; ve "sakar", cehennemin bir tabakasının ismidir.

2977. Ademînin her işte isti'dâdı vardır, fakat ondan maksûd bu hizmet olmuştur.

İnsanın her işte ve her bir ilimde isti'dâdı vardır. Nitekim bu kadar sanâyi'-i latîfe ve keşfiyyât-ı acîbe meydândadır. Fakat bunların hepsi bu hayât-ı zâhiriyye-i dünyeviyyeye taalluk eder. İnsanın kendi bâkî olmadığı gibi, üzerinde yaşadığı küre-i arz dahi bâkî değildir ve elbette onun bir gün fezâda bozulup gideceği fennen dahi kabûl edilmiştir. İmdi bu fânî cisim ile fânî âlem üzerinde onun zuhûrundan elbette bir maksûd vardır ki, onu Hak Teâlâ enbiyâsı vâsıtasıyla kullarına bildirmiştir ve o maksûd dahi bâkî olan Hakk'a ibâdet ve kulluk etmektir.

2978. Bu "Mâ halaktü'l-cinn ve'l-ins"i oku, cihandan maksud ibadetin gayri değildir.

Bu وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) ya'ni "Ben ins ve cinni ancak ibâdet etmeleri için yarattım" âyet-i kerîmesini oku. Ve bu âyet-i kerî-menin müfâd-ı âlîsinden anlaşılan budur ki, bu fânî cismin ve cihânın yaratılmasından maksûd, Hakk'a ibâdet etmek ve O'nu tanımaktan başka bir şey değildir." Bir kimse bilcümle ulûm-i dünyeviyyede bir bahr-i bî-pâyan olsa, fakat Hakk'ı tanımasa ve O'na kulluk etmese, hiçbir hizmet yapmamış ola-rak âlem-i âhirete gider.

2979. Gerçi kitabdan maksûd o fenn olur, eğer sen onu yastık dahi yaparsan olur.

Meselâ herhangi bir fenne âid yazılmış olan bir kitabdan maksûd o fennin tahsîli olur. Fakat sen onun tahsîliyle meşgül olmayıp yastık yapsan, olmam demez, sana yastıklık da eder. Bunun gibi bu kitâb-ı kâinâttan maksûd-i aslî Hakk'a hizmet ve ibâdettir. Sen bu kitabı, halk olunduğu şeyin hilafına kullanabilirsin.

2980. Fakat ondan maksûd bu yastık olmadı, ilim ve ma'rifet ve irşad ve fâ-[2990] ide idi.

2981. Eğer sen kılıcı bir çivi yaptın ise, zafer üzerine idbârı ihtiyâr ettin.

Ya'ni "Kılıcı harpte kullanmak için yaparlar. Fakat bu maksadla yapılmış olan bir kılıcı duvara mıhlayıp bir çivi yaptın ise, düşmana zafer üzerine idbâr-ı hezîmeti ihtiyâr etmiş oldun. Çünki elinde silâhın kalmadı."

