Hırstan dolayı terk-i hazm eden o kuşun işinin vehâmeti
16. bölüm / 81 · 1519 kelime · ~8 dk okuma
2851. Yine bir kuş bir duvarın üstünde durdu, gözünü bir tuzağın dânesi tarafına bağladı.
“Dâmî”deki “yâ" nisbet için olursa ma'nâ: "Gözünü tuzağa mensûb olan dâneye bağladı" demek olur.
2852. O bir nazarı sahrâ tarafına eder, onun hırsı bir nazarı dâneye çeker.
O kuş bir nazarını tezvîrsiz olan sahrâ-yı hakîkat tarafına atf eder, fakat ondaki hırs-ı nefsânî onun bir nazarını da tezvîrli olan dâne, ya'ni suver-i dünyeviyye tarafına çeker. Bu hal ehl-i sülûkden çoğunun başındadır. Onların bir gözleri rûhâniyet ve bir gözleri de nefsâniyet tarafındadır.
2853. Bu nazar o nazar ile mücadele etti; ansızın onu akıldan hâlî etti.
Bu dünyâ lezzâtı tarafına olan nazar, rûhâniyet tarafına olan nazar ile mücadele etti. Bu dünyâ tarafına olan nazar, o kuşu ya'ni sâliki ansızın akıldan tecrîd edip, o lezzât-ı 'âcile-i dünyeviyye tarafına çekip tuzağa giriftâr etti.
2854. Diğer bir kuş ki, o tereddüdü bıraktı, o nazardan kopardı ve sahrâya havâle etti.
Dîğer bir kuş ki her iki tarafa olan mütereddid nazarı bıraktı ve kalbini dünyâ tarafına olan nazardan kopardı ve sahrâ-yı hakikat tarafına tevcîh etti.
2855. Onun perr ü bâli şâddır, onun için aferin vardır. Hattâ o bütün âzâdların imâmı oldu.
"Bahh" kelime-i tahsîn olup "Aferin ne güzel!" ma'nâsınadır. Bunu "bah bah" diye mükerrer söylerler ve Türkçe'de "peh peh!" sûretinde müntakildir. Ya'ni "Nazarını tereddüdden kurtarıp kâmilen sahrâ-yı hakîkate tevcih eden kimsenin perr ü bâli, ya'ni aklı ve fikri sürür ve ferah içinde ulûm ve maârif-i ilâhiyye âleminde uçar. Onun için kelime-i tahsîn vardır. Nihâyet o kimse bilcümle nefis ve tabîattan âzâd olan sâliklerin imâmı ve mürşidi olur."
2856. Her kim onu muktedâ yaparsa kurtuldu, emniyet ve âzâdlık makāmında oturdu.
Herhangi bir sâlik böyle bir mürşidi kendisine muktedâ yaparsa nefis ve tabîat esâretinden kurtuldu; ve nefis ve şeytanın tasallutundan emîn ve hürriyet makāmında râhat râhat oturdu.
2857. Zîrâ ki onun kalbi hâzimlerin şahı geldi; nihayet onun menzili gülistan ve çemen oldu.
Bu beyt-i şerîf yukanki beytin illetidir. Ya'ni “Nazarını dünyâdan, sahrâ-yı hakîkat tarafına çeviren kimse, hazm ve ihtiyat edicilerin şâhı olarak zâhir oldu; ve onun menzili ve makâmı, âkıbet gülistân-ı hakâyık-ı ilâhiyye ve çemenistân-ı maârif-i rabbâniyye oldu.”
2858. Hazm ondan râzî ve o hazmdan râzî. Eğer tedbîr ve azm edersen böyle yap!
Ya'ni, “O kimse hazm ve ihtiyâtın netîce-i hasenesini, enzâr-ı nâsta temsîl ettiği için ma'nâ-yı hazm ve ihtiyât ondan hoşnud ve râzıdır ve o kimse dahi hazm ve ihtiyâtın netîce-i hasenesine fiilen nâil olduğu için hazm ve ihtiyâttan hoşnud ve râzıdır. Ey sâlik, eğer Hak yolunda tedbîr ve azmi murâd edersen, böyle hazm ve ihtiyâtı kendine rehber ittihâz et!”
2859. Def'alarca hırs tuzağına düşmüşsün, kendini boğazını kesmeğe vermişsin.
Ey sâlik, birçok def'alar terk-i ihtiyât ile huzûzât-ı dünyeviyye hırsı tuzağına düşmüşsün. Rûhunun boğazını kesmek için şeytan kasabının eline teslîm etmişsin.
