Peygamberlerin onlara cevabı ve onlara mesel darbı
12. bölüm / 81 · 2441 kelime · ~13 dk okuma
2743. Enbiyâ dediler: "Eyvah ey sefihler, cânın nasihati sizin bağınızı daha kavî yaptı."
2744. "Ey yazık ki, ilaç sizin marazınızda can çekici kahrın zehri oldu."
"Âhenc", çekmek ve atmak ma'nâsına olan "âhencîden" masdarından emr-i hâzır olup "cân-âhenc" vasf-ı terkîbidir, can çekici demek olur. "Zehr-i kahr-ı cân-âhenc" terkîb-i tavsîfi olur. "Zehr-i kahr" terkîb-i izâfidir. Ma'lûm olsun ki Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de îzâh ve tafsîl buyrulduğu vech ile herkes, tabîbi, tabîata hizmet eder ve ıslâh-1 mizâc için tabîatı takviye maksadıyla tedavi eyler bilir. Halbuki etibbâ nefsü'l-emrde ahvâl-i mümkinâta hizmet ederler; ve tabîbin maksadı da hastaların ıslâh-ı emzicesi olduğu halde, ba'zı ebdân derece-i i'tidâlden baîd olduğundan ve tedavîye kābiliyeti olmadığından, tabîb tedâvî ettikçe marazı müştedd olur; ve bu sûrette tabîbin hizmeti hastanın salâh-ı tab'ına değil, onun bedeninin isti'dâdına olmuş olur. İşte bunun gibi herkes rusül-i kirâmı ve onların vârisleri olan evliyayı zevi'l-ihtirâmı, umûm hakkında emr-i ilâhîye hizmet eder, bilirler. Halbuki onlar nefs-i emrde ahvâl-i mümkinâta hizmet ederler. Ya'ni rusül ve veresenin maksadları ervâh ve enfüsün emrâz-ı ma'neviyyelerini izâle olduğu halde, ba'zı nüfüsun isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü hasebiyle, hidâyete kabiliyeti olmadığından, onlar da'vet edip irşad ettikçe bunların dalâleti tezâyüd eder. Bu beyt-i şeriflerde tamâmiyle bu hakîkata işâret buyurulur.
2745. Bu çerağ, o göz için karanlığı artırdı, çünki Huda gazab perdesini nasb etti.
"Hidâyet çerâğı olan bizim bu nasâyıhımız, siz[de] o kalbinizin gözünün karanlığını artırdı. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri ختم الله على قلوبهم وعلى سمعهم وعلى أبصارهم غشاوة (Bakara, 2/7) ya'ni “Allah Teâlâ onların kalbleri üzerine mühür bastı ve kulakları ve gözleri üzerine perde çekti" âyet-i kerîmesi mûçibince, onların kalb gözleri üzerine gazab perdesini nasb ve havâle etti."
2746. Sizden ne riyaset isteyeceğiz ki, bizim riyasetimiz semâdan efzûndur.
Münkirler yukarıda حب جاه و سروری دارد بر آن ya'ni "Mansıb ve riyâset muhabbeti tutarlar ve da'vâları da onun üzerine müsteniddir" demişler idi. Bu beyt-i şerîfte enbiyâ ve evliyâ münkirlere cevâben buyururlar: "Biz sizden ne riyâset isteyeceğiz ki, bizim riyâsetimiz eflâk üzerine olan riyâsetten daha ileridir." Zîrâ eflâk, insân-ı kâmil gibi cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz değildir.
2747. İnci denizi bir gemiden ne şeref bulur, husûsiyle gübreden dolu olmuş bir gemi?