2982. Gerçi beşerden maksud ilim ve hüdâdır, fakat her bir âdem için bir ma'bed vardır.

Bu beyt-i şerifte mühim bir hakîkat beyan buyurulur. Şöyle ki: Yukarıda insanın hilkatinden maksûd وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) ["Ben ins ve cinni ancak ibâdet etmeleri için yarattım"] âyet-i kerîmesi mûcibince ibâdet olduğu beyân buyurulmuş idi; ve ibâdet bilinmeyen bir şeye olmaz, mutlak idrâk olunan şeye olur. Ve Hak Teâlâ hazretleri sûre-i İsra'da وَقَضَىٰ رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) ya'ni "Senin Rabb'in ancak kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi kazâ etti" buyurulur. Halbuki bu âlemde Hakk'ın gay- rına ibâdet edenler çoktur. Hak bir şeyi kasd etsin ve o kasdın vukūuna hüküm dahi etsin de, âlemde onun hilafı vâki' olsun, bu mümkin olur mu? Beyt-i şerîf bu suâle cevabdır ve bu cevabın tavzîhi için bir mukaddime îcâb eder: Ma'lûm olsun ki, kulların her biri esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır ve o isim onun Rabb-i hâssı olup, o kul ancak o Rabb-i hâssın kendisine verdiği şeyle zâhir olur; ve Rabb-i hâssın ona verdiği şey dahi abdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şeydir. Binâenaleyh ibâd Rabb-i hâslarının kendilerine verdiği şeyle temeyyüz ederler. Ve kullar arasındaki temeyyüz erbâb-ı hâssa arasındaki temeyyüzdür. Ve erbâb ise yekdîgerinden havâss-ı zâtiyyeleriyle ayrılırlar. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâya işâreten I. cildde اولا بشنو که خلق مختلف مختلف جانند از یا تا الف ["Evvelâ dinle ki, muhtelif olan halk, ya'dan elif'e kadar muhtelif candırlar" C.I, 2955] buyurmuşlar idi. İmdi, kullar ile Hak arasındaki ahid iki nevi'dir: Birisi küllî, dîgeri cüz'îdir. Ahd-i küllî ism-i câmi'-i ilâhî ile kullar arasında vâki'dir ve ahd-i cüz'î bu erbâbdan her birisi ile onların abdleri arasındaki ahiddir. İşte bu hakîkate binâen herkes Allah'ın kuludur. Fakat her bir kul esmâ-i hâkime cihetinden Hakk'a tapar. Böyle olunca herkesin bir i'tikādı ve kendisine mahsûs bir ilmi vardır. Başka birisinde kendi i'tikādının gayrı olan bir i'tikādı gördükte onu ibtâl eder; ve her bir abd kendi Rabb'inin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür, ve bu isimlerin her biri kendi abdlerinden râzıdır ve her birinin sırât-ı müstâkîminin nihâyeti başkadır. Meselâ ism-i Hâdî'nin sırât-ı müstakîminin nihayeti cennet olup وَلَكُلِّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا (Ahkāf, 46/19) ["Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır"] âyet-i kerîmesi mûcibince her birinin sırât-ı müstakîminin nihâyeti olan cennette de derecât-ı bî-nihâye vardır. Ve kezâ ism-i Mudill'in sırât-ı müstakîminin nihâyeti dahi cehennem olup لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابِ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ (Hicr, 15/44) ya'ni "Cehennemin yedi kapısı vardır. Her bir kapı için cehennem cinsinden taksîm olunmuş cüz' vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince derekât-ı bî-nihâye vardır. Böyle olunca bu dünyada ve âhirette her bir âdem için Rabb-i hâssının hükmüne göre bir ma'bed vardır. "Ma'bed" kelimesi ism-i mef'ûl olursa [ya'ni "mu'bed"], "bir ibadet olunmuş" vardır demek olur. İsm-i mekân olursa [ya'ni 'ma'bed"], "bir ibâdet mahalli vardır" demek olur; ve ism-i âlet olursa [ya'ni "mi'bed"], "bir âlet ve sebeb-i ibâdet vardır" demek olur.

2983. Kerîm olan âdemin mi'bedi senin ona ikram etmendir, leîm olan ademin mi'bedi senin onu sakîm etmendir.

Ankaravî hazretleri معبد [mi'bed] kelimesini ism-i âlet olarak almış ve bu zikr olunan ma'nâyı vermiştir. Ve bu beytin ikinci mısrâ'ı yukarıda geçen 2973 numaralı beyitte mezkûr “Zîrâ leîmler cefâ içinde sâfî olurlar ve vefâ gördükleri vakit ise cefâ edici olurlar" ma'nâsını te'yid buyurur. Ya'ni "Kerîm olan adam senden ikrâm görünce, bu keremin şükrünü îfâ için sana hizmet eder ve bu kerem, onun bendeliğine sebep ve âlet olur. Leîm olan adam ise senden ikrâm gördükçe şımarır ve rezâlete başlar. Binâenaleyh ona karşı cebir ve şiddet lâzımdır; ve bu cebir ve şiddet onun sana karşı bendeliğine sebep ve âlet olur. Hind şarihleri معبد [ma'bed] kelimesini ism-i mekân ve اکرمته ve اسقمته kelimelerini de mütekellim sîğası üzre almışlardır. Bu sûrette ma'nâ "Kerîm olan adamın ibadethânesi benim ona ikrâm etmemdir, leîm olan adamın ibadethânesi de benim onu sakîm etmemdir" demek olur.

