Enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın tekrar onlara cevabı
19. bölüm / 81 · 1660 kelime · ~9 dk okuma
2912. Enbiya ddiler ki: "Ümidsizlik kötüdür, Hâlık'ın rahmetlerinin ziyâdeliği hadsizdir."
2913. Böyle Muhsin'den nâ-ümîd olmak lâyık değildir, bu rahmetin fitrâkine el vurun!
"Fitrâk", atın önüne ve arkasına astıkları torbadır ki, ona "işkâr-bend" de derler ve içine av ve sâire koyarlar. Ya'ni "Böyle rahmeti vâsi' olan Muhsin'den ümîd kesmek lâyık değildir. Ümîd elinizi onun rahmet atının fitrâkine koyun, Hakk'ın rahmetine yapışın!
2914. "Ey çok işler ki, evveli güç oldu, ondan sonra açık oldu, zorluğu geçti."
2915. "Ümidsizlikten sonra çok ümidler vardır. Zulmet arkasından çok güneşler vardır."
2916. "Haydi tutayım ki siz sengîn oldunuz ve kulağınıza ve kalbinize kilitler vurdunuz."
Farz edelim ki siz taş yürekli oldunuz ve şekāvetiniz de zâtî ve aslîdir ve bu sebeple kulaklarınıza ve kalblerinize kilitler vurdunuz ve sözlerimizi dinlemek istemediniz."
2917. “Asla bizim kabûl ile işimiz yoktur; bizim işimiz teslîm ve fermân etmekliktir."
Ya'ni "Tarafımızdan vâki' olan teklîf-i ilâhîyi halkın kabûl etmesi ile alâkadar değiliz. Zîrâ vazîfemiz Hakk'ın emrini tebliğden ibârettir. Cenâb-ı Hak bize يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ (Maide, 5/67) ya'ni "Ey Resûl, sana inzâl olunan şeyi tebliğ et!" buyurduğu için bizim işimiz bu emr-i ilâhîye teslîm olmak ve Hakk'ın kullarına, bu emr-i ilâhîye tâbi' olun, diye emir ve fermân etmektir."
2918. "Bu bendeliği bize o emretmiştir; bu söyleyicilik bize kendimizden değildir."
"Bu tebliğ ve risâlet kulluğunu bize Hak Teâlâ hazretleri emir buyurmuştur. Binâenaleyh bizim size vâki' emrimiz dahi bizim hevâ-yı nefsânîmizden değildir. Nitekim Hak Teâlâ وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3) ya'ni "Resûl hevâ-yı nefsânîden söylemez, o ancak kendisine vahy olunan vahy-i ilâhîyi tebliğ eder" buyurur.
2919. "Biz cânı onun emri için tutarız; eğer derse, biz kumluğa ekeriz."
Bizim bu hayât-ı dünyeviyyede yaşayışımız ancak Hakk'ın emrini ibâdı-na tebliğ etmek içindir. Binâenaleyh eğer, çorak olan kumluğa ekin ek, diye emir buyurursa ekeriz." Ya'ni şekāvet-i asliyye ve zâtiyye erbâbını da da'vet ederiz ve nefesler sarf edip nasîhatler ederiz. Zîrâ hayatımız bunun içindir. Ma'lumdur ki الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ (Mâide, 5/3) ya'ni “Bu gün sizin dîniniz ekmel oldu" âyet-i kerîmesi nâzil olduğu vakit Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) ağlamaya başladı. Sebebi kendilerinden suâl olundukda buyurdular ki: "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in aramızdan iftirâkı vâki' olacağını bu âyetten anlıyorum. Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz'in vazîfe-i âlîleri tebliğ-i ahkâm-ı ilâhiyyedir. Dînimiz ekmel olunca Resûl-i zîşân Efendimiz'in risâletleri de hitâm bulur ve vazîfeleri bitince de hayât-ı dünyeviyyeyi terk buyururlar." Ve Hz. Sıddîk'ın buyurdukları gibi de vâki' oldu.
