Ehl-i mescidin, misafiri gece mescidde yatmaktan melâmet etmesi
57. bölüm / 81 · 2807 kelime · ~15 dk okuma
3980. Kavim ona dediler ki: "Cesûrluk etme, git, libasın ve canın rehin ol- [3993] masın!"
Ehl-i mescid misafire dediler ki: "Burada yatmak husûsunda cesûrluk etme ve şecâat gösterme; git, libâs-ı cismin ve canın ölümün mahbûsu olmasın!"
3981. "Ὃ uzaktan kolay görünür; iyi bak, zîrâ sonunda geçit ședîd olur."
"Tarîk-ı aşk uzaktan kolay görünür; fakat iyi teemmül et, zîrâ sonunda bu aşk yolunun geçidi sarp ve şedîd olur." Hâce Hafız buyurur:
"Ey sâkî, aşk kadehini devr et ve onu sun! Zîrâ aşk evvelen kolay göründü, fakat müşkiller vâki' oldu."
3982. "Çok adam kendini astı, burularak berbad oldu; kwranma vaktinde el tu- tacak şeye sıçradı."
"Güsest", "güsisten" masdarından mâzîdir. (Gıyâsü'l-Lügāťda) Yumuşak bir şeyin burularak kopması ma'nâsına gösterilmiştir. Filhakîka bir kimse kendisini asmak sûretiyle intihâra karar verip, icrâya başladığı vakit, can havliyle çırpınıp sarılacak bir yer arar. Cenâb-ı Pîr efendimiz tarîk-i aşkı, asıl- maya teşbîh buyurmuşlardır. Hind nüshalarında, birinci misra' بس کسا کاویخت خود را از نخست ya'ni "Çok kimseler ki ibtidâdan ken- dilerini astı, ıztırâb vaktinde el tutacak bir şey aradı" sûretindedir.
3983. Kişinin gönlünde iyinin ve kötünün hayali vakıadan evvel kolay olur.
İyinin ve kötünün hayali fiilen zuhûrdan evvel, gönülde kolay görünür.
3984. Vaktaki harb içine gelir, o zaman o kimseye iş ağlamak olur.
Vaktâki hayâlde kolay görünen o vak'a; ve mesela zâhirde harb ve ma'nâda riyâzet ve mücâhede-i nefs fiilen icrâya başlandığı vakit, çok kimsenin işi ağlamak olur. Birinci "kârzâr", cenk ve kavga ma'nâsınadır; ve ikincide "kâr", iş ve "zâr", burada ağlamak demektir.
3985. Mâdemki arslan değilsin, sakın ileriye ayak koyma; zîrâ o ecel kurttur ve senin canın koyun.
3986. Ve eğer sen "abdâl"dan isen ve senin koyunun, arslan oldu ise, emîn olarak gel ki, senin ölümün baş aşağı oldu.
Yukarılarda dahi îzah olunduğu üzerine, alelumûm mevt iki nevi'dir. Biri ıztırârî ve tabîîdir ki, benî-beşerin cümlesi bu mevte mahkûmdur. Nitekim كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Al-i İmrân, 3/185) ya'ni "Her bir nefis ölümü tadıcıdır" buyrulur. Diğeri ihtiyârî ve irâdîdir ki, bu nevi' ölüm, benî-beşerin umûmuna mahsûs değildir. Küre-i arz üzerinde bir buçuk milyâr tahmîn olunan efrâd-ı beşerden pek azına nasîb olur bir devlet ve inâyet-i Hak'dır. Bu mevt-i ihtiyârîde insanın sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı hakkāniyyeye tebdîl olunduğu için, bu saâdetlilere "abdâl" ta'bîr olunur.