2984. Muhakkak leîm olanlara vur, tâ ki mutî olsunlar. Muhakkak kerîm olanlara ver, tâ ki meyve versinler.

"Ser nihâden", mutî' olmaktan kinâyedir. Ya'ni "Leîm olan kimseler cebir ve şiddetle itâat edecekleri cihetle onlara vur! Ve kerîm olanlar ikrâm ile meyve-i tâatı vereceklerinden onlara da in'am ve ikrâm et!"

2985. Şübhesiz Hak her iki mescidi yarattı, onlar için cehennemi ve bunlar için mezîdi.

Kerîmlere in'âm ile ve leîmlere de şiddetle muâmele lâzım olduğu için şübhesiz Hak Teâlâ hazretleri her iki mescidi, ya'ni cenneti ve cehennemi yarattı. Saîd olanlar Hakk'ın tecelliyât-ı cinâniyyesini müşâhede edip Hakk'ı yâd ederler ve ona zikr ile kulluk ederler; ve şakîler tecelliyât-ı cehennemiyyeyi müşâhede edip Hakk'ı zikr ederler ve bu zikir ile Hakk'a kulluk ederler. Ve bu ibâdet ve zikir tabîîdir, teklîfî değildir, sevk-ı tabîatla vâki' olur. Ve tecelliyât-ı cinâniyyenin müşâhedesi tecelliyât-ı cehennemiyyenin müşâhedesinden a'lâ ve etemdir. Binâenaleyh saîd olan müşâhede-i etemde ve şakî olanlar müşâhede-i enkasdadır. Bu hikmete binâen Hak Teâlâ şakîler için cehennemi ve saîdler için ni'metin ziyâdeliğini yarattı.

2986. Mûsa Kudüs'te küçük kapı yaptı, tâ ki iç ağrısı olan kavim başı aşağı getirsinler.

takdirindedir. "Zahîr", iç ağrısı ve karın ağrısı ma'nâsınadır. Cebbâr ve mütekebbir olan kavme "iç ağrısı" ta'bîr buyurulmuştur. Ya'ni "Mûsâ (a.s.) Kuds-i Şerîf'te yaptığı hisârın duvarındaki kapıyı küçük yaptı, tâ ki aslâ baş eğmek şanlarından olmayan cebbâr ve mütekebbirler, o hisâra girerken başlarını eğmeğe mecbûr olsunlar.

2987. Zîra ki başları yüksekte cebbar idiler; cehennem o küçük kapı ve niyaz kapısıdır.

Ya'ni "O tâife kibir ve azametleri sebebiyle başları yüksekte cebbâr idiler. Ancak böyle küçük kapıdan girerken tab'an baş eğmek mecbûriyetinde kalırlar idi. İşte cehennem dahi şakîler için böyle küçük kapıdır ve niyâz kapısıdır." Bu ma'nâya binâen tarîkat-ı mevleviyyede baş eğmek ve rükû' etmek usûlü vardır.

بیان آن که حق تعالی صورت ملوك را سبب مسخر کردن جباران که مسخر حق نباشند ساخته است چنان که موسی عليه السلام باب صغير ساخت بر ربض قدس جهت رکوع جباران بنی اسرائیل وقت در آمدن که ادخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَ قُولُوا حِطَّةٌ

Onun beyânındadır ki Hak Teâlâ mülûkün sûretini, Hakk'ın müsahharı olmayan cebbarları müsahhar etmesinin sebebi yapmıştır. Nitekim Mûsâ (a.s.) Kuds-i Şerîf'in hisar duvarı üzerine, Benî-İsrail cebbarlarının içeriye gelmek vaktinde rükû' için küçük kapı tertib etti ki وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَ قُولُوا حِطَّةٌ buyurulmuştur

"Rabaz" (رض) şehrin etrafı ve her şeyin etrafı ve kalenin etrâfi ma'nâsınadır. Kalenin etrafı duvar olduğu için burada "duvar" ma'nâsı verilmiştir. Zikr olunan âyet-i kerîme sûre-i Bakara'da vâki'dir. Ma'nâ-yı şerîfi "Ey Benî İsrâîl, secdeler edici olduğunuz halde kapıdan giriniz ve "hıtta" lafzını söyleyiniz!" (Bakara, 2/158) demek olur. Hitta (حطة) kelimesinin ma'nâsı hakkında ihtilaf vardır. İmam-ı Alî (kerremallâhü vechehu) efendimiz بسم الله الرحمن الرحيم (bis-millâhi'r-rahmâni'r-rahîm) ibâresinin mukābilidir buyururlar; ve İkrime haz-retleri de لا اله الا الله (lâ ilâhe illallah) demektir, buyurur. Ve ba'zıları dahi, Benî İsrâîl lisânında "kelime-i istiğfâr"dır, derler.

