Melâmet edicilere âşıkın cevâb söylemesi
56. bölüm / 81 · 2666 kelime · ~14 dk okuma
3932. O dedi: "Ey nasihatçılar, ben nedâmetsiz dirlik cihanından tok geldim.
O âşık misafir, kendisine nasîhat edenlere dedi: "Ey nasîhatçılar, ben bu adam öldürücü mescide geldiğimden dolayı pişman değilim; çünkü ben bu fa-nî olan dünyâ hayatından bıktım usandım."
3933. "Ben yara arayıcı ve yara isteyici bir ok hedefiyim; yolda olan ok hede-finden afiyeti azaltır."
"Nebel", Gıyâsu'l-Lügāť da ok atmak ma'nâsına gösterilmiştir; bu sûretle "menbel", ism-i mekân olup, ok atılan mahal demek olur. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı da bu ma'nâya münasibdir. Ya'ni âşık misafir diyor ki: "Ben kazâ-yı ilâhî okunun hedefiyim, o okun yarasını arayıcı ve yarasını isteyiciyim. Binâ-enaleyh yolda olan o hedeften âfiyet ve devâm-ı hayât isteme!" demek olur.
3934. "Bir menbel vardır ki, o muhakkak rızık arayıcı olur; ben lâubâlî ölüm isteyici ok hedefiyim."
"Menbel", tenbel ve kâhil ma'nâsına gelir. Birinci mısra'da bu ma'nâ ve ikinci mısra'da dahi "ok hedefi" ma'nâsınadır. Ya'ni "Bir menbel vardır ki, o rızık arayıcı tenbel ve kâhil ma'nâsına gelir. Ben o ma'nâya gelen menbel değilim; belki ben lâubâlî ölüm isteyici olan kazâ-yı ilâhî okunun hedefi ma'nâsına gelen menbelim."
3935. "Bir tenbel değil ki, eline pul getirir; bir çâlâk-ı menbel ki, bu köprüden geçer."
Bu beyt-i şerîfdeki menbeller, tenbel ma'nâsına olmak münasib olur. Ya'ni "Ben öyle bir tenbel ve kâhil değilim ki, dilencilik için kapı kapı dolaşıp, eline pul ve mangır geçirir. Belki bu fânî olan dünyâ köprüsünden sür'atle geçen bir tenbelim."
3936. "O, o değil ki, her bir dükkân üzerine uğrar; belki kevnden sıçrar ve bir kâna uğrar."
O tenbel, o âhiret işinin tenbeli değildir ki, o âhiret tenbeli dünyanın her bir sûretine yapışıp kalır. O dünyâ tenbeli ve âhiret hamaratı olan âşık belki bu âlem-i kevnin hey'et-i mecmûasından geçip, hakîkat ma'denine ve menbaına yapışır; zîrâ o kimse hakkında مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى (Necm, 53/17) ya'ni "Basarı, mâsivâya kaymadı ve tecavüz etmedi" buyurulan Resûl-i zîşân Efendimizin eser-i âlîlerine tebean, mâsivâ-yı Hak'dan kâmilen göz yumar ve o yumduğu gözü hakîkate açar.
3937. "Ölüm tatlı oldu; bu saraydan naklim, kuş için kafesi bırakmak, uçmak gibidir." “Bu fânî hayât-ı dünyâdan bıktığım için, ölüm bana tatlı oldu; bu sarây-ı dünyâdan naklim, bir kuşun kafesi bırakması ve uçması gibidir."
3938. "O kafes ki, ayn-ı bağdadır; kuş gülistanı ve ağaçları görür."
Bağın zâtında olan kafesin içindeki kuş, o bağın gülistânını ve ağaçlarını görür.
3939. "Kuşların fevci, hâriçten kafes etrafında hürriyetten latif kıssalar okurlar."
"Cavk", fevc, bölük ve cemâat demektir. "O bağ içinde asılı olan kafesin etrâfına fevc fevc kuşlar toplanıp, hür ve âzâd olmaları hasebiyle, kafes içindeki kuşun muvâcehesinde cıvıl cıvıl öterler ve latîf kıssalar okurlar."