Ve bu mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin indinde mevt-i ıztırârî ve tabîînin aslâ ehemmiyeti yoktur. Onlar mevt-i tabîîye âşıkdırlar. Bir numûne olmak üzere cenâb-ı Pîr efendimizin sandûka-i şerîfleri üzerine yazılmış olan bir gazel-i âlîlerinin burada dercini münasib gördüm. Gazel:
3987. Abdal kimdir? O kimsedir ki, o mübeddel ola, onun şarabı Halık'ın tebdilinden sirke ola.
"Şarâb"dan murâd, enâniyet sarhoşluğu veren sıfât-ı nefsâniyyedir. "Sir-ke"den murâd, sıfât-ı mahmûde-i rûhâniyyedir. Ya'ni "Abdâl o kimseye der-ler ki, onun sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı rûhâniyyeye tebdîl edilmiş ola; ve rûh halîfe-i Hak olduğundan, onun sıfatı, sıfat-ı ilâhiyyenin pertevi olur."
3988. Fakat zan cihetinden arslan tutucu bir sarhoşsun; ve kendini arslan zan edersin, sakın da'vâ etme!
Fakat ey nefsânî olan kimse, sen nefsinin kötü sıfatlarının şarabını içip, kendi benliğinin sarhoşu olmuşsun ve o enâniyet sebebiyle, kendini arslan- ları avlayıcı bir tasarruf sahibi zannetmektesin; ve kendini arslan zannediyorsun. Sakın merdân-ı Hakk'ın saldırdıkları meydân-ı harbe saldırma!
3989. Hak, nâ-sedîd olan ehl-i nifakdan dolayı buyurdu ki: "Onların aralarında olan harb, şedîd harbdir."
"Sedîd", doğru ve "nâ-sedîd", eğri demektir. Ya'ni eğri olan ehl-i nifakdan dolayı Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Haşr'da لا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعاً الا فِي قُرى مُحَصَنَة أَوْ مِنْ وراء جدر بأسهم بينهم شديد تحسبهم جميعا وقلوبهم شتى ذلك بانهم قوم لا يعقلون (Haşr, 59/14) ya'ni "Sizinle mukātele edemezler, ancak tahsîn olunmuş karyelerde, yâhud duvarlar arkasından harb ederler; onların aralarındaki muhârebeler şedîddir. Sen onları müctemi' zannedersin, halbuki onların kalbleri müteferrikdir. Bu hâl muhakkak onların taakkul edemez bir kavim oldukları sebebiyledir" buyurur. Ya'ni kavilleri fiillerine uymayan ehl-i nifak, kendi aralarında harbden bahsederken şöyle vururuz ve böyle keseriz diye büyük kahramanlıklar gösterirler; sözleri fiiliyâta münkalib olduğu vakit, saklanacak yer ararlar.
3990. Birbirleri arasında merdanedirler; gazâda ise evin kadınları gibidirler. [4003]
3991. Gaybın seraskeri olan Peygamber buyurdu: "Ey delikanlı, harblerden evvel şecâat yoktur!"
Âlem-i gaybın seraskeri ve zamâir-i beşerin vakıfı olan Resûl-i zîşân Efendimiz, söz ile kahramanlık gösteren birine hitâben: يا فتى لا شجاعة قبل الحرب ya'ni "Ey delikanlı harbden evvel şecâat yoktur" buyurdu. Zîrâ insanın mâhiyyet-i rûhiyyesi ancak, fiiliyyât sâhasında zâhir olur. Beyt-i Ziyâ Paşa: Âyînesi işdir kişinin lâfa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
3992. Gaza lafı vaktinde ağızlarını köpük dolu ederler; cenk kızıştığı vakit, köpük gibi fensizdirler.
"Aralarında muhârebe lâfı olduğu vakit, söz kahramanları ağızlarını köpürte köpürte düşmanı mağlûb ve makhûr edeceklerinden bahs ederler; fi- ilen harb zuhûrunda cenk kızıştığı vakit köpük gibi fensiz ve tedbirsiz bir halde darmadağın olurlar." Hind nüshalarında ikinci mısra' وقت جوش و جنگ چون کف میفتند ya'ni "Galeyan ve cenk vaktinde köpük gibi düşerler" sûretindedir.
