İçeriğe atla

Her kış köpeklerin, "Bu yaz geldiği vakit kış için muhkem ev yapalım!" diye nezr etmesi hikâyesidir

17. bölüm / 81 · 1047 kelime · ~6 dk okuma

2874. Köpeğin kemikleri kışın cem' olur, soğuğun zahmi onu böyle hurd yapar.

Köpek kışın zayıflayıp kemikleri birbirine geçer. Soğuğun darbesi onu öyle küçük ve çelimsiz bir hâle koyar.

2875. O der ki: "Benim bu vücudum kadar bana taştan bir oda yapmak gerektir."

2876. Yaz geldiği vakit ben pençem ile soğuk için taştan bir ev yapayım!

2877. Yaz geldiği vakit hoşluktan kemikleri geniş, postu çok olur.

"Güşâd", hoş ve hoşluk demektir. “Şâd" kelimesi "mesrûr" ma'nâsına ise de burada "pür ve bisyâr", ya'ni dolu ve çok ma'nâsınadır. Nitekim "Çok sulu" ma'nâsına “şâd-âb" derler. Ya'ni "Yazın köpeğin kemikleri irileşir ve tüyleri de çok ve kabarık olur" demektir.

2878. O kendisini iri görünce der: "Ey ulu, hangi odaya sığarım!"

2879. İri olur; bir kâhil, bir tok, bir gāfil, bir hodbîn olduğu halde bir gölgede ayak çeker.

"Gır", gāfil ve tecrübesiz kimse ma'nâsınadır. "Yazın hoşluktan ve letâfet-i havadan köpek semirir ve şurada burada bol yiyecek bulur, doyar ve tembel olur; ve kışın meşakkatinden gaflete düşer ve hodbîn olup kendi semizliği hasebiyle oda yapmak zahmetinden kendini müstağnî görür.

2880. Ona gönül der ki: "Ey amuca bir oda yap!" O der ki: "Odaya ne vakit sığarım, söyle?"

2881. Senin hırsının kemikleri derd vaktinde birbirine girer, kıvrıntı içinde hurd olur.

Hz. Pîr efendimiz kıssadan maksûd olan hisseye rücû edip buyururlar ki: "Ey hevâ-yı nefsinin mağlûbu olan kimse, başına bir derd geldiği vakit senin hırs-ı nefsânînin katılığı ve sertliği köpeğin kemikleri gibi zayıf olup müşevveş olur. Nihâyet o derd ve belâ içindeki kıvrıntının sebebiyle hurd u hâş olur ve ezilir."

2882. Dersin ki: "Tövbeden bir ev yapayım; kış içinde bana bir kâşâne olsun!"

"Kış gibi soğuk ve tahammül-fersâ olan bir derd ve belâ içinde bana sığı- nacak bir [yer] olmak için kendime tövbeden bir ev yapayım ve bir daha o belânın mûcibi olan dâne-i müzevvir tarafına gitmeyeyim!" dersin.

2883. Vaktaki derd gitti ve senin o hırsın iri oldu, senden köpek gibi hâne sev- dâsı giti.

2884. Ni'metin şükrü ni'metten daha hoş olur. Şükre muhibb olan ne vakit ni'met tarafına gider?

"Bâre", dost ve muhib demektir. "Hakk'ın ni'metine şükretmek, ni'metin kendisinden daha hoş ve latîf olur. Çünki şükr-i mün'im, ni'meti değil mün'imi görmektir; ve mün'imi görmek elbette ni'metin kendinden daha la- tîf olur. Binâenaleyh mün'imin şükrüne muhib ve harîs olan kimse, hiç ni'met tarafına gider mi? Zîrâ ni'met tarafına gitmek, ancak ni'meti görmek ve mün'imi görmemektir."

2885. Şükür, ni'metin canı ve ni'met post gibidir. Zîrâ ki şükür seni dostun mahallesine kadar götürür.

Ya'ni "Mün'imin ni'meti vermekten murâdı, kendini ve keremini ızhâr et- mektir; ve şükür, mün'imi görmek olduğuna göre, elbette ni'metin canı ve iç yüzü olur ve ni'met şükrün yanında kabuk mesâbesinde kalır. Zîrâ şükür mün'imi görmek olduğundan seni dostun mahallesine ve onun müşâhedesi- ne kadar götürür."

2886. Ni'met gaflet ve şükür intibah getirir; şahın şükrünün tuzağı ile ni'me- ti saydet!

Ni'metin lezzeti ve letâfetiyle meşgüliyet, mün'imden gaflet ve şükür ise mün'im hakkında intibah getirir; ve mün'im hakkında intibah ve teyakkuz hâsıl olunca mün'imin lutfu ve ni'meti tezâyüd eder. Nitekim âyet-i kerîmede لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَكُمْ (İbrahim, 14/7) ya'ni "Eğer şükrederseniz elbette ni'metimi ziyade ederim" buyurulur. Binâenaleyh şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın şükrü tuzağı ile onun bî-pâyân olan ni'metlerini avla!