2988. Agah ol, öyle ki Hak etten ve kemikten olan şahlardan bir küçük kapı yaptı.

2989. Ehl-i dünya onlara secde ederler, çünkü Kibriya'nın secdesine düşmandırlar.

Etten ve kemikten olan şâhların ve hükümdarların vücûdlarını Hak Teâlâ hazretleri, bu zikr olunan küçük kapı mesâbesinde yaptı. Ehl-i dünyâ Hakk'a karşı serfürû ve tezellül etmedikleri hâlde onlara karşı tezellül ederler. Ve Hakk'ın huzûrunda namaz kılıp secdeye yatmayı zillet addederler.

2990. Bir gübrelikçiği onların mihrabı yaptı; o mihrabın adı bey ve pehlivandır. [3000]

"Sergîn", gübre ve "dân" edât-ı mekân ve "kâf" tasgîr içindir ki, bu tasgîr de, tahkîr ma'nâsınadır. Ve “gübrelikçik" ta'bîrinden maksad dahi cism-i beşerdir. Ya'ni "Hak Teâlâ kendisine karşı tezellül etmeyen ehl-i dünyâya gübre mahalli olan beylerin ve pehlivanların cisimlerini ve sûretlerini mihrab yaptı, onlar bunların önünde eğilirler."

2991. Bu pâke mensub olan hazretin lâyıkı değilsiniz; pâkler şeker kamışı, siz boş kamışsınız.

Ey gübre mahalli olan cisimleri mihrab yapan ehl-i dünya! Pâke mensûb olan Hz. Hakk'ın veyâhut Hz. Hakk'ın halîfeleri olan insân-ı kâmillerin huzûruna lâyık değilsiniz ki, Hakk'ın ve O'nun halîfelerinin muhabbetini mihrâb ittihâz edesiniz. Size lâyık olan mihrab böyle gübre mahalli olan hükümdarların ve beylerin ve pehlivanların cisimleridir. Pâk olan insân-ı kâmiller dahi cisim iseler de, onlar şeker kamışıdır; onlarda nûr-i yakîn ve zevk-ı irfân vardır. Sizler ise boş kamışsınız, nûr-i yakînden ve zevk-ı irfandan ârîsiniz.

2992. Bu alçaklar o köpeklere hâzı' olurlar; arslanlara ârdır ki onu tasdîk etsinler.

"Alçaklar"dan murâd ehl-i dünyâdır. Zîrâ dünyâ âlem-i süflîdir. Süflîye meyl ve muhabbet eden elbette süflî olur. "Köpekler"den murâd" dahi zâlim ve mütekebbir olan hükümdarlar ve beyler ve kuvvet-i mâddiyye sâhibi pehlivanlardır. Ya'ni "Bu alçak olan ehl-i dünyâ zâlim hükümdarların ve beylerin zenginliklerine ve rütbelerine tamaan onların önünde mütevâzı' olurlar. Halbuki hadîs-i şerifte من أكرم غنيا لغناه فقد ذهب ثلث دينه ya'ni "Kim ki zenginliği için bir zengine ikram ederse, muhakkak onun dîninin üçte biri gitti" buyurulur. Binâenaleyh her biri Hak Teâlâ hazretlerinin bir arslanı olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, onların hayât-ı dünyeviyyelerindeki revişlerini beğenip tasdîk etmek âr olur. Bu zevât-ı âliye o cebâbirenin eğri hareketlerini dâimâ kendilerine söylerler ve aslâ onların zulümlerinden korkmazlar.