3993. Gaza zikri vaktinde, onun kılıcı uzundur; kerr ü fer vaktinde onun kılıcı soğan gibidir.
"Kerr ü fer", eski harblerde, pehlivanların harb meydanlarında düşmana karşı elindeki kılıç ve kalkan ile ileri geri vaziyetler göstermesi ma'nâsınadır. Ya'ni "Söz kahramanlarının kılıcı, muhârebe lâfı olurken pek uzun olup, düşmanı kahr eder; fakat kerr ü fer vaktinde ve söz fiiliyâta intikāl ettikde, o kahramânın kılıcı soğan gibi güs-güdük ve metânetsiz bir hâle gelir.”
3994. Düşünce vaktinde, onun kalbi yara isteyicidir; sonra bir iğne ile onun tulumu boşaldı.
"Harb düşüncesi vaktinde o söz kahramanının kalbi, düşman kılıcından yara isteyicidir. Harb, fiiliyât sâhasına geldikten sonra, onun hayâl rüzgârı ile dolu olan vücûdunun tulumu, cüz'î bir yara ile boşalır ve pörsür." Bu beyitlerin hem harb-i zâhirîye ve hem de harb-i ma'nevîye şumûlü vardır. Tarîk-i Hakk'a sülûk husûsunda birçok kimseler cür'et gösterirler ve hayallerinde yaptıkları mücâhedât ile nefis ve şeytanı mağlûb ederler; vaktâki önlerine nefsin ve şeytanın muhâcemâtı çıkar, mağlûb ve perîşân olurlar; ve başlarına bir belâ gelse, feryâd ederler ve tabîb-i ilâhî olan mürşid-i kâmilin tertîb ettiği acı ilaçları yutamazlar.
3995. Ben saykal vaktinde cefâdan kaçan, safâ isteyiciden aceb tutarım.
"Saykal", cilâ vermek ve parlatmak. Ya'ni "Kalbinin safasını ve temizliğini isteyen bir sâlikin, mürşid-i kâmil tarafından kalbine cila vermek için riyâzet ve mücâhede cefâsından kaçmasına taaccüb ederim; zîrâ bir kimsenin istediği şeyin esbâb-ı husûlünden kaçması, şâyân-ı taaccübdür."
3996. Aşk da'vâ, cefâ görmek, şahid gibidir. Vaktaki bir şahid yoktur, da'vâ tebah oldu.
Sâlikin aşkı da'vâ ve sülûkun îcâbı olan cefâyı görmek ve meşakkati çekmek, o da'vânın doğruluğuna şâhid gibidir. Şâhid olmazsa, da'vâ da fâsid olur.
3997. Bu kadı, senin şahidini istediği vakit incinme; yılan üzerine bûse kondur, tâ ki sen hazîneyi bulasın.
"Kadı"dan murâd, mürşid-i kâmil, “şâhid"den murâd, mürşid-i kâmilin tertîb ettiği mücâhedât ve riyâzâtdır; ve "yılan"dan murâd, zahmet ve meşakkat-i sülükdür. "Hazîne"den ve "define"den murâd, sâlikin arz-ı vücûdunda medfûn ve mahfi olan hakîkattir. Ya'ni "Mürşid-i kâmil, senin aşkına şâhid olmak üzere, senden mücâhede ve riyâzet istediği vakit, müteessir olma, bu zahmet ve meşakkati seve seve kabûl et, tâ ki arz-ı vücûdunda mahfi olan hakîkat definesine mâlik olasın."
3998. Ey oğul, o cefâ sana olmaz, belki sendeki kötülüğün vasfınadır.
Sülükünü itmâm etmemiş olan bir kimse, nâ-bâliğ bir çocuk mesâbesinde olduğu için, cenâb-ı Pîr efendimiz "oğul" diye hitâb buyururlar. Ya'ni "Ey nâ-bâliğ olan oğul, mürşid-i kâmilin cefâsı senin şahsiyetine değildir, belki sendeki sıfât-ı nefsâniyyeye karşıdır." İkinci mısrâ'ın nihâyetindeki "der" kelimesi zâiddir.
