Hazmin ma'nâsı ve hâzim olan adamın misâli
15. bölüm / 81 · 1258 kelime · ~7 dk okuma
2830. Ya evvele mensub olanların hâline bakınız, yahut âhir tarafa bir hazm [2841] ile uçun.
Ey münkirler, ya geçmiş olan akvâmın hâline bakıp başlarına gelen felâ-ketten ibret alınız, yâhut âhiret tarafına bir hazm ve ihtiyât ile uçun ve inkâ-rı bırakın.
2831. Hazm ne olur? İki tedbîrde ihtiyattır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın.
“Hazm”, lügatte hayvanın yükünü bağlamaktır ve mecâzen muhkemlik ve âgâhlık ma'nâsına gelir; ve muhakkıklardan ba'zıları yazmışlardır ki, “hazm” umûrun âkıbetini düşünmek ve mümkin olduğu kadar o işin halel ve zelelinden ihtiraz etmektir. “Hubât”, deliliğe müşâbih bir illettir; ve kendini deli olmadığı halde sahte olarak deli göstermektir; ve “uyku” ma'nâsına da gelir. Ya'ni “Hazm neye derler bilir misin? Meselâ bir husûsta iki türlü tedbîr olur. Onların birini kat'î sûrette ihtiyâr etmek için ihtiyât eder ve o iki tedbîr-den hangisi hâb-ı gafletten uzak ise onu intihâb edip tutarsın.”
2832. O biri der ki: “Bu yolda yedi gün su yoktur ve ayak yakıcı kum vardır.” Meselâ sefere gideceğin vakit yolun ahvâlini sorarsın. Biri der ki: "Bu gidecek yolda yedi gün su menba'ına tesadüf edemezsin. Bununla beraber yollarda da ayak yakıcı kum vardır. Binâenaleyh bu seferde su tedarikini unutma!"
2833. O dîgeri der ki: "Yalandır, bunu sür ki, her gecede bir akıcı çeşme görürsün."
Dîger birisi de der ki: "Yolda su bulunmaması yalandır, bu fikri hatırından sür çıkar! Zîrâ yolculuğunun her bir gecesinde, yolunun üzerinde bir akıcı pınar ve su menba'ı görürsün."
2834. Hazm o olur ki, sen su alasın, tâ ki korkudan kurtulasın ve sevab üzerine olasın.
Ya'ni, iki kimseden birisi su lâzım ve dîğeri lâzım değil diyor. "Hazm"in ma'nâsı, burada su lâzımdır diyen tarafı kabul edip su almaktır. Zirâ yolda su çıkarsa götürdüğün suyun sana zararı olmaz ve eğer su götürmezsen ve yolda da hakikaten su bulunmazsa vay senin hâline! Binâenaleyh korkudan emîn olmak için su almak lâzımdır ve bu doğru bir hareket olur.
2835. Eğer yolda su olursa, bunu dök ve eğer olmazsa, vay inatçı adama!
2836. Ey halîfe-zâdeler bir adalet ediniz, hazmi bir mîad günü için yapınız!
Ey Allâh'ın halîfesi olan Adem (a.s.)ın evlâdı, bir adâlet ve insâf ediniz de bir mîad günü olan âhiret ve kıyamet günü için hazm ve ihtiyât yapınız ve hayât-ı uhreviyyeye lüzûmu olduğu enbiyâ tarafından beyan buyurulan zâd ve zahîreyi tedarik ediniz.
2837. O bir düşman ki, sizin babanızdan kîn çekti, onu illîyyînden zindan tarafına çekti.
O bir düşman olan şeytan ki, sizin babanız olan Adem (a.s.)a Hak tarafından secdeye me'mûr olduğu için kîn tuttu ve onu âlem-i illîyyînden, bir zindan olan dünyâ tarafına çekti.
2838. O gönül satrancının şahını mat etti. Onu cennetten afetlerin giriftarı etti.
O gönül satrancının şâhı olan Adem (a.s.)ı, düşman olan İblîs hîlesiyle mat ve mağlûb etti. O Hz. Adem'i cennetten ayırdı ve dünyaya hübûtuna sebep olup türlü türlü âfetlerin giriftârı ve eğlencesi olmasına sebeb oldu. Nitekim kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de müteaddid mahallerde mezkûrdur.