"İnci denizi"nden murâd, enbiyâ ve evliyânın vücûdudur ve "gemi"den murad dahi münkirlerin vücûdudur. Ya'ni "İnci sahibi olan deniz, üzerindeki gemi üzerinde dalgalar ve suların cereyânı ile tasarruf ettiği için, o gemiden ve onun üzerindeki bu tasarrufundan dolayı bir şeref bulmadığı gibi, maarif ve hakāyık incilerinin deryâsı olan enbiyâ ve evliyâ dahi, sizin üzerindeki riyâsetleri ve tasarrufları sebebiyle hiçbir şeref iktisab etmiş olmazlar. Husûsiyyle sizin gibi yükleri gübreden ve necâsetten ibaret olan bir gemi olursa, onlara ne şeref olur?"
2748. Ey yazık o kötü halli göze ki, onda bir güneş zerre göründü.
"Kûr u kebûd", "kör” ile mâî ma'nâsına olan "kebûd"dan mürekkeb bir lafız olup Bahâr-ı Acem'in beyânına göre kara günlülük ve kötü hallilik ve gam ve endûh ma'nâsında müsta'mel kinâyâttandır. Ve "gözün kötü halli" olması bedbînlik demek olur. Ya'ni: "Ey yazık ki, sizi selâmete da'vet eden kimseyi, gözünüzün fenâ görüşünden dolayı bir menfaat-perest telakkî edersiniz; ve kötü halli ve görüşlü olan gözünüzde bir güneş mesâbesinde olan insân-ı kâmil bir zerre gibi hakîr göründü."
2749. Bir Adem'den ki misilsiz ve nazîrsiz idi, İblis'in gözü bir çamurun gayrini görmedi.
Nitekim ma'nâda misli ve nazîri olmadığı için, cemî'-i mahlûkāt üzerine mükerrem olan bir Adem'den İblîs'in gözü, arza mensûb olan bir sûret-i cismâniyyeden başkasını göremedi ve onun gözünün kötü hâlli olması Âdem'in ma'nâsına nüfûza mâni' oldu.
2750. İblîs'e layık olan göze, onun baharı kış göründü; o taraftan hareket etti [2760] ki, ona hane idi.
"İblîs'e lâyık olan göze Adem'in bahâr gibi latîf olan ma'nâsı, kış mesâbesinde müncemid olan cisimden ve anâsırdan ibâret göründü. Zîrâ İblîs unsur-ı nârdan halk olundu ve onun hânesi ve makāmı âlem-i unsuriyyât idi." Binâenaleyh Adem ile kendisini mukāyese hususunda kendi makāmından hareket edip Hakk'a karşı, unsuriyât âleminden bir kıyas yaptı ve أنا خير منه خلقتنى من نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (A'raf, 7/12) ya'ni "Ben ondan hayırlıyım, beni nârdan halk ettin ve onu topraktan yarattın" dedi. Ve ateş ile toprak anâsırdan olup, ateş toprağa nazaran daha latîftir ve toprak kesîftir; ve "latîf olan kesîf olana ser-fürû eder mi?" dedi, ve onun fenâ bakışlı olan gözü ancak Âdem'in cism-i unsurîsini gördü, ma'nâsına nüfûz edemedi.
2751. Ey çok devlet ki vakit vakit gelir, devletsizin önünde o yoldan döner.
Âdem cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar insân-ı kâmil olduğundan, İblîs'e secde etmesi teklîfi Hak tarafından bir lutuf ve devlet idi. Fakat İblis o lutfa kabiliyeti ve o devlete nâiliyet isti'dâdı olmadığını gösterdiğinden o lutf-i ilâhî İblis'in önünden geri döndü. Bunun gibi enbiyâ ve evliyânın da'veti de münkirlere olan bir lutf-i Hak ve tevcîh buyurulan bir devlettir. Onlar da buna ehil olmadıklarından o lutuf ve devlet o devletsizlerin ve saâdetsizlerin önünden geri döner.