3999. Kilim üzerine bir sopayı ki, ona adam vurdu, onu kilime vurmadı, toz üzerine vurdu.
Ey sâlik, senin vücudun bir kilime ve sendeki sıfât-ı nefsâniyye de toza benzer. Meselâ bir kimse kilime sopa vurduğu vakit, onun maksadı kilime cefâ etmek değildir, belki üzerindeki tozu çıkarmaktır. Bunun gibi, mürşid-i kâmil sopa mesâbesinde olan mücâhedât ve riyâzâtı tahmîl ederse, bana hakaret etti diye müteessir olma; maksadı sendeki sıfât-ı nefsâniyye tozlarını çıkarmaktır.
4000. O kîn çekici eğer ata vurursa, onu ata vurmadı, onun süksüğü üzerine vurdu.
"Süksük", yol tutmayan fenâ huylu at, ma'nâsınadır. Ya'ni "Yürümesinden dolayı kalbinde ata karşı kîn çekici olan kimse, eğer o ata vurursa, vurması onun şahsına değildir; belki onda mevcûd olan kötü huyadır." Zîrâ atdan maksûd olan onun yola gitmesidir. Binâenaleyh bu dayak, huyunun tebdîli içindir ve huyunadır."
4001. Tâ ki süksükden kurtulsun, latif adımlı olsun; şırayı, mey olmak için habs edersin.
Bu döğüşün, onun yola gitmemek huyundan kurtulması ve latîf yürüyüşlü olması içindir. Ve kezâ üzüm şırasını bir fıçı içinde habs edersin ve fıçının ağzını da sıkı sıkı kaparsın; bu hapis cezası onun şaraba ve meye tahavvül etmesi içindir; yoksa bu habsin, şıranın zâtıyla bir münasebeti yoktur, bu hapis ancak sıfatına aid bir muameledir.
4002. Dedi: "O yetimciği o kadar döğdün, Hâlık'a mensub olan kahırdan niçin korkmadın?"
Bu da dîğer bir misâldir. Ya'ni "Bir kimse bir yetîmi döğen dîğer bir kimseye dedi: Yâhû "O bîçâre yetimciği o kadar döğdün. Cenâb-ı Hak فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ (Duhâ, 93/9) ["Öyleyse sakın yetîmi ezme!"] buyurduğu cihetle, sen bu fiilinden dolayı Hâlık'ın kahrından korkmadın mı?"
4003. Dedi: "Ey dostun canı, ona ne vakit vurdum? Ben o bir şeytana vurdum ki, onda vardır."
Yetîmi döğen kimse cevâben dedi ki: "Ey benim canım, ben o yetîme vurmadım, belki onda mevcud olan bir şeytana vurdum. Ya'ni onun şeytan olan sıfatına vurdum. Yoksa yetîmin şahsı ve zâtına karşı aslâ kînim ve buğzum yoktur."
4004. Analar sana, "Ölümün olsun!" derse, o huyun ölümünü ve fesâdın ölümünü ister.
Meselâ anan senin kötü bir huyundan dolayı öfkelenip, sana: "Öl, geber!" diye bedduâ ederse, senin şahsının ölümünü istediğinden dolayı değildir; belki onu hiddete getiren senin o kötü huyunun ve fesâdının ölmesini ve zâil olmasını ister.
4005. O bir taife ki edebden kaçtılar, merdliğin suyunu ve merdlerin suyunu döktüler.
Bu beyt-i şerîf, yukarıda geçen 3995 numaralı beyt-i şerîfe merbûtdur. O beyt-i şerîfde: "Ben saykal vaktinde cefâdan kaçan safâ isteyiciden aceb tutarım" buyrulmuş idi. Bu beyt-i şerîfde de, "O sâliklerin bir tâifesi ki, edeb-i sülükden kaçtılar, mertliğin ve merdân-ı ilâhînin haysiyyetlerini kırdılar; zîrâ kendilerine kusûr bulmadılar; tarîk-i evliyâya levm ettiler."