3940. "Kafesdeki kuş için o sebze-zardan ne yiyişi, ne de sabır ve kararı kalmıştır." [3954]
Kafesde mahbûs olan kuş, dışarıdaki o yeşillikleri görünce, yemeden ve içmeden kesilir ve sabır ve karârı da kalmaz.
3941. "Başını her delikten dışarıya eder, tâ ola ki, bu bağı ayaktan kopara."
O mahbûs kuş, kafesin parmakları arasından başını dışarıya çıkarır ve belki ayağımı bağlayan bu mahbesten kurtulup, hürriyete nâil olurum diye kafesin içinde oraya buraya sıçrar ve kaçacak yer arar.
3942. "Mâdemki onun dil ü cânı böyle hâriç olsa, o kafesi açarsan nasıl olur?"
Mâdemki kafesde mahbûs olan kuşun kalbi ve canı böyle o kafesin hâricine merbût ola, o kafesi açarsan onun hâli nasıl olur?
3943. "Gamlarda olan kafes kuşu gibi değildir, onun etrafında kediler oturmuştur."
Bu ölüme âşık olan kimse, kafesin etrafına kediler dizilip dâiren-mâ-dâr oturmuş olan kuş gibi çıkar çıkmaz parçalanacağı gamında değildir; o bu gamdan âzâdedir. "Kafes"den murâd cisim ve "kuş"dan murâd rûh ve “kafesin etrafındaki kediler"den murâd, a'mâl-i seyyie sûretleridir ki, rûh bedenden ayrılınca, onlar rûhu ta'zîb ederler.
3944. Bu havf u hazen içinde, ona ne vakit kafesden dışarıya gitmek arzusu olur?
Etrâfını kediler kaplamış olan kuşa, bu havf ve keder içinde hiç kafesten dışarıya çıkmak arzûsu olur mu?
3945. O ister ki, bu kafesin etrafında bu dar kafes cinsinden yüz kafes olsun.
ve izzetleri yerine, zillet kāim olur. Ve sûre-i İnfitâr'ın âhirinde وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ (İnfitâr, 82/19) ["Ve emr o günde Allâh'a mahsûsdur"] âyet-i kerîmesi mûcibince emr ancak Hakk'ın olup, onların re'y ve tedbirlerinin âhirette asla fâidesi olamaz.
3946. Nitekim hekîm olan Câlinus, bu cihanın hevâsından ve murâddan dedi:
“Râd" sahî ve fâzıl ve hekîm ma'nâlarına gelir; burada hekîm ma'nâsı münasibdir. Ya'ni “Câlinos hekîm, hâl-i ihtizârında, bu hayât-ı dünyaya olan muhabbetinden ve murâd-ı nefsânîsinden dolayı dedi:"
3947. “Râzıyım ki, benden yarım can kalsın ki, cihânı katırın kıçından göreyim."
"Ölüm, yok olmaktan ibaret olduğu cihetle, keşki böyle büsbütün ma'dûm olacağıma, yarı canım kalaydı da, bir katırın kıçında bu yarım canım ile bu dünyâ cihânını temâşâ ede idim."
3948. Kendi etrafında katar ile kedi görür; onun kuşu matardan nevmîd olmuştur.
"Âyis", "iyâs"dan ism-i fâildir, nevmîd demektir. "Matâr", masdar-ı mîmî olduğuna göre "uçmak", ism-i mekân olduğuna göre "uçacak mahal" demektir. Ya'ni "Ten kafesinden çıkmak istemeyen rûh, etrafında kedilerden mürekkeb bir katâr görmüştür de onun için uçmaktan nevmîd olmuştur veyâ uçacak mahalden ümîdini kesici olmuştur ki, o kedi katârı onun ef'âl-i seyyiesinin sûretleri veyâhud azâb melâikesidir."
3949. Yahud bu cihanın gayrini adem görmüştür, ademde o gizli bir haşrı görmemiştir.
Yahud "Ten kafesinden çıkmak istemeyen rûh, bu dünyâ hayâtından başka bir hayât ve bir âlem olmadığına i'tikād etmiştir ve onun aklının gözü, âlem-i hisden gâib ve ma'dûm olan o gizli bir haşrı ve ba'si görmemiştir."