2993. Her sıçan huylunun zâbiti kedi olur; sıçan kim olur, tâ ki o arslanlardan korksun.

Zâlim hükümdarlar ve beyler "kedi"ye ve ehl-i dünyâ "sıçan"a ve enbiyâ ve evliyâ da "arslan"lara teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni "Sıçan tabîatlı olan ehl-i dünyanın zâbiti ve polisi, kedi mesâbesinde olan hükümet erbâbı olur. Bu sıçan tabîatlı olan ehl-i dünyâ, Hakk'ın arslanları olan enbiyâ ve evliyâdan korkacak pâyede değildirler." Filhakîka da, sıçanlar arslanın gezdiği yerlerde gezerler, kendilerinin ehemmiyetsizliğinden dolayı, arslan onları avlamaya tenezzül etmez. Fakat kediden son derece korkarlar.

2994. Onların korkuları Hakk'ın köpeklerinden olur. Onların korkuları ne vakit Hakk'ın güneşinden olur?

Ehl-i dünyanın korkuları Hakk'ın köpekleri mesâbesinde olan kudret-i sûriyye sâhiplerinden olur. Onların korkuları her biri Hakk'ın güneşi olan enbiyâ ve evliyâdan olur mu?

2995. O büyüklerin virdi "Rabbiye'l-a'la"dır; bu ahmakların lâyığı rabb-i ed-nâdır.

O büyüklerin, ya'ni enbiyâ ve evliyâ hazarâtının virdleri ve vazîfeleri, her bir husûsta "Benim Rabbim a'lâdır" zikrini yapmaktır. Zîrâ onlar, hakîkî olan sâhib ve mürebbî ancak Hak Teâlâ hazretleri olduğunu görürler ve ondan bir an gāfil olmazlar. Ehl-i dünyâ ahmakları ise, bu hakîkî sâhib ve mürebbîden gaflette olup, onlar hükümdarları ve beyleri ve erbâb-ı gınâyı kendilerine sâhib ve mürebbî bilirler. Binâenaleyh onlara da kendileri gibi ednâ olan sahib ve mürebbî lâyık olur.

2996. Sıçan cenk mahallinin arslanlarından ne vakit korkar? Belki o âhû gidişli misk göbekli olanlar korkar.

Nefis ve şeytan ile olan muhârebe meydanı bu dünyâdır ve bu cenk mahallinin arslanları da enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır ve ehl-i dünyânın mevcûdiyetleri sıçanlar gibi lâ-şey mesâbesinde olduğundan, onlar bu cenk meydanının arslanlarından korkmazlar. Belki onlardan, âhû meşrebli olan ve kalbleri misk-i îmânla dolu olup azamet-i Hakk'ı ve enbiyâ ve evliyânın şân-ı ulvîlerini müdrik bulunan kimseler korkar.

2997. Ey çömlek yalayıcı, çanak yalayıcının huzuruna git, sen onu hudavend ve veliyy-i ni'met yaz!

"Kâse-lîs", çanak yalayıcı ve dalkavuk ma'nâsına olup dünyâ hükümdarlarının sıfatıdır. Zîrâ onlar Hakk'ın ihsânına muhtaçtır ve Hak sofrası olan dünyanın kırılmağa mahkûm olan sûret kâselerinden haz almakla meşgül olurlar; ve onların ihsânına intizâr eden diğer ehl-i dünya dahi, onların dalkavuklarıdır. Bu beyt-i şerifte dünyâ hükümdarlarının ve beylerinin vücûduyla Hak'tan hicaba düşen ehl-i gaflete tezyîf ve istihzâ tarîkıyla hitâb buyurulur. "Ey dalkavuk, haydi kendin gibi bir dalkavuğun huzûruna git ve onu kendine efendi ve veliyy-i ni'met yaz!"

2998. İktifâ et, eğer uzun bir şerh söylersem, bey hışım tutar ve olanı da bilir.

Bu beyt-i şerîfi cenâb-ı Pîr, nefs-i şerîflerine hitâb buyururlar: "Ey hakîkat söyleyici olan nefsim, bu kadarla iktifâ et, eğer şahların ve beylerin ve pehlivanların ahvâlini uzun uzadıya şerh ve tafsîl edersem, benim bu doğru sözlerimden öfkelenirler ve söylediğim vâki' olan şeyler olduğunu da bilirler. Bununla beraber nefisleri doğru sözleri dinlemeğe tahammül edemeyeceği için yine öfkelenirler."

