İçeriğe atla

Onun beyânıdır ki, mesel getirmek herkese lâyık olmaz, husûsiyle kâr-ı ilâhî hakkında

13. bölüm / 81 · 1624 kelime · ~9 dk okuma

2774. Bu meselleri tertib etmek o dergah-ı pak tarafına atmak ne vakit size lâyık olur?

Ey münkirler, tedbîrât-ı ilâhiyye hakkında misâller îrâd etmek sizin haddiniz değildir.

2775. O meseli getirmek o hazretin lâyıkıdır ki, o sırr u cehrin ilminde âyetdir.

Şurrâh-ı kirâm hazarâtı "ân hazret" ta'bîrini Hakk'a ircâ' etmişlerdir ve bu ircâ dahi güzel bir vecihtir. Fakat ikinci mısra'daki "âyet” karînesiyle fakîr, bu ta'bîri halîfe-i Hak olan peygamberâna ve onların vâris-i kâmillerine râci' gör-düm. Ya'ni "Kâr-ı ilâhî ve tedbîrât-ı Rabbânî hakkında darb-ı mesel îrād et-mek gizli ve âşikârı bilmek husûsunda bu vücûd-i izâfi aleminde Hakk'ın âye-ti olan resûle ve onun vâris-i kâmillerine mahsûstur demek" olur. Ve nitekim Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) bu Mesnevî-i Şerîf'te birçok darb-ı meseller îrâd bu-yurmuş ve halîfe-i Hak olmak i'tibârıyle her bir meselin zevkı ve letâfeti oku-yanları ve dinleyenleri mest etmekte bulunmuştur; ve zâten bu bahsin unvâ-nında olan "her kes râ ne-resed" ya'ni "herkese lâyık olmaz" ta'bîri dahi bu ma'nâyı te'yîd buyurur. İnsân-ı kâmilin Hakk'ın bildirmesiyle gizliyi bilmesi

فلا يظهر على غيبه أحدا إلا من ارتضى من رسول (Cinn, 72/26-27) ["Hiçbir kimseyi gaybı-na muttali' kılmaz. Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır."] âyet-i ke-rîmesiyle sabit olduğundan mahall-i kıyl ü käl değildir.

2776. Sen bir şeyin sırrını ne bilirsin? Tâ ki sen kel, ya zülf ile veya yanak ile mesel getiresin!

"Kel", Fârisî'de başından saçı dökülmüş olan kimseye derler; ve Arabî'de feth ve teşdîd ile (kell), yorgunluk ve dili tutuk olmak demektir ve sâir ma'nâ-ları da vardır. Ya'ni: "Ey hakāyık-ı eşyâdan gāfil ve câhil olan kimse, sen bu âlem-i kevnde mevcûd olan herhangi bir şeyin iç yüzünü ne bilirsin? Tâ ki başının keli ile, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın harîmine girip onun hakkında ya zülf ile veyâhut yüz ve yanak ile mesel getirebilesin!" Gerçi âriflerden ba'zı-ları lisân-ı Hak'tan birtakım sözler söylemişlerdir ki birisi ber vech-i âtîdir:

"Her o nakşı ki âlem-i vücûda çıkardık, sen onu yakışıklı gör ki, biz onu yakı-şıklı vaz' ettik. Zülfümüzden bir kıl ucu gösterdik, cihan halkını dedikoduya ve nizâ'a düşürdük. Âdem'i kenz-i mahfi mertebesi olan Zât-ı ahadiyyemizden vücûd-i izâfî mertebesine ve hârice gönderdik, kendi cemâlimizi izhar ettik. Bu gizli sırdan bizim cemâlimizi gör! Eğer gözün varsa, o cemâlimizi âşikâr olarak ortaya koyduk."

İmdi bu sözleri taklîden kendilerinde şiir kuvveti olan ehl-i hicabın şiir söylemeleri indallah da mûcib-i muâhezedir.