2920. Nebînin cânına Hakk'ın gayri yâr değildir; halkın kabûl ve reddi ile ona iş yoktur.
Zîrâ nebî yeryüzünde Allah Teâlâ hazretlerinin halîfesidir ve halîfe müstahlifin "ayn"ı olduğundan nebînin ma'nâ ve canına Hakk'ın gayrı olan halk yâr ve dost olamaz. Binâenaleyh hîn-i da'vette nebînin nazarı halka değil Hakk'adır ve halkın kabûl ve reddi ile alâkâdar değildir.
2921. "Onun risâletinin tebliğ ücreti ondandır, dost için ve çirkin ve düşman yüzlü olduk."
"Hakk'ın risâletinin vazîfe-i tebliği için iktizâ eden ücret yine Hak'tandır. Nitekim وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنَّ أَجْرِى إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ', 26/109) ya'ni (“Ey resûlüm de ki:) "O da'vet üzerine sizden ücret istemiyorum, benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir" buyurulur. Bizim cânımızın yârı Hak olduğundan, bu dost-ı hakîkînin emrini îfâ için halk indinde çirkin ve menfûr ve düşman yüzlü olduk."
2922. "Biz bu dergâhta melûller değiliz, tâ ki yolun uzaklığından her yerde oturalım."
2923. Gönlü bağlanmış ve melûl olmuş o kimse olur ki, yârin firâkından mahbes içinde ola.
"Gönlünün ümîdi bağlanmış ve sıkılmış o kimsedir ki, kendi dostundan ayrı düşmüş ve mahbes içinde kalmıştır." Ümidsizlik ve sıkıntı ve usanç bu kimselerin hâlidir. Halbuki bizim zâhirimiz halk ile ve bâtınımız Hak iledir; ve bâtınımız dost-i hakîkî olan Hak iledir.
2924. Matlub olan dilber bizim ile hazırdır, onun rahmetinin saçılmasında can şakirdir.
"Nisâr", saçmak ve düğünde saçılan para ma'nâsınadır. Burada "rahmet," düğünde saçılan paraya, teşbîh buyrulmuştur. "Biz gerek nefsimizde ve gerek eşyâda dilber-i matlûb olan Hakk'ın huzûrunu müşâhede etmekteyiz ve cânımız O'nun rahmetinin saçılmasında dâimâ şükredicidir."
2925. "Bizim gönlümüzde bir lalezar ve gülşen vardır; ihtiyarlığa ve pejmürdeliğe yol yoktur."
“Bizim bâtınımızda hakāyık ve maârif-i ilâhiyye lâlezârı ve gülşeni vardır, dâimâ bahar içindeyiz. Binâenaleyh bizim gönlümüzün ihtiyarlığına ve solukluğuna yol yoktur. Bizler bu sıfât-ı beşeriyyeden kurtulduk."
2926. "Dâimâ genç ve latîf serviyiz, tâze ve handân ve şîrin ve zarif.
Dâimâ sıfât-ı rûhâniyye ile muttasıf bir haldeyiz."
2927. "Bizim önümüzde yüz yıl ve bir saat birdir, zîrâ ki uzunluk ve kısalık bizden münfektir."
Biz beşeriyet ve cismâniyet ahkâmından kurtulup rûhâniyet ahkâmı altına girdiğimizden bizim önümüzde, ahkâm-ı rûhâniyye îcâbınca yüz yıl ile bir saat müsâvîdir. Çünkü cismâniyet âlemine mahsûs olan uzunluk ve kısalık bizden ayrılmıştır."
2928. Uzunluk ve kısalık cisimlerdedir; o uzunluk ve kısalık canda nerdedir?
"Uzunluk ve kısalık cismâniyet âlemindedir, ma'nâ âleminde değildir." Meselâ rü'yâ ma'nâ âlemidir. Bir kimse rü'yâsında bir dakika içinde uzak bir şehre gider ve orada birtakım kimseler ile görüşüp ba'zı işler yapar ki, bunları bu âlem-i sûrette yapmak lazım gelse aylar kâfî gelmez.
2929. O Ashâb-ı Kehf'in üç yüz dokuz senesi, onların önünde gamsız ve teessüfsüz bir gün idi.
Sûre-i Kehf'te `وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا` (Kehf, 18/26) ya'ni "Onlar mağaralarında üç yüz dokuz sene kaldılar" buyurulduğu vech ile, ashâb-ı Kehf'in mağarada geçirdikleri bu üç yüz dokuz yıl gamsız ve teessüfsüz geçen bir gün mesâbesinde idi. Zîrâ gam ve teessüf ehl-i gafletin hayât-ı cismâniyye ve rûhâniyyesine taalluk eder. Bunlar ise muhabbet-i Hak sarhoşları idi.