2860. Yine seni Latîf olan o Tevvâb âzâd etti; tövbeyi kabûl etti ve sizi mesrûr etti.
“Lutf”, Tevvâb'ın sıfatıdır ve Tevvâb, esmâ-i ilâhiyedendir ve mübâlağa ile ism-i fâil olup “ziyâde rücû'” edici ma'nâsınadır. Murâd, Hak Teâlâ hazretlerinin kullarının günâhlarından dolayı muâhezelerinden vazgeçmesidir. Ve “Tevvâb-ı lutf”, recül-i adl kabîlindendir ki “recül-i âdil” demek olur. Bu da “Tevvâb-ı Latîf” demektir. Şeyh-i Ekber hazretleri bir risâlelerinde buyururlar ki: “Mürîdlerden birisi tövbesini bozdu ve düşündü ki: “Eğer Hz. Hakk'a rücû' edip tövbe edersem onun hükmü nasıl olur, mahall-i kabûlde vâki' olur mu? Yoksa olmaz mı?” Nâgâh hâtiften bir nidâ geldi ki: يا فلان اطعنا فشكرناك ثم تركنا فاهملناك فان عدت الينا قبلناك ya'ni “Ey fülân, bizim emrimize itâat ettin, senden kabûl ettik; ve ondan sonra bizi terk ettin, mühlet verdik ve muâheze etmedik ve eğer bize rücû' edersen seni kabûl ederiz.”
2861. Dedi ki: "Eğer avdet ederseniz, sizin avdet ettiğiniz gibi biz de avdet ederiz. Biz fiilleri cezaya çift eyledik!"
Birinci mısra'da sûre-i İsrâ'da olan وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا (İsrâ, 17/8) ya'ni "Tövbeden sonra eğer ma'siyete avdet ederseniz biz de ukūbete avdet ederiz. Kâfirler için cehennemi ebedî zindan yaptık" âyet-i kerîmesine ve ikinci mısra'da dahi وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûra, 42/40) ya'ni "Kötünün cezâsı onun gibi bir kötüdür" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni Hak Teâlâ buyurdu ki: "Eğer siz tövbe ederseniz ve tâate avdet eylerseniz, ben de sizi afva avdet ederim; ve eğer tövbenizi bozup yine ma'sîyete avdet eder ve tövbe etmezseniz ben de ukübete avdet ederim. Zîrâ biz her fiilin mukābilinde bir cezâ yaptık. Eğer tövbe ederseniz, bu fiiliniz iyi olduğundan onu cezâsı da iyi olan afv muamelesi olur; ve eğer ma'sıyette musırr olursanız, bu fiiliniz kötü olduğundan onun cezası da kötü olur."
2862. Vaktaki bir çifti kendi indime getiririm, onun o çifti lâcerem koşarak gelir.
Ya'ni "A'mâl-i ibâdı huzûr-ı ilâhiyyeme celb ettiğim vakit, herhangi bir amel kendisine münasib olan eşi ve arkadaşı ile gelir." Meselâ insan bir dağa karşı bağırdığı vakit, sadâsı kendi tarafına aks sûretiyle gelir. Bu akis onun sadâsının çifti ve eşidir. Eğer sadâsı latîf ise onun eşi olan akis dahi latîf olur, ve eğer sadâsı kerîh ise onun eşi ve çifti olan akis dahi kerîh ve çirkin olur.
2863. Bu amelleri esere çift ettik; bir çift eriştiği vakit diğer bir çift erişir.
"Efrâd-ı beşerin bu amellerinden mutlakā bir eser zâhir olur ve o eser bir amelin çifti ve eşi olur. Binâenaleyh çiftin birisi olan amel peydâ olur olmaz, onun eşi olan eser dahi peydâ olur." Meselâ bıçağı alıp eline vurduğun vakit derhal elin kesilir. Elinin kesilmesi bıçağı eline vurmak fiilinin ve amelinin eseridir. Binâenaleyh amel ile eser aslâ birbirinden münfekk değildir.
2864. Vaktaki bir yağmacı çiftten zevci kapar, onun ardınca zevci arayıcı olarak çift gelir.
"Meselâ yağmacı olan bir tâife bir eşten zevci ya'ni kadının kocasını esîr ettiği vakit onun arkasından kocasını isteyici ve arayıcı olan zevcesi gelir." Bunlar birbirinden nasıl lâ-yenfek ise ameller de eserlerden ve cezalardan münfek değildir.
2865. Diger def'a da bu tuzak tarafına geldiniz, tövbenin gözüne toprak vurdunuz.
Ey sâlikler tövbe ettiniz, fakat dîger def'a yine bu nefis ve şeytanın tuzağı tarafına geldiniz; tövbenin gözüne toprak saçtınız, ya'ni tövbenizi körlettiniz ve hükümsüz bıraktınız.
2866. Tekrar size Tevvab o düğümü açtı, dedi: "Agâh ol, kaç, yüzü bu tarafa koyma!"
Sizi muâheze etmekten vazgeçici ve rücû edici olan Hak Teâlâ hazretleri tekrar size tutulduğunuz tuzağın düğümünü açtı ve buyurdu ki: "Haydi müteyakkız ol, kaç ve bir daha bu tarafa müteveccih olma!"