2752. Ey çok ma'şûk ki, nâ-şinâht olarak bir bedbahtın önüne gelir, aşk oynamayı bilmez,
"Nâ-şinâht", tanınmadık ve nâ-mâ'lûm demek olup, ma'şûkun sıfatıdır. Ya'ni "Hey gidi hey!.. tanınmadık çok ma'şûk vardır ki, bir bedbahtın ve şakî-i ezelînin önüne gelir, o ma'şûk ile aşkbâzlık etmeyi ve ondan istifâdeyi bilmez." Bu beyt-i şerîfte ma'şûkān-ı Hak'tan olan Şems-i Tebrizi (k.s.) hazretleriyle, Konya'da o hazrete muhalefet edenlerin hallerine işâret vardır. Nitekim tafsîli Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûrdur. Umûmî ma'nâsı, “nâ-ehil olanlar ellerine geçen devletin kadrini bilemezler" demek olur.
2753. Göze bu galat verici bizim hırmanımızdır; ve kalbe bu mukallib sûü'l-kazâdır.
"Bizim gözümüze fenâyı iyi ve iyiyi fenâ göstermek sûretiyle galata düşürücü olan şey, bizim ezeldeki mahrûmluğumuzdur. Biz onu lisân-ı isti'dâdımız ile Hak'tan istedik ve kalbimizi bu sûretle döndüren şey dahi bizim taleb-i ezelîmiz üzerine vâki' olan Hakk'ın sû'-i kazâsıdır ve fenâ hükmüdür." Bu babdaki ma'lûmât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Uzeyrî'de mündericdir.
2754. Vaktaki taşa mensub olan put sizin için kıble oldu, la'net ve körlük sizin için gölgelik oldu.
"Vaktāki ezeldeki isti'dâdınızın talebi üzerine vâki' olan sû'-i kazâ netîcesi olarak bu âlemde, âlem-i unsuriyyâta mensûb olan sûretler sizin kıbleniz oldu ve mâsivallahtan ibaret olan o sûretlere muhabbet ettiniz, binâenaleyh ma'nâ âleminden matrûdiyet ve körlük sizin başınızın üzerinde zulle, ya'ni sâyebân ve gölgelik oldu." Gölgelik altında oturan adam nasıl istirahat ederse, siz de o matrûdiyet ve körlük içinde öylece müsterîh oldunuz.
2755. Mâdemki sizin taşlarınız Hakk'ın şerîki olmağa layık olur, akıl ve can Hakk'ın mahremi olmağa niçin lâyık olmasın?
Ey münkirler, mâdemki suver-i cismâniyyeye muhabbeti Hakk'ın muhabbetine teşrîk etmek sizin indinizde lâyık oluyor, o halde mahzâ akıl ve can olan enbiyâ ve evliyânın Hakk'ın mahremi olduğunu niçin münasib görüp kabûl etmiyorsunuz?
2756. Ölmüş sivrisinek hümâya şerîk oldu; diri niçin Melik'in hem-râzı olmağa layık olmasın?
Put ittihâz edip muhabbetle taptığınız ölmüş sivrisinek mesâbesindeki suver-i cismâniyyeyi müstakillü'l-vücûd görüp, hümâya ya'ni vücûd-i hakîkî sahibi olan Hakk'a şerîk yaptınız, ya diri olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ niçin Melîk-i muktedir olan Hakk'a mahrem olmağa lâyık olmasın?
2757. Kendilerinin ve kendi yaptığının âşıkıdırlar. Yılanların kuyruğuna yılan başı adettir.
Bu beyt-i şerifte hitâbdan gâibe intikal buyururlar. Nitekim aynı tarz münkirler tarafından dahi yukarıda 2533 numaralı beyitte enbiyâya hitâben vâki' olmuş idi. Ya'ni "Bu münkirler kendi varlıklarının ve enâniyetlerinin ve kendi yaptıkları putların âşıkıdırlar. Yılanlar çöreklendikleri vakit başları kuyruklarına gelmek âdettir, ya'ni fenânın fenâyı bulması âdettir." "Kîş", mezheb, dîn, ve âdet ve huy ma'nâsınadır. Burada âdet ma'nâsı münasibdir. Velhâsıl iyi olan iyiyi ve kötü olan dahi kötüyü bulur. Nitekim hadîs-i şerifte ان لله ملكا يسوق الاهل الى الاهل ya'ni Allah'ın bir meleği vardır ki ehli ehline sevk eder" buyrulur.