2930. Ve o bir vakit dahi onlara bir gün göründü. Zîrâ ervâh ademden tekrar [2940] cisme geldi.
Ma'nâ ve rûhâniyet âlemindeki zaman ölçüsü, cismâniyet âlemindeki zaman ölçüsüne kābil-i kıyas olmadığından, âlem-i cismâniyetin üç yüz dokuz yılı onlara bir gün göründü.
2931. Mâdemki gece ve gündüz yâhut ay ve sene olmaz, ne vakit gezinti ve ihtiyarlık ve melâl olur?
Rûhâniyet âleminde, gece ve gündüz ve ay ve sene hesabları yoktur. Bunlar cismâniyet âlemine âiddir. Uzun ve uzak yollarda yürüyüp yorulmak yoktur ki, seyirden usanç gelsin; ve aylar ve seneler geçmez ki, ihtiyarlık peyda olsun. Velhâsıl rûhâniyet âleminde cismâniyet âlemi gibi seyr-i mekânî ve seyr-i zamânî yoktur.
2932. Mâdemki adem gülistanında bîhodluk vardır, Hakk'a mensub olan lutf kadehinden sarhoşluk vardır.
"Sağrâk" ve "sakrâk", lüleli kâse ve bardak ma'nâsınadır. Ba'zıları bu lügatin Türkçe olduğunu beyan ederler; ve mecâzen “şarâb" ma'nâsında da isti'mâl olunur. "Alem-i mahsusattan adem gülistanına intikāl olunduğu vakit, bu hayât-ı cismâniyyeden geçmek ve bîhodluk vardır. Hakk'ın lütuf kadehinden ya'ni şarâb-ı ilâhîden sarhoşluk vardır."
2933. Onu içmeyen her bir kimse tatmaz ve bilmez. Bok böceği ne vakit gül kokusunu vehme getirir?
O şarâb-ı ilâhîyi içmeyen her bir kimse, onun tadı ve lezzeti nasıl olduğunu bilmez ve hadd-i zâtında böyle bir şarâb olduğunu vehmine bile getiremez. Çünki o levsiyyât-ı nefsâniyye içinde imrâr-ı hayât etmeğe alışmış ve ondan lezzet almıştır. Ezvâk-ı rûhâniyyeyi düşünemez. Meselâ bok böceği pislik içinde yaşamaktan lezzet alır ve hayat bulur ve gül kokusundan müteessir olup helâk olur. Binâenaleyh o hayvancağız gül kokusunu hiç vehmine getirebilir mi?
2934. Müvehhem değildir, eğer mevhûm olaydı o mevhumlar gibi ma'dûm olurdu.
Ya'ni "O bahsettiğimiz sağrâk ve şarâb-ı ilâhî, asılsız hayâlden ibaret olarak vehme getirilmiş bir şey değildir. Onun vücûdu evliyâ-yı Hakk'ın üzerindeki eserler ile sâbittir. Eğer mevhûm olaydı, diğer mevhum olan şeyler gibi onun dahi vücûdu yok olur ve âlem-i vücûdda âsârı görünmez idi."
2935. Cehennem cenneti nasıl vehme getirir? Hiç çirkin yüzden güzel yüz doğar mı?
Ya'ni ezdâd bir yerde cem' olmaz, cehennem ile cennet birleşmez ve çirkin yüzden güzel yüzlülük beklenemez. Bunun gibi nefis cehennemi içinde bulunanların vehmine rûhâniyet cenneti gelemez.
2936. Sakın kendi boğazını kesme! Agâh ol, ey hakîr olan kimse, ağza kadar böyle lokma erişmiş!
Ey nefsânî olan kimse, muhalefet bıçağı ile sakın rûhunun boğazını kesme! Âgâh ol, ey eşref-i mahlûkat olan insan sûretinde yaradılmış olup da sıfât-ı hayvâniyye mertebesine düşerek hakîr olmuş olan kimse! Da'vet-i enbiyâ ile îmân ve îkān lokması ağzına kadar gelmiştir. Fırsatı ganîmet bilip fevt etme!