2777. Onu ki Mûsâ asâ gördü, halbuki değildi, ejderha idi, onun sırrı dudak açtı.

"Mûsâ (a.s.) bir peygamber-i âlîşân iken elinde tuttuğu asâyı hiss-i zâhirin galebesi sebebiyle asâ gördü. Halbuki o asânın sırrı bu vücûd-i izâfî âleminde göründüğü gibi değil idi. Bir büyük ejderha idi ki, onun vasfı bu cildin ibtidalarında geçti. O asânın sırrı ve iç yüzü vakti gelince asâlık ve değneklik nikābını yüzünden kaldırdı ve ağız açtı." Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Burada ayn-ı vâhidenin ancak sûretle zuhûru vardır. O ayn-ı vâhide, asâ sûreti libâsı ile zâhir olduğu vakit asâdır ve yılan sûretinde zahir olduğu vakit dahi yılandır, ya'ni bu isimler ile yâd olunur. Bunun için Allah Teâlâ hazretleri asâ hakkında سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (Tâhâ, 20/21) ya'ni "Biz onu evvelki sîretine iâde ederiz" buyurdu; ve "sîret", maddî meslek ve gidiş ma'nâsına olup, o ayn-ı vâhidenin bu vücûd-i izâfî âlemindeki sîreti dahi asâ sûretinde görünmek idi. Avn-ı vâhide, yılanlık vazîfesini îfâ ettikten sonra Hak Teâlâ onu evvelki sûretine, ya'ni asâ sûretine iâde buyurdu. Binâenaleyh buradaki ihtilaf ancak sîret, ve sûrettedir. Bu sûretlerin hakîkat-i kābilesinde değildir. İşte asânın sırrı bu idi." İmdi ey sırdan ve hakāik-ı eşyâdan câhil olan kimse, bir nebiyy-i zîşânın hâli böyle olur ve Hak Teâlâ bildirmedikçe hakāik-i eşyâya muttali' olamaz ise, bak senin hâlin ne olur?

2778. Mâdemki böyle bir şâh değneğin sırrını bilemez, sen bu tuzağın ve tânelerin sırrını ne bilirsin?

Mûsâ (a.s.) gibi böyle bir şâh-ı nübüvvet elindeki asânın sırrını ve iç yüzünü bilemezse, bu dünyâ tuzağının sırrını ve içindeki suver-i muhtelife tânelerinin sırrını sen ne bilirsin ki, kâr-ı ilâhî hakkında durûb-i emsâl irâdına cesâret edersin!

2779. Vaktaki Musa'nın gözü meselde galat oldu, bir fuzûlî sıçan nasıl delik yapar?

“Mesel”, burada temsil ma'nâsınadır. “Müddehal”, delik demektir. Nitekim âyet-i kerîmede لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَاً أَوْ مَغَارَاتِ أَوْ مُدَّخِلًا لَوَلَّوْا إِلَيْه (Tevbe, 9/57) ["Eğer sığınacak bir yer yahut mağaralar veya bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi." buyurulmuştur. Ya'ni "Mûsâ (a.s.)ın his gözü, asânın sırrını ve hakîkatini kendi hayâline ve ilmine değnek ve asâ sûretinde nakş ve temsil etmekte galata düştü ve Hak Teâlâ hazretleri tarafından وَمَا تِلْكَ يَمِينُكَ يَا مُوسَى (Tâhâ, 20/17) ya'ni “Yâ Mûsâ sağ elindeki şey nedir?" hitâbı vâki' olduğu vakit: هِيَ عَصَاىَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى (Tâhâ, 20/18) ya'ni "Yâ Rab o asâdır, ben onun üzerine dayanırım ve onunla koyunlarıma yaprak koparırım ve benim için onda dîger hâcetler vardır" diye cevâb verdi. Binâenaleyh elindeki asânın kat'iyyen asâ olduğuna hükmetti ve sırrından gafil oldu. Bu böyle olunca bir fuzûlî, ya'ni vazîfesinden hâriç bir işe karışan ve hırs-ı dünyâya mağlûb olmak i'tibariyle sıçan mesâbesinde bulunan bir kimse, eşyânın hakîkati ve esrârı tarafına nasıl delik açabilir?"

