İçeriğe atla

O meselin cevabıdır ki, göğün ayı tarafından tavşanın file haberi risâletinden bahisle, münkirler demişlerdir

14. bölüm / 81 · 2265 kelime · ~12 dk okuma

2795. O tavşanın sırrını fuzûlî olan şeytan bil ki, senin nefsinin önüne resûl geldi.

Cenâb-ı Pîr-i destgîr efendimiz, enbiyâyı ilzâm için münkirlerin Kelîle ve Dimne kitabından iktibâs ettikleri meselin yanlışlığını ve eğri ma'nâ verdiklerini îzâhen buyururlar ki: "O kıssadaki tavşanın sırrını ve ma'nâsını fuzûlî olan şeytan bil! O senin fil mesâbesinde olan nefsinin önüne resûl olarak geldi."

2796. Tâ ki ahmak olan nefsi mahrum etti, bir ab-ı hayattan ki Hızır ondan içti.

"Ab-ı hayât"tan murad, ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyyedir. Ya'ni "Şeytan, senin fil gibi ahmak olan nefsini, Cenâb-ı Hızır'ın içtiği ulûm-i ledünniyye ve maarif-i ilâhiyye âb-ı hayatından mahrûm etti."

2797. Onun ma'nasını ters yapmışsın. Küfür söyledin, iğneye müstaid ol!

O mahrûmiyet sebebiyle tavşan ve fil kıssasının ma'nâsını ters ve ma'kûs yapmışsın ve onu Hakk'ın enbiyâsı ve evliyâsı aleyhine tatbîk etmişsin. Binâenaleyh ey câhil ahmak, küfür söyledin, Hakk'ın iğnesine ve azabına müstaid ve hazır ol!

2798. "Zülal içinde ayın ıztırabını, filleri müşağale korkuttu," diye söyledin.

O kıssada "Tatlı su içindeki ay aksinin çalkanması ve müşâğale filleri korkuttu" dedin. "Şiğâl", çakal denilen hayvan ma'nâsına değildir. Zîrâ kıssada çakal ismi geçmedi. Bu kelime "müfâale" bâbının ikinci masdarı olan “şiğâl" olup müşâğale ma'nâsınadır ki, filleri av hayvanlarının filler ile mütekābil olan meşgüliyetleri korkuttu demek olur.

2799. Tavşanın ve filin ve suyun kıssasını, ıztırabda olan aydan fillerin korkusunu getirdin.

Ya'ni bunları Hak hakkında ve enbiyâsı aleyhinde misal olarak getirdin.

2800. Ey ham körler, nihayet bu bir aya ne benzer ki, hâs ve âm onun zebûnu [2811] oldu.

Ey hayvanlık mertebesinden çıkamamış ve pişip insanlık mertebesine gelememiş ve basar-ı basîretleri kör kalmış olan mahlûklar! Siz gökteki ayı ve onun aksini Hakk'a ve filleri halka ve peygamberleri de tavşana teşbîh ettiniz. Halbuki vücûd-i hakîkî-i Hak ile vücûd-i izâfi-i âlem bu misâle mutâbık değildir. Çünki evvelen ay mekân sâhibidir, Hak değildir. Sâniyen sudaki ayın aksi ayın mekânından başka olan bir mekândadır. Halbuki esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin vücûd-i izâfideki akisleri böyle değildir. Sâlisen ay ile tavşan arasında ne zâhirde ve ne de bâtında bir münasebet yoktur. Halbuki Hak ile enbiyâsı arasındaki münasebet böyle değildir.