4006. Levm ediciler onları cenkden geri sürdüler, nihayet böyle me'bûn ve mef'ûl kaldılar.
Levm ediciler bu kaçan tâifeyi nefis ve şeytan ile mücâhededen geri sürdüler, nihâyet onlar böyle nefis ve şeytanın mefûlü ve me'bûnu kaldılar ve kadınlar cinsine mülhak oldular.
4007. Herze yiyicilerin öğünmesini ve gururunu az dinle, böyleler ile cenk saffına gitme!
4008. Zîra ki Hak: "Zadûküm habâlen" buyurdu ki, zayıf rüfekādan varakı döndür!
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe'de vaki لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَازِاَدُوكُمْ إِلَّا خَبَالًا وَلَأَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَ فِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (Tevbe, 9/47) ya'ni "Eğer onlar sizinle beraber çıksalar, ancak mekr ve gadr artırırlar idi. Sizin aranızda fitne ve muhalefet bırakmak isterler idi ve câsusluk edip sizin kelâmınızı onlara nakl ederler idi; Allah Teâlâ zâlimleri bilir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri, cihâd-ı asgar hakkında zaîfü'l-kalb olan arkadaşlardan kalbinin sahîfesini çevir, buyurdu. Binâenaleyh bu emrin ci- hâd-ı ekber olan nefis ve şeytan ile olan muhârebeye de tatbîki îzâha muhtâç değildir. Tarîk-i Hakk'a sülük emrinde de kaviyyu'l-kalb rüfekā lâzımdır.
4009. Zîrâ onlar size refîk olurlar ise, gāzīler saman gibi içsiz olurlar.
Ya'ni "Bu zaîfu'l-kalb olanlar emr-i mücâhedede size refik olurlar ise, düşman ile veyâ nefis ve şeytan ile gazâ edenler, saman çöpünün nasıl içi ve özü yoksa, onların da kuvve-i ma'neviyyeleri zâil olup içsiz ve cevhersiz olurlar ve netîcede dahi mağlûbiyet vâki' olur."
4010. Kendilerini sizin ile hem-saf ederler, sonra kaçarlar ve saffın kalbini [4023] kırarlar.
O zayıf kalbli olan kimseler, kendilerini sizinle beraber bir saffa koyarlar, sonra iş fiiliyâta gelince kaçarlar ve saffin kalbi olan sizlerin kuvve-i ma'neviyyelerini de bozarlar.
4011. Binâenaleyh bu nefersiz biraz sipahî iyidir ki, ehl-i nifak ile müctemi' gele.
Ya'ni "Bu korkak münâfik cemâati olmaksızın, biraz asker, ehl-i nifak ile ictimâ' eden askerden iyidir."
4012. İyi seçilmiş az bâdem, acı ile karışmış çokluktan iyidir.
"Bîhte", elenmiş demektir, burada seçilmiş ve ayrılmış ma'nâsına gelir. Ya'ni "İyice seçilmiş az mikdardaki tatlı bâdem, acı bâdem karışık olan çok mikdardaki bâdemden iyidir."
4013. Acı ve tatlı gerçi sûretde bir şeydirler; naks o cihetden vâki' oldu ki, hem-dil değildirler.
"Mü'min ile münâfik ve acı bâdem ile tatlı bâdem, sûret i'tibariyle birbirinin mümâsilidir, aralarındaki eksiklik bâtınlarının ve içlerinin bir olmamasın- dan vâki' oldu." Zîrâ mü'minin kalbinde îmân ve münafıkın kalbinde ise inkâr duyguları vardır; ve îmân inkârın zıddıdır. Ve kezâ acı, tatlının zıddıdır.