3950. Bir cenîn gibi ki, kerem onu dışarıya çeker, o sonra karın tarafına kaçar.
Bu âlem-i âhirete gitmekten kaçan rûh, ana karnındaki bir çocuğa benzer ki, kerem-i ilâhî onu dünyâya çıkarmak için, anasının karnından dışarıya çeker, o çocuk ise, anasının karnında yaşamağa alıştığı için, o çekişten sonra yine karın tarafına kaçar.
3951. Lutuf onu masdar tarafına tevcih eder, o makarrını anasının arkasında yapar.
Lutf-ı ilâhî o cenîni anasının rahminden dışarıya çıkacak mahalle tevcîh eder; fakat o cenîn mahall-i karârını, dışarıya çıkmamak için, anasının arkasında yapar, ya'ni anasının rahmine saklanır da der;
3952. Ki: "Eğer bu şehirden ve muraddan dışarıya düşersem, ey aceb, göz ile bu makāmı görür müyüm?"
Ki: "Eğer ben bu sâkin rahim şehrinden ve burada bulduğum zevk ve murâddan dışarıya düşersem, acabâ bir daha bu muhabbet ettiğim makām-ı rahmi göz ile görebilir miyim?"
3953. "Yahud o sakil olan şehirde, bir kapı olaydı ki, rahme nezaret ede idim."
O cenîn der ki: "Yahud o sakîl ve zararlı olan dünyâ şehrinde bir kapı olaydı da, bu zevk ile yaşadığım rahim şehrine nezâret ede idim."
3954. "Yahud bir iğne deliği gibi bana yol olaydı ki, hariçden rahim görünmüş olaydı."
3955. O cenîn dahi, o bir na-mahrem olan Câlinus gibi bir âlemden gafildir.
Hakikate nâ-mahrem olan hekîm Câlinus, nasıl ki âlem-i âhiretten gâfil ve dünyadaki hayâta âşık ise, o ana karnındaki çocuk dahi, dünyâ âleminden gafil ve rahimdeki hayâta âşıkdır.
3956. O bilmez ki, o rutûbetler ki mevcuddur, o meded harici alemdendir.
O zavallı cenîn bilmez ki, ana rahminde mevcûd olup, kendisini yaşatan o rutûbetler, anasının hâriçten aldığı gıda yardımıyla hâsıl olur. Eğer anası yiyip içmese, rahim içinde vücûdunun hissettiği zevk ve râhat munkatı' olur.
3957. Onun gibi ki, cihanda dört unsur, la-mekân şehrinden yüz meded tutar.
Ana rahmi cenîni muhafaza etmek için hâriçten yardım gördüğü gibi, bu arzı teşkîl eden su ve toprak ve hevâ-yı nesîmi ve ateş unsur ve rükünleri dahi, lâ-mekân şehrinden, ya'ni ayn-ı vücûd olan fezâ-yı nâmütenâhîden birçok yardımlar görür.
Ma'lumdur ki, küre-i arz, güneşin etrafında ve kendi mahreki üzerinde azîm bir sür'atle devr etmektedir. Bu kadar sür'at mevâdd-ı arzıyyeden bir kısmının telattuf ederek fezâya intişârını mûcib olmak lâzım gelir. Ve eğer bir taraftan fezâdan imdâd-ı dâimî olmasa, arzın mevâddı böyle dağıla dağıla biter ve arz mahv olurdu. Nitekim arzın bu noksanlığına sûre-i Ra'd'ın nihâyetinde- أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا (Ra'd, 13/41) ya'ni "Ehl-i idrak görmezler mi ki, biz arzı etrafından eksiltmekteyiz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ve sûre-i Sebe'de olan يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَ مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَ مَا يَعْرُجُ فِيهَا (Sebe', 33/2) ya'ni "Arza dâhil olanları ve ondan çıkanları ve gökten inenleri ve göğe çıkanları Allah Teâlâ bilir" âyet-i kerîmesinde de, arzın hâricinden mevâdd-ı arzıyyeye imdâd vâki' olduğuna işaret vardır. Ehl-i fen indinde arzın fezâya ne sûretle ne şeyler kaçırdığı ve ne şeyleri ne sûretle aldığı henüz münkeşif değildir.
