Enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın cebrîlere cevabı
18. bölüm / 81 · 866 kelime · ~5 dk okuma
2899. Enbiyâ dediler ki: "Evet, ondan baş çekmek mümkin olmayan vasıfları yarattı."
"Netân", "netüvân" kelimesinin muhaffefidir. Peygamberler münkirlerin cebir yolunda vâki' olan cevâblarına karşı dediler ki: "Evet, Hak Teâlâ hazretleri kendisinden ictinâb mümkin olmayan birtakım küfür ve îmân ve saâdet ve şekāvet gibi vasıfları yarattı ve bunları kazâ etti, ve bunların "kazâ-yı mübrem" olanlarından ictinâb dahi kābil değildir. Zîrâ bunlar evsâf-ı asliyyedir."
2900. "Ve o ârızî vasıfları da yarattı ki, mebgûz olan bir kimse razî olur."
"Ve fakat Hak Teâlâ hazretleri ârızî olan vasıfları da yarattı ki, bu sıfat-ı ârıza terbiye ile zâil olur ve onun altından iyi olan vasf-ı aslî çıkar; ve bu sûrette o sıfât-ı ârızî sebebiyle mebgûz olan bir kimse, iyi olan sıfât-ı asliyyesi sebebiyle razî, ya'ni kendisinden hoşnûd olunmuş olur." Ve onun bu evsâf-ı kabîhası, onun hakkında "kazâ-yı muallak" olur ve kazâ'yı muallak ise, dâimâ tebeddül eder. İmdi bu hal sırr-ı kadere taalluk eder ve sırr-ı kader ise meçhûl olduğundan, behemehal bu âlem-i sûrette nasâyih-ı enbiyâ ve evliyâyı kabûl edip amel etmek lâzım gelir. Zîrâ herhangi bir münkirde zâhir olan sıfat-ı küfür ve şekāvetin ârızî olması muhtemeldir.
2901. "Taşa "Altın ol!" dersen boştur; bakıra "Altın ol!" dersen yol vardır."
Kimyâ nokta-i nazarından taş anâsır-ı basîtadan değildir. Birtakım anâsır-ı basîtanın imtizâcından terekküb etmiştir. Fakat altın ile bakır anasır-ı basîtadandır. Ve bakır ulûm-i muhtefiyyeden olan "kîmya"daki "iksîr" vâsıtasıyla altına tebdîl olunur. Fakat muhtelif anâsırdan terekküb eden taşın altına inkılâbı mümkin değildir. Nitekim son keşf olunan elektron nazariyesiyle maâdin-i basîtanın yekdîgerine inkılâbı mümkin olduğu fennen sâbit olmuştur ve bu kimyâ nokta-i nazarından altın, emrâz-ı ma'deniyyeden kurtulmuş olan bir ma'dendir; ve dîger maâdin ise, emrâz-ı ma'deniyye ile ma'lûldür. Kiminin marazı çoktur, kiminin marazı azdır. Bakır ve gümüş ve cıva bu az marazlı olan ma'denlerdendir. İksîre mukārin olduğu vakit altına inkılâb ederler ve marazları gider; ve kiminin marazı aslî olup iksîr ile izâle-i marazı mümkin değildir. İşte şekāvet-i ârıziyye ile şekāvet-i asliyye de böyledir.
2902. "Kuma "Çamur ol!" dersen acizdir. Toprağa "Çamur ol!" dersen câizdir."
2903. Hastalıklar vermiştir ki ona çare yoktur, o topallık ve yassı burunluluk ve körlük mislidir.
2904. Hastalıklar vermiştir ki ona çâre vardır, o lakve ve baş ağrısıdır.
"Lakve", ağzın ve gözün çarpılmasıdır ki, asabî bir hastalık olmak i'tibâriyle kābil-i tedavîdir.
2905. Bu ilaçları i'tilaf için yaptı; bu dertler ve ilaçlar beyhûde değildir.
Hak Teâlâ hazretleri bu ilaçları kābil-i tedâvî olan hastalıkların ıslahı için yaptı. Bu âlem-i sûrette marazların ve ilâçların vücûdu beyhûde ve ma'nâsız değildir. Cümlesi mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir.
Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın bir "emr-i irâdî"si bir de "emr-i tekîfî"si vardır. Emr-i irâdîsi abdin ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesinin hîn-i sübûtunda Hakk'a verdiği ilim neden ibâret ise, irâde-i ilâhiyyenin bu ilme taalluk etmesidir. Emr-i teklîfîsi, resûlleri vâsıtasıyla Hakk'ın ibâdına tebliğ buyurduğu ahkâmdır. Halbuki emr-i irâdîye nazaran efrâd-ı insaniyyeden ba'zıları saîd ve ba'zıları şakîdir. Bu emr-i irâdî, ibâdın evsâf-ı asliyye ve zâtiyyesi olduğundan aslâ tebeddül etmez. Fakat bu âlem-i şehadette gerek saîd ve gerek şakî olanlar, ahkâm-ı nefsâniyye ve hayvâniyyenin galebesiyle ale's-seviye evsâf-ı şekāvet içinde bulunurlar. Enbiyânın da'veti vukūunda saâdet-i asliyye sahipleri îmân ve şekävet-i asliyye ashâbı muhalefet ederler; ve bu sûretle saâdet-i asliyye sahiplerine ârız olan şekāvet zâil olur. Ve bunun aksi de vâki' olur. Ya'ni şekāvet-i zâtiyye ashâbından bulunan kimseler peygambere tâbi' olmakla onlarda muvakkaten evsâf-ı saâdet zâhir olur. Fakat herhangi bir te'sîr yüzünden bu sâadet-i ârıziyyeleri zâil ve şekāvet-i asliyyeleri zâhir olur. Binâenaleyh enbiyâ, ârızî emrâz-ı ma'neviyyenin tabîbidirler.
2906. Belki ağleb olarak hastalıklara çare vardır; cidd ile istediğin vakit o ele gelir.
Belki maddî ve ma'nevî hastalıkların çoğunun çâresi ve ilacı vardır. Eğer kemâl-i ciddiyet ile o hastalıkların izâlesi esbâbını ister ve ararsan, elde ede- bilirsin. Çâresi olmayan emrâz azdır. Ancak emrâzın çâresi olan veyâhut olmayan nevi'lerden olduğu meçhûldür. Zîrâ sırr-ı kadere taalluk eder ve mâdemki bu husûs meçhûldür, o hastalığın def' ve izâlesine çalışmak elbet âkılâne bir hareket olur.
Kâfirlerin cebrîce olan hüccetleri mükerrer etmeleri
2907. Kavim dediler ki: "Ey tâife, bu bizim marazımız deva kabul eden bir marazdan değildir?"
Münkirler enbiyânın bu sözlerine karşı cebrîlere mahsûs i'tirâza kıyam edip dediler ki: "Ey enbiyâ tâifesi, bu bizim muhalefet marazımız çâre ve ilâç kabûl eden maraz cinsinden değildir. Binâenaleyh biz muhalefete mecbûruz."
2908. "Senelerce bu efsûn ve nasihati söylediniz, her lahza ondan bağ pek kavî oldu."
"Senelerce bizi teshîr etme[si] lâzım gelen sözlerden ve nasîhatlerden söylediniz; siz söyledikçe o sözlerden ve nasîhatlerden bizim muhalefet ve şekāvet bağımız şiddetli ve kuvvetli oldu. Ya'ni size karşı muhalefetimiz arttı ve şiddetlendi."
2909. "Eğer bu maraz devâya kābil olaydı, nihayet ondan bir zerre zâil olurdu."
"Eğer bizdeki maraz-ı muhalefet ve şekāvet, sizin nasîhat ilacınızı kabul edecek maraz cinsinden olaydı, nihâyet bu kadar devam eden o nasîhatlerden bu marazın bir zerre kadarı olsun zâil olurdu."
2910. Südde olduğu vakit su ciğere gelmez, eğer denizi içse başka yere gider.
"Südde", bir nevi' hastalıktır ki bu illete mübtelâ olan kimse, ne kadar su içse kanmaz. Zîrâ içtiği su vücûdunun suya muhtâç olan ciğerine gitmez, başka a'zâ-yı dâhiliyyeden nüfüz ederek idrâr ile çıkar ve burnu koku almaz. Enbiyânın nasâyihi "su"ya ve münkirlerin ma'nevî hastalığı dahi "südde" hastalığına teşbîh buyrulmuştur.
2911. Şübhesiz el ve ayak şiş tutar; o su içmek susuzluğu kırmaz.
Bu südde illetine mübtelâ olan kimsenin ciğeri faaliyetten kalınca içtiği su vücuduna dağılıp eli ve ayağı şişer, onun bol bol su içmesi susamışlığını kesmez.