2758. Ne o kuyrukta bir devlet ve ni'met vardır, ne de o başta bir rahat ve lezzet vardır!
2759. O yılanın kuyruğu başı etrafında dönücü olur, her iki yâr birbirine lâyık-dırlar ve münasibdirler.
2760. Eğer iyi dinlersen Hakîm-i Gaznevî İlâhînâme'de öyle söyler:
[2771] Hakîm-i Gaznevî ile Hakîm-i Senâî hazretlerine işaret buyrulur ve İlâhînâme dahi o hazretin eser-i şerîfidir; ve İlâhînâme'de âtideki mefhûmu beyân buyururlar:
2761. "Sen hükm-i kader hakkında az fuzûlluk et, eşeğin şahsı eşek kulağına lâyık geldi.
Hakîm Senâî hazretlerinin İlâhînâme'sindeki beyt-i şerif şudur:
"Sen boş sözleri ortadan dışarıya götür, eşeğin kulağı eşeğin başına lâyıktır."
Ma'lûm olsun ki, âlem-i kevnde zahir olan her bir sûretin ilm-i ilâhîde bir hakîkati sâbittir ve bu hakîkat onun ayn-ı sâbitesi olup esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır ve o ismin muktezâsı olan ahvâl o ayn-ı sâbitenin isti'dâdıdır ve isim müsemmânın "ayn"ı olup mec'ûl değildir; binâenaleyh o ismin hâssıyyeti de mec'ûl değildir. İmdi bu ayn-ı sâbite ilm-i ilâhîde ne hâl üzere sabit olmuş ve isti'dâdları neyi iktizâ eylemiş ise Hakk'ın hükmü ona göredir. Böyle olunca hükm-i kader hakkında i'tiraz edip boş sözler söylemek eser-i cehalet ve hamâkattir. Kişiye ne gelmiş ise, ancak kendinden gelmiştir. Hak Teâlâ ilm-i ezelîsinde olan şeye ifâza-i vücûd buyurup onu âlem-i kevne ve vücûd-i izâfî âlemine çıkarmıştır. Kendi taleblerinin gayı olan bir hâl ile zâhir olmaları için aslâ cebr etmemiştir. Nitekim âyet-i kerîmede لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يَسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ["Allah yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorumlu tutulacaklardır"] buyurulur. Hak Teâlâ her mahlûka lisân-ı isti'dâdı ile taleb ettiği şeyi vermiş olduğundan, eşeğin şahsı da eşeğin kulağına lâyık olarak zâhir olmuştur. Kazâ ve kader hakkındaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Uzeyrî'dedir.
2762. Uzuvlar ve bedenler münasib oldu, vasıflar canlar ile münasib oldu.
Her mahlûkun a'zâları ve bedenleri sûrette birbirleriyle mütenâsib olduğu gibi, ma'nâda dahi vasıfları ve canları birbirine uygun oldu.
2763. Her bir canın vasfı ona münasib olur. Şübhesiz câna ki onu Hak yontar.
Her bir rûhun vasfı, o rûhun ayn-ı sâbitesinin taalluk ettiği isim iktizâsınca kendisine münasib olur. Bu münasebet şübhesiz Hakk'ın rûh-i küllîden yonttuğu o rûh-i cüz'îye aid olur.
2764. Mâdemki sıfatı cana o karîn etmiştir, binaenaleyh onu göz ve yüz gibi münasib bil!
Hak Teâlâ mâdemki her bir canın sıfatını, mâdemki o canın kendine münâsib bir sûrette karîn etmiştir, binâenaleyh Hakîm ism-i şerîfi iktizâsınca o karîn ettiği cânı da, yüze yakıştırdığı iki göz gibi yakışıklı olarak koymuştur.