3958. Suyu ve dâneyi eğer kafesde buldu ise, o bağdan ve bir arsadan zuhûr etmiştir.
"Kafesdeki kuş suyu ve yemi eğer kafesin içinde buldu ise, o su ve yem hâriçteki bağdan ve bir meydandan zuhûr etmiştir." Bunun gibi beden kafesindeki rûh-ı hayvânînin gıdâsı dahi, tenin hâricinden gelir ve bu rûha muallak olan rûh-ı izâfî dahi bu âlet vâsıtasıyla faâliyyetini gösterir.
3959. Bu kafesden nakiller ve ferağ vaktinde, enbiyanın canları bağı görürler.
Enbiyânın canları kafes içinde bağı gören kuşa teşbîh buyrulmuştur. "Böyle bir kuş nasıl kafesten kurtulmak isterse, onlar da bu ten kafesi içinde oldukları halde, o intikālleri vaktinde ve âlem-i şehadetden ferâgat zamânında âlem-i gayb bağını görürler."
3960. Binaenaleyh Câlinus'dan ve âlemden fâriğdirler; ay gibi feleklerde tulû' [3974] edicidirler.
Mâdemki enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazerâtı, âlem-i gaybı müşâhede ediyorlar; binâenaleyh Câlinus'un fikrinden ve fânî olan bu âlem-i şehadetden fâriğdirler; onlar ay gibi âlem-i gayb feleklerinde tulû' edip parlayıcıdırlar.
3961. Ve eğer bu söz Câlinus'dan iftira ise, imdi benim cevabım Calinus için değildir.
Câlinus zamân-ı kadîmde gelmiş bir adam olup, onun bu sözü bize naklen vâsıl olmuştur. Halbuki bu menkül sözün sıdka ve kizbe ihtimali vardır. Eğer doğru ise sözümüz Câlinus'adır ve eğer bu söz ona iftirâ ise, o halde cevâb-ı reddimiz onun için değildir.
3962. Bu o kimsenin cevabı geldi ki, bunu söyledi; zîrâ ki ona pür-nûr olan gönül çift olmamıştır.
Bizim verdiğimiz cevâb-ı red, her kim olursa olsun bu sözü söyleyen kimseyedir; zîrâ bu âlem-i dünyâdan başka âlem ve hayât-ı dünyâdan başka hayât yoktur diyen kimseye nûr ilimli ve nûr idrakli bir gönül refîk olmamıştır. Onun kalbindeki zulmet-i cehil bu sözü söyletmiştir.
3963. Onun canının kuşu delik arayıcı sıçan oldu, vaktāki o kedilerden "arricu"yu işitti.
Ya'ni "O kafesin etrafındaki kedilerden "arricû"yu işittiği vakit, ölümü istemeyen kimsenin canının kuşu delik arayıcı sıçan oldu." Ankaravî hazretleri "arricû" kelimesi hakkında buyururlar ki: "Bir kimse bir şeyin üzerine dursa عرج فلان على الشئ ya'ni "Filân kimse şey üzerine durdu" derler; musallat oldu demek olur. Ve Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinde, "ayn"ın fethi ve "hâ"yı mu'cemenin zammıyla "arrîhû" (عرو), gazablan vaktinde kedi ve köpek sadâsı ma'nâsına olduğu gösterilmiş ise de, fakîr lügatlerde bulamadım.
3964. O sebebden bu dünyâ deliği içinde sıçan gibi vatan ve karar gördü.
Kuş kafesinin etrafına dizilmiş olan kediler gibi, bu ten kafesinin etrâfına ef'âl-i seyyie sûretleri veyâ melâike-i azâb dizilmiş olduğundan, ef'âl-i seyyi-eye mübtelâ olmuş olan bir rûh, bu dünyâ deliği içinde sıçan gibi vatan ittihâz edip karâr eyledi ve aslâ dışarıya çıkmak istemedi.