Ma'lûm olsun ki, insân-ı nâkısda istiklâl-i vücûd ve gayriyet vehmi galib olduğundan, kendisinden zâhir olan sıfatı ve efâli nefsine izâfe eder ve vücûdunda istiklâl gördükçe emr-i vücûdda da'vâ-yı iştirak eyler. Bu ise zulm-i azîmdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: إن الشرك لظلم عظيم (Lokman, 31/13) ["Muhakkak şirk büyük bir zulümdür."] Zîrâ “zulüm" lügatte birşeyi mevzi'inin gayrine vaz' etmektir. Bu da emr-i vücûdda sâika-i vehm ile da'vâ-yı iştirâkten tevellüd eder. Böyle olunca şirkin menşei kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyanın hakāyıkından ve onların mûcidinden cehl ve bu cehl hasebiyle zulmet-i tabîiyye ahkâmında istiğrâktır. İmdi hazret-i şehadet, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle "vücûd"un libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ibaret olduğundan, zübde-i âlem olup sûret-i ilâhiyyeyi kabûl ve cümle taayyünleri müsaid olan insanlara bu hakîkati ta'lim ve onları zulmet-i tabîiyye sahasından çevirip asl-ı hakîkî tarafına irca' için, yi- ne o vücûd-i hakîkînin, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) libaslarıyla mütelebbis olması iktizâ etmiştir. Binâenaleyh enbiya, merâtib-i vücudun bir i'tibariyle beşerdir ve bir i'tibariyle Hak'tır. Ve vücudun her mertebesinin bir hükmü olduğundan bu hususta şerîati ta'tîl eden kimseler zındıktırlar.

2801. Ay ne, ve güneş ne, ve felek ne; ukūl ne, ve nüfus ne, ve melek ne!

Hakk'ın zât-ı ahadiyyesi taayyünden münezzeh olduğundan onun indinde her biri kendi mertebesinde taayyün sahibi olan ay, güneş, ve felek ve ukül ve nüfüs ve melek nedir ki Hakk'ın zâtına teşbîh olunsun!

2802. Güneşin güneşinin güneşi, bunu ne söylüyorum, gâlibâ uykudayım.

Birinci güneş, "sûrî güneş" ve ikinci güneş "hakîkat-i muhammediyye" ve üçüncü güneş "zât-ı ahadiyye" olmak münasib olur. Zîrâ bu sûrî güneş hakîkat-i muhammediyyeden ve hakikat-i muhammediyye zât-ı ahadiyyedendir. Ve bu mısra'da teşbîh mevcûd olup vech-i şebeh nûriyettir. Nitekim hadîs-i şerifte خلق الله الخلق في ظلمة ثم رش عليهم من نوره ya'ni "Allah Teâlâ halkı zulmette yarattı, sonra onların üzerine nûrundan saçtı" buyrulur. İkinci mısra'da dahi "Bu teşbîhi ne söylüyorum, gâlibâ tenzîhten gaflette ve uykudayım?" buyurulurlar ki, bu da tenzîhi müş'irdir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîf لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) ["Onun misli gibi bir şey yoktur"] âyet-i kerîmesi gibi zevk-i Muhmmedî üzre hem teşbîhi ve hem de tenzîhi câmi' olmuş olur; ve aynı zamanda da kıssada Hakk'ın "ay"a teşbîhi de nefy buyurulmuştur.

2803. Yüz binlerce şehri şahların hışmı, ey kötü azgınlar, baş aşağı etmiştir.

Bu beyt-i şerîfte dahi enbiyânın tavşanın risâletine teşbîhi nefy buyurulmaktadır. Ya'ni "Ey münkirler, enbiyânın ahvâli nasıl tavşanın hâline kıyâs ve teşbîh olunabilir ki, o şâhların gazabı yüz binlerce şehir halkını altüst etmiştir, ey kötü azgınlar!"