2780. O senin misallerini ejderha yapar, tâ ki cevâb ile seni cüz' cüz' koparır. [2791]

Hak Teâlâ hazretleri senin kāsır olan tahmînât-ı akliyyen ile îrâd ettiğin misâllerini âlem-i berzahta ve misâlde ejderha yapar veyâhut âlem-i dünyâda sana birtakım suver-i muazzibeyi musallat kılar. O âlem-i misâldeki ejderhâ veya âlem-i dünyâdaki suver-i muazzibe senin îrâd ettiğin misâllere cevâb olmak üzere seni lokma lokma koparır ve didik didik eder.

2781. Bu misali İblîs-i laîn getirdi, tâ ki kıyâmete kadar Hakk'ın mel'ûnu oldu.

Bu galat ve yanlış olan temsîli İblîs-i laîn getirdi, Âdem'in sırrını ve iç yüzünü göremedi; âlem-i sûrette onu topraktan mahlûk bir şey gördü ve kendi ilminde ve hayalhânesinde onun hakîkatini toprak olarak temsîl etti. Ve hayalhânesindeki bu nakış ve temsîl üzerine bir kıyâs-ı fâsid yapıp emr-i Hakk'a muhalefet etti; kıyâmete kadar Hakk'ın mel'ûnu ve matrûdu oldu.

2782. Kārûn inâd cihetinden bu misali getirdi, nihayet taht ve tâcı ile yere battı.

Kārûn, Mûsâ (a.s.)ın ahd-i nübüvvetlerinde yaşayan zengin bir kimsedir. Dünyanın zînet-i zâhiresine aldanıp Mûsâ (a.s.)a muhalefete kıyâm etmiş ve kendisine nasîhat eden ulemâya: "Benim nail olduğum zenginlik benim ilmim sebebiyle hâsıl olmuştur, hiçbir kimsenin onda tasarrufa hakkı yoktur. Binâenaleyh ben malımı şunun bunun emrettiği yere sarf edemem!" diye bir kıyas-i mantıkî yaptı. وَأَحْسَنُ كَمَا أَحْسَنَ اللهُ إِلَيْكَ (Kasas, 28/77) ["Ve Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de ihsân et!"] âyet-i kerîmesinde beyân olunduğu vech ile kendine emr olunan ihsânın hakikatini bilemedi; ve bunu Zeyd'in ve Amr'ın kendi malında bir tasarrufu addetti, nihâyet yere battı. Nitekim bu kıssa sûre-i Kasas'ın nihâyetinde, tefsirlerde tafsîlen beyan olunur.

2783. Senin bu misalini karga ve baykuş bil ki, onlardan yüz handân sefîl oldu.

Ya'ni, "Ey hakîkatten câhil olan kimse, senin kıyâsât-ı akliyyen ile getirdiğin misâller, beyne'n-nâs meş'ûm ve uğursuz addolunan kargaların ve baykuşların ötmesine benzer. Kargaların ve baykuşların musallat oldukları evler harâb olduğu gibi, senin misâllerinin nezâirinden dahi yüzlerce handân sefîl ve perîşân oldu; ve Hak Teâlâ onların misâllerini, onları ta'zîb eden sûretlere kalb edip azâb etti."