2937. Güç yolları nihayette götürmüşüz, ehlimize yolu kolay etmişiz.
Bu zulmet-i tabîat içinde hakîkat tarafına giden uzun yolları nihâyete götürdük ve kısalttık. Bu hakîkat yolunu ehlimize, ya'ni bize tâbi' olanlara kolaylaştırdık.
"Terciye", ummak ve ümidvâr olmak demektir. Ya'ni enbiya (aleyhimüsselâm) sırr-ı kaderin meçhûliyetine binâen, münkirlerin küfür ve inkârları ârızî olmak ihtimali bulunduğunu beyân buyurmuşlar idi. Münkirler tarafından bu ümîd ve ihtimal hakkındaki beyânâta da tekrar i'tirâz olundu.
Enbiyâ (aleyhimüsselâm) üzerine terciyenin i'tirâzını kavmin tekrar etmesi
2938. Kavim dediler: "Eğer siz saîd iseniz bizim nahsimiz ve zıddımız ve mürteddimizsiniz.
Münkir olan tâife i'tirâzan dediler ki: "Eğer siz saâdet sahibi iseniz, biz de şekāvet sahibi isek, bizim zıddımız, bizim mürteddimiz, ya'ni bizim reddolunmuşumuzsunuz ve bize karşı uğursuzsunuz."
2939. Bizim cânımız endişelerden fâriğ idi, bizi gama ve anaya bıraktınız!
"Biz hayât-ı dünyeviyyenin ezvâk ve îcâbâtına dalmış idik ve cânımız âkıbet-i hayât düşüncelerinden fâriğ idi. Siz geldiniz bizim önümüze âhiret gamını ve rencini bıraktınız. Bu sıkıntılı düşünceler keyfimizi kaçırdı."
2940. Zevk-ı cem'iyyet ve ittifak ki var idi, sizin çirkin falınızdan yüz iftirâk oldu!
"Bizim kavmimizin cem'iyyetinde zevk ve ittifak var idi. Birbirimiz ile güzel güzel geçinmekte idik. Sizin çirkin falınızdan cemiyetimizin zevki ve ittifâkı bozuldu ve efrâdımız arasında birçok iftirâk hâsıl oldu."
2941. Biz şeker nuklünün tûtîsi idik. Sizden ölüm düşünücü kuş olduk!
"Biz şeker mezesi mesâbesinde olan hayât-ı dünyeviyye lezâizinin tûtî kuşu idik. Halbuki siz geldiniz, bizim önümüze bu hayâtın ve lezâizin fânîliği fikrini koydunuz. Biz sizin yüzünüzden artık ölüm düşünücü kuş olduk."
2942. Her nerede bir gam yapıcı bir efsane vardır, her nerede bir müstenker âvâze vardır...
"Müstenker", inkâr edilmiş demektir. "Her nerede gam veren bir masal vardır ve her nerede bir münker ve kabîh âvâze ve sadâ vardır."
2943. Her nerede cihan içinde bir kötü fal vardır, her nerede bir mesh, bir nekâl, bir me'haz vardır...
"Mesh", güzel sûretin kötü sûrete tebdîli ve "nekâl", azâb ve "me'haz", muâheze mahalli demektir. Ya'ni "Bu cihanda her nerede bir kötü fal, ya'ni teşe'üm vardır ve her nerede bir iyi sûretin kötü sûrete tebdîli mes'elesi mevzû-i bahistir ve azâb ve mahall-i muâheze mevcuddur..." Bu iki beytin ma'nâları âtîdeki beyt-i şerîf ile tamâm olur.
2944. Sizin misâlinizde ve kıssanızda ve falınızda mevcuddur. Gam-engîzlikte sizin için müştehâ vardır!"
Ya'ni "Yukarıdaki iki beyitte ta'dâd olunan ahvâlin cümlesi, sizin masallarınızda ve kıssalarınızda ve teşe'ümünüzde mündericdir. Gam vericilikte siz iştihâ sâhiblerisiniz, bu hayât-ı dünyeviyyeyi insanlara zehir edersiniz!"