2804. Dağ kendi üzerine yüz yarık yarılır; bir güneş bir değirmen gibi tavaftadır.

Birinci mısra'da Cenâb-ı Mûsâ'nın yüzünden "Tûr dağının yarılması"na ve ikinci mısra'da dahi "gurûb etmek üzere olan güneşin rücû'u"na işaret buyurulmuştur. Bu mu'cize Resûl-i Ekrem Efendimiz'den üç defa vâki' olmuştur. Birincisi Resûl-i Ekrem efendimiz, İmâm Alî efendimizin dizlerine başını koymuş ve vahy-i ilâhîyi almakla meşgül iken gurûb vâki' olmuş idi. Hazret-i Alî ikindi namazını kılmak için güneşin reddini niyâz etmiştir. İkincisi Hendek vak'asında Resûl-i Ekrem ikindi namazını kılamadığı vakittedir. Üçüncüsü Mi'râc'ta vâki' olmuştur. Bu mu'cizenin Süleyman (a.s.)dan dahi vâki' olduğu rivâyet olunur.

2805. Merdânın öfkesi, bulutu kuru yapar. Gönüllerin hışmı âlemleri harab etmiştir.

Enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın öfkesi bulutları kurutup yağmur yağmaz olur. Onların gönüllerinin hışmı ve gazabı âlemleri harâb etmiştir.

2806. Ey kefensiz ölüler, Lût şehristanının siyaset mahalline bakınız!

Ey sûret-i zâhireleri diri görünen ve fakat ma'nâ âleminde ölü olan kimseler, "Enbiyânın hışmında ne vâki' olmuştur?" derseniz, Lût (a.s.)ın meb'ûs olduğu şehrin yerindeki Hakk'ın siyaset mahalline dikkatle bakınız ki, Hak onların şehrini zelzele ile yere yatırdı ve elyevm o mahalde "Lût gölü” denilen bir göl peyda oldu ki, suyu kokmuş bir haldedir. Hiç bu şahlar tavşana benzer mi?

2807. Fil ise, ne olur ki, uçucu üç kuş o filceğizlerin kemiğini döktüler.

Ey münkir, tezyîf-i enbiyâ için beyân ettiğin kıssadaki fil nedir ki, havada uçan birkaç zayıf kuş o filceğizlerin üzerine küçük taşlar atmak sûretiyle delik delik ettiler ve kemiklerini kırdılar.

2808. Kuşların en zayıfı Ebabil'dir; o fili yırttı ve yama kabul etmez.

Kıssası "Elem tera keyfe" sûre-i şerîfesinin tefsîrinde beyân olunduğu üzere Mekke-i Mükerreme'yi tahrîbe gelen Ebrehe'nin filleri üzerine kuşların en zayıfı olan Ebâbîl kuşları, küçük taşlar yağdırıp o filleri yaraladılar ve yaraları yama ve tedavî kabûl etmedi.

2809. Kimdir ki o tûfân-ı Nuh'u yahut Fir'avn'ın askerinin ve ruhun saflarını işitmedi!

“Mesâff”, feth-i mîm ve teşdîd-i fâ ile “mesaff” kelimesinin cem'idir, saf bağlamak ma'nâsınadır. Lakin mecâzen “cenk mahalli” ma'nâsına müsta'meldir.

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri buyururlar ki: "Zâhir budur ki, “rûh"tan murâd, Mûsâ (a.s.) dır. Zîrâ Mûsâ (a.s.) ednâs-ı bedeniyye ve beşeriyyeden pâk idi; binâenaleyh ona rûh lafzının ıtlâkı câiz olur." Ankaravî hazretleri dahi "rûh"tan murâd Cibrîl-i Emîn'dir buyururlar. Zîrâ Mûsâ (a.s.) Bahr-i Ahmer'i asâsıyla yarıp denizde açılan yoldan kendi tevâbi'iyle geçtiği vakit, Fir'avn bu denizdeki yoldan onları ta'kîbe cesâret edemeyip tereddüt etti. Cenâb-ı Cibrîl bir kısrak üzerinde Fir'avn'ın önünde mütemessilen zâhir oldu; ve Fir'avn'ın bindiği aygır, kısrağı gördüğü vakit derhal denizdeki yola daldı ve deniz kapanmak ile Fir'avn gark oldu. Bu sûrette Mûsâ (a.s.)ın tevâbi'i Cibrîl-i Emîn'nin leşkeri olmuş olur.