2867. Yine pervâne gibi nisyân erişti, sizin cânınızı ateş tarafına çekti.
Ya'ni "Bir pervâne kandilin etrafında dolaşıp kanadını ateşe çarparak yakar ve canı acır. Fakat biraz sonra evvelki yaptığını ve canının acısını unutup tekrar kandilin etrafında dönmeğe başlar. Bunun gibi siz de nefis ve şeytan tuzağı etrafında dolaşıp bu tuzağa tutuldunuz ve canınız yandı. Fakat pervâne gibi size unutma hâsıl oldu. Bu unutkanlık sizin canınızı tekrar o âteş-i şehevât tarafına çekti." Beyitteki "çûn" edât-ı teşbîh ve "pervâneî"de hemze-i meksûre vahdet içindir. Bâzı şârihler “pervâne"yi "nisyân”a muzâf kılmışlardır.
2868. "Ey pervâne, nisyânı ve şekki az yap; yanmış kanadına sen bir iyi bak!"
"Pervâne"den murâd, bir gözü huzûzât-ı dünyeviyyede ve bir gözü sahrâ-yı hakîkatte olan sâliktir. "Ey pervâne unutkanlığı bırak ve acabâ hazz-ı nefsânî tarafına gidersem zevk-ı rûhânîyi kaybeder miyim? tarzın- daki şek ve şübheyi az yap, ya'ni yapma! Zîrâ sen her ne zaman hazz-ı nefsânî tarafına adım attın ise, akıl ve idrâkinin zevki kanadı yandı ve sukūt-ı hâle uğradın. Binâenaleyh bu yanmış kanadına dikkatle bak da mütenebbih ol!"
2869. "Vaktaki kurtuldun, onun şükrü olur ki, hiç o dâne tarafına pîç-i pîç tut- mayasın."
“Pîç pîç”, meyl ve rağbet ma'nâsınadır. Ya'ni "Tevvâb olan Hak Teâlâ hazretleri kemâl-i kereminden, tutulduğun tuzağın düğümünü açtığı vakit, bu kurtuluşun şükrü, aslâ o nefis ve şeytan tuzağının dânesi olan huzûzât-ı nef- sâniyye tarafına meyl ve rağbetin olmamaktır."
2870. "Vaktaki şükür diyesin, nihayet sana o tuzaksız ve düşman korkusu ol- [2881] masızın bir rızk bağışlar."
"Vaktāki bu kurtuluşun şükrünü, dâne tarafına meyl ve rağbet etmemek sûretiyle îfâ edersin, nihâyet o tarz-ı şükrüne mükâfat olarak Hak Teâlâ sa- na tezvîrsiz ve tuzaksız ve düşman korkusu olmayan bir rızk-ı ma'nevî ve maddî bağışlar." Nitekim âyet-i kerîmede ومن يتق الله يجعل له مخرجا ويرزقه من حيث لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2) ya'ni “Kim ki Allah'ın nehyinden perhîz ederse Allah Teâlâ onun için bir mahreç yapar ve onu hesap etmediği bir cihetten rızıklan- dırır" buyurulur.
2871. O ni'metin şükrü ki sizi âzâd etti, Hakk'ın ni'metini yadetmek ge- rektir.
Ya'ni "Tuzaktan kurtuluşun şükr-i fiilîsi, bir daha o tuzak tarafına yaklaş- mamaktır. Bu şükr-i fiilî sizi ebedî tuzaktan âzâd etti; ve size tuzaksız ve düş- man korkusuz rızık ihsânına sebep oldu. Binâenaleyh sizin bu şükr-i fiilîniz ve bu şükr-i fiilînize tuzaktan kurtulup korkusuz bir rızık ihsânı, Hakk'ın bi- rer ni'meti oldu. Böyle olunca Hakk'ın bu ni'metlerini aleddevam şükr-i lisa- nî ile tahattur etmek lâzımdır."
2872. Ne kadar renclerde ve belâda dedin ki: "Ey Huda bana tuzaktan necat ver!"
2873. "Tâ ki böyle hizmet edeyim, ihsan edeyim, şeytanın gözüne toprak saçayım!"
Sen muhabbet-i dünyâ sebebiyle ne kadar meşakkatlara ve belâlara giriftâr oldun da dedin ki: "Yâ Rab, beni bu tutulduğum tuzaktan kurtar, şöyle ve böyle ibâdet ve tâat icrâ edeyim ve tââtımda da ihsân edeyim ve senin emrini icrâ ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle şeytanın gözüne toprak saçayım!" "İhsan", senin الاحسان ان تعبد الله كأنك تراه فان لم تكن تراه فانه يراك, ya'ni Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir. İmdi sen O'nu görür olamazsan, O seni görür gibi ibâdet etmendir" hadîs-i şerîfinde beyan buyurulan hâldir.