Gemi yapmak zamanında kavm-i Nuh'un istihzâ ile meseller darbı

2784. Nûh çölde gemi yaptı; yüz mesel söyleyici istihzâ için koştu.

2785. "Bir çölde ki su kuyusu bile yoktur, gemi yapıyor, ne câhil ahmaktır!" Kavminin inkârda ve muhalefette ısrârı üzerine Nûh (a.s.) emr-i ilâhîye imtisâlen çölde gemi yapmağa başladı. Nitekim Sûre-i Hûd'da buyrulur: واصنع الفلك بأعيننا ووحينا ولا تخاطبني فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكَلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَا مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ Ya'ni “Ey Nûh, bizim nazarımız ve vahyimiz ile bir gemi yap! Zulm edenler hakkında bana duâ etme, muhakkak onlar muğraklardır. Gemiyi yapmağa başladıkda kavminin eşrâfından her biri onun üzerinden geçtikçe istihzâ ederler idi. O da, eğer siz bizimle eğleniyorsanız, sizin eğlendiğiniz gibi biz de sizin ile eğleniriz, yakında bilirsiniz ki rüsvâylık azabı kime gelir, der idi." Münkirler istihzâ cihetinden türlü türlü mesel söylerler idi. Ezcümle birisi gelip der idi ki: "Su kuyusu bile bulunmayan bir çölde suda yüzmesi îcâb eden bir gemi yapıyor, bu adam ne câhil ahmaktır!"

2786. Ve o biri der idi ki: "Ey gemi koş!" Ve o biri derdi ki: "Ona kanad dahi yap!"

2787. O derdi ki: "Bu Hakk'ın emri iledir. Bu, istihzâlar ile eksik olmayacaktır."

"Çurbek" kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır. Burada istihzâ ve ta'n ma'nâsınadır. Ya'ni “Nûh (a.s.) onların istihzâlarına cevâben buyururdu ki: "Benim bu çölde gemi yapmam emr-i ilâhî iledir; bu gemi ve yahut benim bu fiilim sizin istihzâlarınız ile eksilmez ve münkatı' olmaz.

O hırsızın kıssasıdır ki, "Gece yarısı bu duvarda ne yapıyorsun?" diye sordular. "Davul çalıyorum!" dedi

2788. Bu meseli dinle ki, gece inatçı hırsız duvar dibinde çukur kesiyor idi.

2789. Bir yarı uyanık ki o hasta idi, onun yavaş tak takını işidiyor idi.

2790. Dam üzerine gitti, başını aşağıya sarkıttı, ona dedi: "Ey baba ne iştesin?"

2791. "Hayrola! Gece yarısı ne yapıyorsun, sen kimsin?" "Ey, yüksek davul çalıcıyım!" dedi.

2792. "Ne iştesin?" "Davul çalıyorum!" dedi. "Ey yollar sahibi, davulun sesi hani?" dedi.

Dam üstündeki uyanık adam hırsıza "Ne işle meşgülsün?" dedi. Hırsız dahi "Davul çalıyorum!" dedi. Uyanık adam tekrar sordu ki: "Ey yolcu, çaldığın davulun sesi hani?"

2793. Dedi: "Bu sesi, yâ hasreta, yâ veyleta! na'rasını yarın işitirsin!"

Hırsız dedi: "Bu benim çaldığım davulun sesini ve nefsinden vâki' olacak olan yâ hasretâ ve yâ veyletâ na'ralarını kendi kulağınla yarın işitirsin." "Yâ hasretâ!" nidâ-yı tahassür ve "yâ veyletâ!" nidâ-yı nedâmettir.

2794. O yalandır ve eğridir ve düzmedir; sen o eğrinin sırrını dahi anlamamışsın.

Ey münkirler o sizin Hak ile enbiyâ hakkındaki münasebetin hiçliğini beyân için îrâd ettiğiniz tavşan ve fil misali, hadd-i zâtında vâki' olmuş bir vak'a değildir, esâsı yalandır. Mâddiyât âleminde tatbîk olunamıyacak bir eğridir ve Dabşelîm nâmındaki hakîm-i Hindî tarafından hisseden kıssa almak için düzülmüş bir masaldır (ما صال) (meseldir). Fakat ey münkir, sen o eğri masalın sırrını ve iç yüzünü dahi anlamadın. Bunu kemâl-i hamâkatin sebebiyle enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın aleyhine tatbîk ettin.