2810. Rûh onları, kırdı ve suya döktü, su onları zerre zerre kesti. [2821]

Hz. Mûsâ veyâ Hz. Cibrîl o Fir'avn'ı ve leşkerini mağlûb edip Bahr-i Ahmer'e döktü. Bahr-i Ahmer'in dalgalı suları onların cisimlerini çarpa çarpa zerre zerre kesti parçaladı.

2811. Kimdir ki ahval-i Semûd'u işitmedi ve onu ki, sert rüzgâr Ad'a mensub olanları kapardı.

Semûd kavmi Sâlih (a.s.)ın ümmeti olup, hazretin mu'cizesi olan dişi deveyi öldürdüler ve korkunç bir sayha ile helâk oldular; ve Ad kavmi dahi Hûd (a.s.)ın ümmeti olup onlar da muhalefetleri hasebiyle şiddetli bir rüzgâr ile helâk oldular ki, tafsîlâtı tefsir kitablarında münderictir. İmdi bu kavimlerin başlarına gelen felâketi işitmeyen kimlerdir?

2812. Gözünü bir kere öyle fillere aç ki, cenkte fil öldürücü idiler.

Ey münkir, kıssalar beyânıyla enbiyaya ve onların vârisleri olan evliyâya muhalefetten vazgeç de, gözünü Ad ve Semûd kavmi gibi fillere aç ki, bunlar pehlivanlıkta sizlere fâik ve cenklerde filleri öldürücü idiler. O şâhların gazabından yakalarını kurtarabildiler mi?

2813. Öyle filler ve zalûm şahlar, gönül hışmının altında daima taşlanmaktadır.

"Öyle filler"den murâd, azgın insanlar ve "zalûm şahlar"dan murâd dahi Nemrûd ve Fir'avn ve Şeddâd gibi zâlim hükümdarlardır ki, bunlar kendilerini doğru yola da'vet eden peygamberlerine muhalefet ettiler ve onların gönüllerinin gazabı altında hayât-ı dünyeviyyede türlü türlü ukûbetlere uğradıkları gibi, hayât-ı uhreviyyede dahi el-ân taşlanmakta ve muazzeb olmaktadırlar.

2814. Ebede kadar bir zulmetten bir zulmete giderler; bir avn, bir rahmet yoktur.

Bu münkirler ebede kadar kahr-i ilâhînin te'sîri altında âlem-i zulmet içindedirler. Ya'ni dünyâda zulmet içinde oldukları gibi hayât-ı berzahiyyede de öyledirler; ve yevm-i ba'sde ve cehennem-i cismânîde ve azâb-ı cehennemin zevâlinden sonra müteselsilen tekevvün eden diğer âlemlerde dahi ebede kadar böyle zulmet içindedirler; ve onları bu kahırdan kurtaracak bir yardım ve rahmet yoktur.

2815. Galiba iyi ve kötü adı işitmediniz; hep gördüler ve siz görmediniz.

Ey münkirler, geçmiş olan akvâmın iyi ve kötü adlarını galibâ işitmediniz, onların ahvâlini târihlerde cümle âlem okudu ve gördü. Siz ise görmediniz.

2816. Görülmüşü görülmemiş getiriyorsunuz; lakin sizin gözünüzü ölüm iyi açar.

Ümem-i mâziye münkirlerinin görülmüş ve işitilmiş olan hallerini siz gö-rülmemiş ve işitilmemiş addediyorsunuz. Çünki hayât-ı dünyeviyyenin zâhi-ri sizin gözlerinizi kapadı ve kulaklarınızı tıkadı. Fakat sizin gözünüzü ve ku-lağınızı ölüm hâli iyi açar.