4014. Mecûsî, korkak gönüllü olur ki, o zandan, o cihânın halinden şek içinde yaşar.
"Gebr", âteş-perest ve mecûsî ma'nâsınadır. Ya'ni "Mecûsî kendi mezhebine îmân hususunda korkak gönüllüdür ve mütereddiddir. Mezhebine taalluku zan üzerinedir; ya'ni mezhebinin sıdkına zan ile hükmetmiştir. İşte bu zannından dolayı, âlem-i âhiretin hâlinden şek içinde yaşar." Münafıklar da böyledir, onların îmânı da, zan üzerinedir. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında sûre-i Nisa'da buyurur: مذبْذَبِينَ بَينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلاَءِ وَلَا إِلَى هَؤُلاء (Nisâ, 4/143) Ya'ni “O münâfıklar küfür ile îmân arasında mütehayyir ve mütereddid olup, ne mü'minler ve ne kâfirler tarafına mensûbdurlar." Binâenaleyh onlar ahiret hakkında mütereddid oldukları için, harbde onlardan fedakârlık beklenemez.
4015. Yolda koşar, bir menzil bilmez; bir kör gönüllü korkarak adım koyar.
Ashâb-ı tereddüdün fikri, hayât-ı dünyeviyyesinde tefekkürât yolunda koşar, fakat karar verecek ve sükûnet bulacak bir menzil bilemez; ve kat'î hükmünü verip, kalbinde sükûnet hâsıl olmaz. Kalbi nûrsuz ve kör olduğu için, fikrinin adımlarını korkarak atar; ve îmânı kat'î ve yakînî değildir.
4016. Sefer edici, yol bilmediği vakit, nasıl gider? Tereddüdler ve pür-hûn gönül ile gider.
4017. Her kim, "Yahu bu taraf yol değildir, derse, o korkudan orada tevakkuf eder ve durdu.
"Her kim, bu mütereddid kalbli olan kimseye: "Yâhu bu senin gittiğin yol, bir makbûl yol değildir, vazgeç derse, o kimse korkudan dolayı olduğu noktada tereddüd edip durur." Binâenaleyh bir kimse bir tarîka sâlik olduğu vakit, evvelen sıdkına mutmain olmak ve ondan sonra sülûk etmek lâzımdır. Bu itmi'nân hâsıl olunca, kim ne derse desin, asla kulak asmaz.
4018. Ve eğer onun akıllı olan kalbi yol bilirse, her hây u hûy ne vakit onun kulağına gider?
Kalbinin gözü hakîkati gören kimse dedikodulara kulak asmaz.
4019. Binâenaleyh bu korkakların refiki olma, zîrâ ki darlık ve korku vaktinde âfillerdir.
"Üştür-dil", nâmerd ve korkak ma'nâsınadır. Ya'ni: "Ey sâlik, bu gibi mütereddidler ve adımlarını korka korka atanlar ile beraber tarîk-i Hakk'a sülük etme ve onları kendine refik ittihâz etme; zîrâ seni de korkutup idrâk-i hakäyıkdan uzaklaştırırlar ve sıkıldıkları ve korktukları vakit kaçarlar."
4020. İmdi kaçarlar ve seni yalnız bırakırlar, gerçi lâfda Bâbil'in sihiridirler.
[4033] "Hilîden”, bırakmak demektir. "Sihr-i Bâbil" sûre-i Bakara'da vaki وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يَعْلَمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ (Bakara, 2/102) ["Lâkin şeytanlar kâfır oldular. Çünkü insanlara sihri ve Bâbil'de Hârût ve Mârût isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı"] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan sihirdir ki, yukarılarda Hârût ve Mârût kıssasında beyân olundu. Ya'ni "Ehl-i tereddüd müsabaka vaktinde seni yalnız bırakıp kaçarlar; fakat her birisi öğünmede ve lâfda insanı teshîr hususunda Bâbil'in sihri gibi müessirdirler; fiiliyâtda boşdurlar."