2839. Cenkde onu kaç yerde bağ ile tuttu. Nihayet onu güreşçilikle yüzü sarı olarak düşürdü.
"Adem'in şeytan ile vâki' olan musâraasında ve cenginde, o şeytan, onu, kaç yerde mağlûb etti ve güreşçilik san'atı ile o Iblis Adem'i hacîl olarak yere düşürdü ve yendi." "Küştî", "musâraa" demek olup aslı sîn ile "küstî"dir. "Kûften" ma'nâsına olan "küsten" masdarından müştaktır. İki pehlivan birbiriyle tutuşup birini yere vurmak istediği için bu ıstılâh vaz; olunmuştur (Giyasu'l-Lugāt).
2840. O pehlivana böyle etmiştir, ey başkaları ona gevşek gevşek bakmayın! [2851]
Adem-i Safi gibi bir pehlivana o Iblis böyle oyunlar yapmıştır. Ey Adem-i Safi'nin gayri olup sıfât-ı nefsâniyye ile kalbleri bulanık olan insanlar, siz o İblîs'e gevşek gevşek ve ehemmiyetsiz bir nazarla bakmayın! Öyle bir pehlivanı yenerse, size neler yapmaz!
2841. O hasedçi anamızın ve babamızın tacını ve zînetini çeviklik ile kaptı.
Havva anamızın ve Adem babamızın ind-i ilâhîdeki izzetine hased eden o İblîs, onların tâc-ı izzetlerini ve zînet-i cinâniyyelerini çarçabuk kaptı ve bu hususta el çabukluğu yaptı.
2842. Onları orada çıplak ve zaîf ve hakîr etti. Adem senelerce zâr u zâr ağ-ladı.
Kütüb-i tefâsîrde tafsîl olunduğu üzere, İblis'in iğvâsiyle Adem ve Havvâ cennette şecere-i menhiyeye yaklaştıktan sonra üzerlerindeki libâs ve zînet ref' olunup çırçıplak, zayıf ve hakîr bir halde kaldılar. Binâenaleyh Adem babamız senelerce zâr zâr ağladı ve bunlara sebep olan İblîs-i laîn idi.
2843. Öyle ki, niçin cerîdede "lâ" sebt oldu diye onun göz yaşından nebât bitti.
Birinci mısra'da Hz. Adem'in ağlamasının şiddeti de'b-i şâirâne üzre alâ-tarikı'l-mübâlağa tasvîr buyurulmuştur. Nitekim “Gözümün yaşı sellere tuttu" derler; ve bu mübâlağada bir hakîkate de işaret buyurulur. Ya'ni "Hz. Adem o kadar ağladı ki, gözünün yaşından rahmet ve mağfiret bostânı neşv ü nemâ buldu" demek olur. İkinci mısra' birinci mısra' için illet vâki' olmuştur; "lâ" harf-i nefydir ve "ceride"den murad, يَمْحُوا اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/39) ["Allah dilediğini mahv ve isbât éder; ve ümmü'l-kitâb onun indindedir."] âyet-i kerîmesinde mezkûr olan "ümmü'l-kitâb"dır ki, vücûd-i mutlakın mertebe-i vâhidiyyetidir; ve bu mertebede a'yân-ı sabitenin kendi isti'dâdlarıyla sübūtu vardır. Ya'ni Hz. Adem "Ümmü'l-kitabda olan benim ayn-ı sabitemin isti'dâdı niçin emri- ilâhîye adem-i imtisâli iktizâ etti?" diye pek çok ağladı, demek olur. Ve bu şikâyet kendi ayn-ı sâbitesinden olup kazâ-yı Hak'tan değildir. Zîrâ kazâ-yı Hak ayn-ı savâbtır.