2765. Güzelde ve çirkinde vasıflar münasib oldu. Hakk'ın yazdığı harfler münasib oldu.
Güzelin ve iyinin cânının vasıfları o cânın kendisine münasib olduğu gibi, çirkinin ve kötünün canının vasıfları dahi kezâlik o canın kendisine münâsibdir. Zîrâ canlar ve canların vasıfları ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbiteleri iktizâsınca, Hak tarafından kitâb-ı kâinât üzerine yazılmış olan harflerdir. Binâenaleyh bu âlem-i kevnde iyi sıfatlar iyi rûhtan ve kötü sıfatlar dahi habîs olan rûhtan zâhir olur; ve ârifler bu sıfatlardan o rûhun hakîkatine intikal ederler.
2766. Göz ve gönül iki parmak arasındadır. Ey hüseyn, kalem kâtibin elinde olduğu gibi.
Bu beyt-i şerîfte يا'ني قلب المؤمن بين الاصبعين من اصابيع الرحمن يقلبها كيف يشاء "Mü'minin kalbi Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onu nasıl isterse döndürür" hadis-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni: "Ey güzelcik, kalem kâtibin elinde olduğu gibi, insanın gözü ve gönlü dahi Rahmân'ın iki parmağı arasındadır ve o iki parmağın birisi lutuf ve cemâl ve diğeri kahır ve celâldir."
2767. Lutuf ve kahır parmağı vardır, arada gönül kalemi bu parmak uçlarından bir kabz ve bast iledir.
"Benân", parmak uçları demektir, cem'i "benâne" gelir. Ya'ni "Rahmân'ın birisi lutuf, ve diğeri kahır parmağı olup gönül kalemi bu iki parmak arasında ya kabz hâlini ve yahut bast hâlini yazar." Abd kabz hâli içinde gam ve elem duyar; ve bast hâli içinde de ferah ve sürür hisseder; ve kabz eser-i kahr ve bast eser-i lutuftur. والله يقبض ويبسط (Bakara, 2/245) ya'ni "Allah Teâlâ kabz eder ve bast eder" âyet-i kerîmesinde bu iki tecellîye işaret buyrulur.
2768. Ey kalem, iclâle mensub isen, bak ki kimin iki parmağı arasındasın?
"İclâl", ululuk ve azamet ve ta'zîm etmek ma'nâsınadır. "İclâlî" deki "yâ" nisbet ve ikinci "yâ” hitâb içindir. Ya'ni "Eğer mertebe-i ma'rifette ululuğa ve büyüklüğe mensûb isen, ey esâbi'-ı Rahmân arasında kalem olan gönül! Bak ki, kimin iki parmağı arasındasın ve sana kahır ve lutfu ve kabz ve bastı yazdıran kimdir?" Bu ma'nâ "iclâl" muhâtaba râci' olduğuna göredir. Eğer Hakk'a râci' olursa ma'nâ böyle olur. "Eğer Hakk'ın ta'zîmine mensûb isen ve nefsânî olmayıp Hakkānî isen, ey gönül bak ki, kimin parmağı arasındasın?"
2769. Senin bütün kasd ve hareketin bu parmaktandır, senin tepen dört yol üzerinde mecma'dır.
"Fark", başın tepesi ma'nâsınadır ve "mecma", mahall-i ictimâ' demektir. Ya'ni "Ey gönül, senin bütün kasdın ve hareketin Rahmân'ın bu iki par- mağındandır. Senin başının tepesi dört yol ağzıdır ve dört yolun mahall-i ictimâ'ıdır." "Isbı", "parmak" ma'nâsına olup "ısba" ve "asbı" ve "usbu" ve "usba" sûretlerinde dört vech ile telaffuz olunur. Ma'lûm olsun ki, kalbi bir maksada ve bir harekete sevk eden Hakk'ın bu lutuf ve kahır parmaklarıdır; ve kalbin başının tepesi dört yol ağzıdır ve dört yol orada birleşir ve bu yollar Hakkānî ve melekî ve nefsânî ve şeytânî olan yollardır. İmdi kalbi Hakkānî ve melekî olan yollardan lutf-i ilâhî parmağı ve nefsânî ve şeytânî olan yollardan dahi kahr-i ilâhî parmağı tahrîk eder.