2817. Tut ki, âlem güneşten ve nûrdan dolu olsun; kör gibi bir zulmet içine git-tiğin vakit,

2818. O nûr-i azîmden nasibsiz gelirsen, kerîm olan aydan, penceresi kapan-mış olursun.

2819. Sen köşkten kuyu içine gittin, geniş olan âlemlerin nè günahı vardır?

Sen güneş gibi âlî olan rûhiyyet makāmından, kuyu gibi zulmânî olan nefsâniyet derekesine indin, geniş ve nûrânî olan âlem-i ervâhın ne kabâha-ti vardır?

2820. Can ki kurtluk vasfında kala, o Yūsuf'un yüzünü nasıl görür, söyle! [2831]

Nefsin kurtluk ve yırtıcılık sıfatıyla muttasıf olan bir cân, hakikat âleminin Yûsuf'u ve mahbûbu olan enbiyâyı ve onların vârisleri olan evliyânın cemâl-i bâtınîsini nasıl görür? Onlar enbiyâ ve evliyânın yalnız sûretlerini görürler. Nitekim Sultan Mahmûd Sebüktekin, Bâyezid-i Bistâmî hazretlerinin kabr-i şerîfinde onların bir müridini görüp: "Sizin şeyhiniz ne söylerdi?" diye sorar. Derviş de: "Benim şeyhim: Beni göreni ateş yakmaz! derdi" diye cevap verir. Sultan Mahmud: "Bu söz doğru değildir, Ebû Cehil Peygamber'i gördü, hal-buki onu ateş yakacaktır. Senin şeyhin Peygamber'den de büyük değil a!" demiş ve derviş: “Hayır! Ebû Cehil Peygamber'i görmedi, o ancak Abdülmut-talib'in yetîmini gördü, eğer Peygamber'i göre idi onu da ateş yakmaz idi!" demiş ve Sultan Mahmûd bu sözü tahsîn ve tasdîk etmiştir.

2821. Dâvûd'a mensub olan lahn taşa ve dağa erişti; o taş yüreklilerin kulağı işitmedi.

Dâvûd (a.s.)ın tegannî ettiği münâcâtı dağlar ve taşlar işittiler ve o tegannîye muvâfakat ettiler, o taş yürekli münkirlerin kulağı o latîf neğamâta mukärin olan münâcâtı işitmedi.

2822. Her zaman akıl üzerine ve insaf üzerine aferin olsun! Ve Allah doğru yolu çok bilir.

Da'vet-i enbiyânın doğruluğunu idrâk eden akıldır; ve îcâb-ı akıl olan insâftır ki, insan bu akıl ve insâf ile her şeyi bîtarafâne düşünüp muhakeme eder ve âkıbet doğru yolu bulur. Binâenaleyh akıl ve insâf şâyân-ı tahsîn ve âferindir. Enbiyâ [Hakk'ın] halîfeleri olduğundan da'vet ettikleri yol elbette doğru yol olur. Zîrâ Allah Teâlâ doğru yolu çok iyi bilir.

2823. Ey Sebe', kerîm olan resûlleri tasdîk edin! Bir ruhu tasdîk edin ki, onu esîr eden esîr etti!

İkinci mısra'daki "rûh"tan murâd, enbiyâdır. Zîrâ herhangi bir nebî zulmet-i tabîiyye ve beşeriyyeden pâk olduğundan onda ahkâm-ı rûhiyye gālibdir. Binâenaleyh o ayn-ı rûhtur. Bu sûrette "rûh" lafzı evveki mısra'daki rusül-i kirâmın tafsîl-i hâli olur. İmdi bu beyt-i şerîfe birkaç vecih ile ma'nâ verilebilir. Bir ma'nâ budur ki: "Ey Sebe' şehrinin halkı, kerîm olan resûlleri tasdîk edin, muhalefet etmeyin! Bir rûhu tasdîk edin ki, o rûhu âlem-i cismânîye esîr eden Hak esîr etti."