2999. Ey kerîm, hâsıl bu geldi ki, leîmlere fenâ muamele et, tâ ki leîm mutî' olsun.

"Ey kerîm olan kimse! Hulâsa-i kelâm budur ki, kerem tohumunu çorak yere ekme, leîm olan kimselere galîz ve haşîn muâmele et; tâ ki o leîm olan kimse şımarmasın ve sana mutî' olsun." "Gerden nihâden", "boyun koymak" mutî' olmaktan kinâyedir.

3000. Leîm olan nefse vaktaki ihsan eder, leîmler gibi kötü nefis küfrân eder.

"Bir kerîm olan kimse, alçak tabîatlı bulunan nefse ihsân ettiği ve ona hüsn-i muamele eylediği vakit, leîm olan insanlar gibi, o kötü nefis o kerîme karşı küfrân eder." Binâenaleyh nefse hüsn-i muamele etmek câiz değildir. Bu sebeple Resûl-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz: اخْشَوْشَنُوا وَاخْشَوْشَبُوا وَأَمْشُوا خَفَاة عُرَاة ترون الحق بقلوبكم وتخلصوا عن شر نفوسكم ya'ni "Nefsinize haşîn muâmele ediniz, onu neşv ü nemâdan hâlî kuru odun hâline getiriniz ve tarîk-ı Hak'ta beşeriyet pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyün, kalbleriniz ile Hakk'ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz" buyurmuştur.

3001. Bu sebebden oldu ki, ehl-i mihnet şakirlerdir; ehl-i ni'met tâgiler ve mâ-kirlerdir.

Ehl-i mihnetin Hakk'a şükredici olmasının sebebi budur ki, onlar leîm nefislerine karşı haşîn muâmele ederler ve dâimâ mücâhede ile nefislerinin şımarmasına meydan bırakmazlar. Nefis bu acz içinde Hakk'a şâkir olur. Ehl-i ni'met ise, nefislerine karşı dâimâ lutuf ve ihsân ile muâmele ettiklerinden onların nefisleri kabarıp Hakk'ı unutur ve azgın ve mekr edici olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَوْ بَسَطَ الله الرزق لعباده لَبَغُوا فِي الْأَرْضِ (Şûrâ, 42/27) ya'ni "Ve eğer Allah Teâlâ rızkı kullarına bast etse yeryüzünde bağy ve fesâd ederlerdi" buyurur.

3002. Sırmalı libaslı olan beyler tagîdir, abalı olan hasta şakirdir.

"Beyler", Türkçe ism-i cem'dir. "Zerrin-kaba" onun sıfatıdır. Hey'et-i mecmûası Fârisî kāidesi üzere terkîb-i tavsîfîdir. "Hasta" burada münkesirü'l-kalb fakîr ma'nâsınadır. "Müstağrak-ı niam olan süslü elbiseli beylerin çoğu tâgî ve azgındır. Onlar içinde ni'met-i Hakk'a şükr eden ve şükrünü a'mâl-i hasenesiyle te'yîd eden pek azdır." Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِي الشَّكُورُ (Sebe', 34/13) ya'ni "Kullarımdan aleddevâm şükredenler azdır." Zîrâ niam-i dünyeviyye Hakk'a hicâb olur. Halbuki arkasına kabaca bir abâ giymiş olan münkesirü'l-kalb fakîrler hicâb-ı niamdan ârî oldukları için, Hakk'ı unutmazlar ve dâimâ Hakk'a şükür ve niyâz ederler.

3003. Emlak ve niamdan ne vakit şükür biter? Şükür belâ ve hastalıktan biter.

"Dünyanın mülklerinden ve ni'metlerinden şükür neşv ü nemâ bulmaz. Şükür ancak belâdan ve hastalıktan neşv ü nemâ bulur." Zîrâ ni'metlere müstağrak olan kimse hazz-ı nefsânîsine meşgül olup Hakk'ı zikredemez ve O'nun şükrüyle meşgül olamaz. Fakat bir kimse bir belâya giriftâr veya bir hastalığa dûçâr olursa, bunlardan kurtulmak için Hakk'a tazarru' ve niyâz eder ve O'nun şükrüyle meşgül olur.