4021. Sen ra'nâlardan sakın ceng isteme! Sen tavuslardan sayd ve şikâr isteme!
"Ra'nâ'”, Arabî'de "ra'n"dan ahmak kadın, ma'nâsınadır. Fârisî'de elif-i maksûre ile zîbâ ve hoş-nümâ ve çâlâk ve mütekebbir ma'nâlarına ve içi kırmızı ve dışı sarı olan güle de itlâk olunur. Burada zâhiri hoş-nümâ ve nâzenîn ma'nâsınadır. Ya'ni "Sen zâhiri süslü, hoş-nümâ olan kimselerden cihâd-ı asgar ve ekber isteme ve onlardan bu mertliği bekleme; nitekim zâhiri müzeyyen olan tâvus kuşundan doğanların sayd ve şikârı beklenemez."
4022. Tabiat tavusdur ve sana vesvese eder; seni makāmından koparmak için söz söyler.
Tabîat, süslü olan tâvus kuşuna benzer. İnsana alākāt-ı dünyeviyye ve tezeyyünât-ı suveriyye vesvesesini ilkā eder ve sen onun bu ilkāâtını kabûl edip, o alâkāta ve tecemmülâta gönlünü verirsen, esnâ-yı sülûkunde bi't-terakkî nâil olduğun makāmdan sukūt edersin ve çektiğin mücâhede zahmetleri hebâ olur.
Bu vak'anın hulâsası şudur: Kureyş, Ebû Süfyan'ın kervanını vurmak üzere, ehl-i İslâm'ın Bedir nâmındaki mevki'de toplandıklarını işitmiş ve kervanın muhafazası için, asker toplayıp Mekke'den dışarıya çıkıp, Mekke kurbünde vâki' bir mahalle nüzûl etmiş idiler. Onlar orada iken, Ebû Süfyan tarafından bir adam gelip: "Kervanınız selâmetle geçip gitti, korkmayın, geri dönün!" dedi. Ebû Cehil: "Birkaç gün burada teferrüc edeyim!" diyerek geri dönmedi ve Kureyş'in, Bedir tarafına azîmeti kararlaştı. Fakat evvelce Benî Kinâne kabîlesiyle Kureyş arasında vâki' olmuş olan mukātele sebebiyle adâvet bulunduğundan, onların taarruzlarından korkup, Mekke'ye dönmeyi münâsib gördüler. Bu kararları üzerine İblîs, Kinâne kabîlesinin reîsi olan Sürâka bin Mâlik sûretine temessül edip süvâri şekline mütemessil olan yüz kadar avanesiyle Kureyş'e göründü ve onlara: "Size kimse mukābele edemez, işte ben de size Benî Kinâne'den asker ile yardıma geldim" dedi. Bu sözü söylerken şeytanın eli, Hâris bin Hâşim'in elinde idi. Ehl-i İslâm ile Kureyş Bedir'de karşılaştıkları vakit, büyük bir ordu hâlinde melâike nâzil olup saf bağ- ladı, İblîs'in hakîkati, âlem-i gaybı müşâhedeye müsâid olduğundan, bu mülâikeyi görür görmez, avanesiyle beraber firâra başladı ve Hâris'e hitâben: "Ben sizden müteberrîyim, zîrâ ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'dan korkarım ve Allah'ın ikābı şedîddir" dedi. Nitekim bu vak'a sûre-i Enfâlde, şu âyet-i kerîmede beyân buyrulur: وَ اِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ وَ قَالَ لَا غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَ اِنِّي جَارٌ لَكُمْ فَلَمَّا تَرَآءَتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَى عَقِبَيْهِ وَ قَالَ اِنِّي بَرِئٌ مِنْكُمْ اِنِّي اَرَى مَالَا تَرَوْنَ اِنِّي اَخَافُ اللَّهَ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ (Enfâl, 8/48) Ya'ni "Vaktâki şeytan onlara amellerini süsledi ve bu günde nâsdan size gālib yoktur ve muhakkak ben size yardımcıyım, dedi. Vaktâki iki tâife birbirini gördü, kendi ardına rücû' etti ve ben sizden berîyim, muhakkak ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum, ben Allah'dan korkarım ve Allah'ın ikābı şiddetlidir, dedi." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu vak'ayı ve âyet-i kerîmeyi, âtîdeki ebyât-ı şerîfede beyân buyururlar.