2770. Bu senin hallerinin harfleri onun neshindendir. Senin azim ve feshin dahi onun azim ve feshindendir.
"Nesh", burada tahrîr ve yazma ve "azm", kasd ve teveccüh ve "fesh", bozma ve ibtâl ma'nâlarınadır. Ya'ni "Ey insan, sen bu zikr olunan dört yoldan rüzgâr gibi esip gelen havâtır ile her anda bir şândasın, ve senin her bir şânın bu âlem-i ef'âlde, kitâb-ı kevn üzerine Hakk'ın neshinden ve yazmasından vâki' olur; ve bir şeye kasd ve teveccühün ve kasd ve irâdeni bozman ve ibtâl etmen hep Hakk'ın iradesinden ve bozmasındandır." Nitekim وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (İnsan, 76/30) ya'ni "Siz ancak Allah Teâlâ'nın dilediği şeyi dilersiniz." âyet-i kerîmesinde bu hakîkate işaret buyrulur.
2771. Niyazdan başka ve tazarru'dan başka yol yoktur. Bu takallübden her kalem âgâh değildir.
Mâdemki kalb kalemi Rahmân'ın iki parmağı arasında olup ona murâdı vech ile yazdırıyor, o halde kalem tepemizde birleşen dört yoldan nefis ve şeytan yollarına aid kelimeler yazmaması için Hakk'a niyâz etmek ve yalvarmaktan başka yol yoktur. Fakat Rahmân'ın bu döndürmesinden ve tasarrufundan her kalb haberdar değildir, belki ba'zı kalbler haberdardırlar.
2772. Kalem bunu bilir ve fakat kendi kadri üzerine; iyide ve kötüde kendi kadrini izhar eder.
Haberdar olan bu ba'zı kalem-i kalb dahi kendi kadri ve menzileti derecesinde bilir. Meselâ Mu'tezile tâifesi "Kul fiilinin hâlikıdır" derler ve bu sözle riyle fiilin muharriki kalbe vârid olan hâtıra ve hâtıra hurûfunu yazan dahi Rahmân'ın parmakları olduğunu bilmediklerini ızhâr ederler; ve Ehl-i Sünnet'in mukallidleri bunu îmân-ı taklîdî ile bilirler; ve Ehl-i Sünnet'in avâm-ı evliyâsı icmâl tarîkıyle keşfen bilirler; ve Ehl-i Sünnet'in ehassu'l-havâssı kendi ayn-ı sâbitesinin inkişafı sebebiyle tafsîlen bilirler. Binâenaleyh her kalem-i kalb iyi ve kötü haller içinde kendi derece-i kadrini izhar eder. Meselâ bu taklîb-i ilâhîyi îmân-ı taklîdî ile bilenler başlarına bir belâ geldiği vakit bu taklîbi derhâtır edip niyâz ve tazarru' ederler; o belâ geçtikten sonra yine bu taklîb-i ilâhîyi unuturlar. Avâm-ı evliyâ bu tekallübü keşfen bildikleri cihetle onların niyâz ve tazarru'ları kendi vuküflarına göre ve dîger merâtib ehlinin niyâz ve tazarru'ları dahi iyide ve kötüde kendi kadr ve menziletleri derecesinde olur.
2773. O şeyi ki tavşana ve file astılar, ezele kadar hîle ile karıştırdılar.
Şekāvet-i ezeliyyeleri hasebiyle, enbiyâ ve evliyâya muhâlif olan kimseler, onları ilzâm ve da'vetlerini ve risâletlerini ibtâl için, Kelîle ve Dimne kitabındaki tavşan ve fil hikâyesini darb-ı mesel olarak îrâd ettiler de, bir hükm-i ezelî olan risâleti ibtâl için, ezele kadar hîle karıştırdılar. Ya'ni hilelelerinin te'sîrini ezele kadar uzatmak istediler.