2844. Onun tarrârlığını sen bir kıyas tut ki, öyle server ondan sakalını koparır.
"Tarrâr", yan kesici ve hırsız demek olup murâd, İblîs'tir. “Rîş kenden", sakal yolmak, gam ve gussadan kinâyedir. Ya'ni "Ey sâlik sen o şeytanın yan kesiciliğini bir kıyâs et ki, Adem-i Safi (a.s.) gibi bir server ondan gam ve gussaya düştü.
2845. Ey çamura tapıcılar, onun şerrinden korkun. “Lâ havle"ye mensub olan kılıcı onun başına vurun!
“Çamura tapıcılar”dan murâd, topraktan mahlûk olan cisim üzerine titre-yen nefsânî kimselerdir. “Ey henüz cismin ve tabîatın te'sîri altında zebûn olan mü'minler, o İblis'in iğvâlarını bâtınınızda duyduğunuz vakit “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” ya'ni “Hareket ve kuvvet Allah iledir” zikrine ma'nâsıyla beraber devâm edip bu zikrin ma'nâsı kılıcını o ma'nevî hırsızın başına vurun.
2846. Zîrâ o sizi pusudan görür ki, siz onu âgâh olun göremezsiniz.
Zîrâ o ma'nevî hırsız olan şeytan, sizi, sûret pususu arkasından görür ve siz ise, onu bu sûret perdesi arkasında göremezsiniz.
2847. Avcı dâimâ dâneler döker, dâne zâhir olur ve hîle gizli.
Avcı, kuşları tutmak için dâneleri döküp kendisi saklanır. Şeytan da ef-râd-ı benî-Âdem'in avcısıdır. Onun tuzakları huzûzât-ı nefsâniyyeyi ve lez-zât-ı cismâniyyeyi mûcib olan suver-i dünyeviyyedir. Şeytan benî-Âdem'in hayâline o sûretlerin hazzını ve lezzetlerini arz edip teşvîk eder. Kendisi de bu dânelerin arkasına saklanır.
2848. Her nerede ki dâneyi gördün kork ha! Tâ ki dâne senin üzerine kolu-nu ve kanadını bağlasın.
Bu yukarıda zikr olunan dâneleri nerede görürsen kork, yaklaşma! Tâ ki o dâne ve hazz-ı nefsânî ve lezzât-ı cismânî senin âlem-i bâlâya uçmana vâ-sıta olan imtisâl-i emr-i ilâhî kanadını bağlamasın!
2849. Zîrâ bir kuş ki o terk-i dâne etti, dâneyi tezvir-siz sahrâdan yedi.
Ya'ni dünyânın hazz-ı nefsâniye ve lezzet-i cismâniyeye sebep olan sûret-leri arkasında tezvir vardır. Fakat âhiretin hazz-ı nefsâniye ve lezzet-i cis-mâniyeye sebep olan sûretleri arkasında tezvir yoktur. Nitekim Hak Teâlâ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ (Zuhruf, 43/71) ya'ni “Cennette nefislerin iştihâ ettiği ve gözlerin lezzet bulduğu şeyler vardır” buyurur. “İmdi bir mü'min bu dünyanın tezvirli dânelerini terk eder ve nefsine sabr ederse tezvîrsiz olan sahrâ-yı cennetin dânelerinden yer; veyâhut âlem-i dünyâda sabr ederse yine bu âlemde cennet-i 'âcile vâsıl olup rûhun gıdâsı ve dâneleri olan tezvîrsiz ulûm ve maârif tahsil eder."
2850. Onunla da kāni' oldu ve tuzaktan sıçradı, hiçbir tuzak onun kanadını [2861] kolunu bağlamadı.
"O tezvîrsiz sahrânın ve âlem-i rûhânînin dâneleri olan ulûm ve maârif, o kuşu kandırdı ve doyurdu. Artık önüne dünyânın tezvîrli dâneleri dökülmüş olan hiçbir tuzak onun kolunu ve kanadını bağlamadı." Zîrâ tahsîl ettiği ilim ve ma'rifet, kendisini dânelerin tezvîrinden âgâh edeceği cihetle aslâ tuzak tarafına yaklaşmadı.