2887. Şükür ni'meti seni tok gözlü ve bey yapar, ta ki yüz ni'meti fakîre îsâr edesin.

Ya'ni "Şükür ni'meti senin niam-ı zâhiriyye ve bâtınıyyeni o kadar ziyâdeleştirir ki, bu ni'metlerin çokluğundan gözün doyar ve hemcinsine karşı bey ve veliyy-i ni'met olursun. Ve birçok niam-ı zâhire ve bâtıneyi muhtaçlara bezl ve îsâr edersin.

2888. Hakk'ın taâm ve nuklünden meşbû' olursun, tâ ki senden şikemhârlık ve gedâlık gider.

"Nukl", meze ve çerez ma'nâsınadır. "Şikem-hâr", obur ve ekûl ve "dakk", burada gedâlık ve dilencilik demektir. Ya'ni "Hakk'ın ma'nevî taâmından ve nuklünden o kadar doymuş olursun ki, sûrî taâm oburluğu ve halkın kapılarını çalarak dilencilik etmek hâli senden gider."

Münkirlerin enbiyâyı nasîhat etmekten men'etmeleri ve cebrîce hüccet getirmeleri

2889. Kavim dediler: "Ey mübalağa ile nasihat ediciler, eğer bu köyde bir kimse mevcûd ise bu söylediğiniz şey kâfi olur!"

Husûsiyet i'tibariyle kavm-i Sebe' ve umûmiyet i'tibariyle her asırdaki münkirler, kendilerinin nâsıhı olan enbiyâya ve onların vârisleri olan evliyâya dediler ki: "Ey bizlere nasîhat etmekten bıkmayan ve usanmayan kimseler, eğer sizin nasîhatiniz ile amel edecek bu köyde bir kimse varsa, onun için bu söylediğiniz sözler kifayet eder, uzatıp durmanın ma'nâsı yoktur."

2890. "Hak bizim kalblerimiz üzerine kilit koydu. Bir kimse Hâlık üzerine sebak götürmeyi bilmez!"

خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ (Bakara, 2/7) ya'ni "Allah Teâlâ onların kalbleri üzerine mühür koydu" âyet-i kerîmesi mûcibince Hak bizim kalblerimiz üzerine ezelde kilit koydu. Bir abd-i hadis Hakk-ı Kadîm'in fiil-i sabıkından ileri geçmesini bilemez." Bu beyt-i şerîfte sûre-i Fussilet'te vaki وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِي أكنَّة ممَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ إِنَّنَا عَامِلُونَ (Fussilet, 41/5) ya'ni “Ve münkirler dediler ki: "Bizim kalblerimiz sizin bizi onun tarafına da'vet ettiğiniz şeyden perdeler içindedir. Bizim kulaklarımızda sağırlık vardır ve sizin ile bizim aramızda hicâb vardır; sen amel et, biz de amel ediciyiz" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

2891. "Bizim nakşımızı o tasvir yapıcı böyle yaptı; bu artık güft ü gû ile gitmeyecektir.

Ya'ni "Hâlık Teâlâ hazretleri bizim vasıflarımızı böyle halk buyurdu ve ezelde kazâ-yı ilâhî bizim hakkımızda böyle vâki oldu. Bu kazâ-yı ilâhî bu âlem-i sûretin güft ü gûsu ile gitmeyecektir."

2892. "Taşa yüz yıl "La'l ol!" desen, eskiye yüz yıl "Yeni ol!" desen,"

2893. "Toprağa "Suyun sıfatını tut!" desen, suya "Bal yahut ki süt ol!" desen,"

2894. "Hiç o evsâftan başka türlü olurlar mı? Ey azîz, su ne vakit bal olur?"

2895. Eflâkin ve eflâke mensub olanların Hâlık'ı, suyun ve toprağın ve toprağa mensub olanların Hâlık'ı odur.

2896. Göğe devrân ve safâ, suya ve çamura bulanık yüzlülük ve neşu ü nemâ verdi.

2897. Ne vakit gök kesafeti kabûl edebilir, ne vakit su ve çamur safveti satın alır?

Hakk'ın kesîf olarak yarattığı kesîf ve latîf olarak yarattığı da latîftir. Binâenaleyh kesîf latîf, ve latîf dahi kesîf olmaz. Her şey kendi mertebesinde, kendi hükmünü muhafaza eder.

2898. Her birine bir yol kısmet etmiştir, ne vakit bir dağ cehd ile bir saman çöpü gibi olur?

Hak Teâlâ hazretleri suver-i eşyâdan her birine bir yol ve meşreb kısmet etmiştir. Ne kadar cehd ve gayret edersen et, bir koca dağ hiçbir vakitte bir saman çöpü gibi hafif ve küçük bir hâle gelemez. Binâenaleyh taksîm-i ezelînin tebdîli kābil değildir.