Bir ma'nâ dahi budur ki: "Ey Sebe' şehrinin halkı, kerîm olan resûlleri tasdîk edin. Bir rûhu tasdîk edin ki, o rûhu kuvvet ve hâkimiyyet-i zâhiresi hasebiyle, Nemrûd ve Fir'avn gibi bir hükümdar-ı zâlim esîr edip cefâ etti. Siz onu tasdîk edin ve ona muîn olun!" Bu sûrette ikinci mısra'daki "seba" kelimeleri "sibâ", "esir etmek" masdarından fiil-i mâzî olurlar.

Bir ma'nâ dahi budur ki, sîn'in kesriyle "sibâ" masdarının dört ma'nâsı vardır: 1. Esîr etmek, 2. Şarâbı bir yerden bir yere götürmek, 3. Ma'şûkun, âşıkın gönlünü kapması, 4. Şarâb. Hind şârihleri mısra'-ı sânîde üçüncü ma'nâyı almışlardır ve birinci mısra'daki "Sebâ" şehrin ismi olmakla beraber, satmak için şarâb almak ma'nâsına da gelir. Bu sûrette ma'na: "Ey murâdât-ı nefsâniyyesi şarabını almak ve satmakla meşgül olan münkirler, kerîm olan resûlleri tasdîk edin; bir rûhu tasdîk edin ki, onların gönlünü kapan ma'şûk-ı hakîkî kaptı."

2824. Onları tasdik edin, onlar doğucu güneşlerdir. Sizi kıyametin rüsvalıklarından emîn ederler.

2825. Sizi Sâhire'ye ilkā etmezden evvel onları tasdîk edin, onlar berrak aylardır.

"Sâhire" kıyamet günündeki yeryüzü ma'nâsınadır.

2826. Onları tasdîk edin, onlar karanlığın kandilleridir. Onlara ikram edin, onlar ümîdin anahtarlarıdır.

2827. Sizden hayır ümîd etmeyen kimseleri tasdîk ediniz, gayrınızı şaşırtmayın, men' etmeyin!

Enbiyâ da'vetlerine ve hizmetlerine mukābil sizden ücret ve menfaat beklemezler. Onların bu hizmetleri Allah Teâlâ hazretlerinin rızâsı için vâki' olur. "Binâenaleyh sizden hiçbir hayır beklemeyen bu zevât-ı şerîfeyi tasdîk ediniz. Birtakım fâsid zihniyetler ile muhalefet edip başkalarını da şaşırtmayın ve tarîk-ı Hakk'a ittiba'dan men' etmeyin!"

2828. Fârisî söyleyelim, âgâh ol, Arabî'yi bırak! Ey su ve çamur, o Türk'ün Hindûsu ol!

Bu hitâb Hz. Pîr efendimizin rûhâniyetlerinden cismâniyetlerine vâki' olan hitâbtır. Zîrâ sûret-i kelâm ve elfâz cismâniyet âlemindendir. Buyururlar ki: "Bu Mesnevî-i Şerîfi hadd-i zâtında Fârisî olarak söylemeğe kasd ettik, Arabî olarak söylemeyi bırakalım da, cedd-i a'lâsına "Ahî Türk" denilen Hüsâmeddin Çelebi'mize Fârisî olarak söyleyelim! Ey su ve çamur, ya'ni ey cismâniyetimiz, o Türk'ün Hindûsu gibi, ya'ni Hüsâmeddin Çelebi'nin gulâmı ol ve onun isti'dâd-ı şerîfinin haddine göre söyle!"

2829. Agâh ol, şahların şahidliklerini dinleyin; gökler inandılar, inanın! Ey münkirler kendinize gelin, her biri birer şâh olan enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın vahdet-i Hak hakkındaki şahidliklerini dinleyin! Hakk'ın vahdet-i vücûduna gökler inandılar, siz de inanın!