3965. Bu delik içinde de mi'mârlık tuttu, deliğin lâyıkı olan dânâlık tuttu.
Sıçan gibi korkudan bu dünyâ deliği içine saklanan rûh, bu deliği ma'mûr etmek için mi'mârlığa teşebbüs etti ve ancak bu deliğin ma'mûrluğuna mahsûs olan ilimleri öğrenmekle iktifâ etti ve nefis hâricindeki âlemin ma'mûrluğuna lâzım ilmi tahkîr edip, hurâfatdır dedi. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri onlar hakkında يعلمون ظاهراً من الحيوة الدنيا وهم عن الآخرة هم غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) ya'ni "Onlar hayât-ı dünyâdan zâhir olanı bilirler; halbuki onlar âhiretten gâfildirler" buyurdu.
3966. Onun için ziyâdelikte olan san'atlar ki, bu delik içinde işe gelir, ihtiyâr etti.
Kedilerden dolayı ten kafesinden çıkmaktan korkan rûh, ne kadar bu dünyâ deliği içinde işe yarayan ve kendisinin fazâil-i dünyeviyyesine sebeb olan san'atlar varsa, hep onları ihtiyâr etti ve bunların adını "medeniyet" koydu. Ve dâimâ bu dünyâ deliğini i'mâra çalıştı ve bu delik içindeki pek kısa olan hayâtını, pek büyük bir şey sandı. Nihayet kafes kırıldı ve kedilerin pençesine geçti, feryâda başladı ve emekleri hep boşuna gitti.
3967. Zîra ki kalbi dışarıya gitmekten kopardı, bedenden kurtulmak yolu bağlanmış oldu.
Zîrâ böyle bir rûh, kedilerin korkusundan ten kafesinden dışarıya çıkmak mülâhazasını kalbinden kopardı ve bunu aslâ düşünemiyecek bir hâle geldi ve bu düşünememek sebebiyle, bundan kurtulmåk fikrinin yolu bağlandı, artık kalbine böyle bir fikir gelemez oldu ve: "Yâhû, bir gün gideceksin, senin için ölmek mukadderdir" diyenler ile de istihzâya başladı.
3968. Eğer örümcek, ankā tabîatini tuta idi, ne vakit bir salyadan çadır bina ederdi?
"Örümcek"den murâd, ehl-i dünyâ ve "ankā kuşu"ndan murâd, ehl-i hakîkat ve ehl-i âhiret, "salya"dan murâd, dünyanın hünerleri ve san'atları ve "çadır"dan murâd, mahkûm-ı fenâ olan ma'mûre-i âlemdir. Ya'ni "Eğer örümcek meşrebinde olan ehl-i dünyâ, ankā kuşu meşrebinde olup, yükseklerde uçan ehl-i hakîkat tabîatinde olaydı, ancak salya mesâbesinde olan dünyâ hüner ve san'atlarına bağlanıp, mahkûm-ı fenâ olan bu ma'mûre-i âlemin i'mânıyla meşgül olur mu idi?" Bu beyt-i şerîfde sûre-i Ankebût'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُون اللَّه اَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنكبوت اتَّخَذَتْ بيتا وان أَوْهَنَّ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/41) Ya'ni "Állah'ın gayri dostlar ittihâz edenlerin meseli, kendisine ev yapan örümcek meseli gibidir. Halbuki evlerin en zayıfı olduğu muhakkaktır; eğer bilseler idi, yapmazlar idi."
3969. Kedi kendi pençesini kafese atmıştır; onun pençesinin adı derd ve sersâm ve magasdır.
"Derd", mutlakan ağrı ve sancı ve veca' ma'nâsınadır. "Ser-sâm", bir nevi' dimâğ hastalığı ve "magas", bağırsaklarda hâsıl olan illet ve evcâ' demektir. Bu beyt-i şerîfde "kafes"den murâd ten ve "kedi"den murâd, ölüm ve "pençe"den murâd türlü türlü hastalıklardır.
3970. Kedi ölüm ve onun pençesi marazdır. Kuş üzerine ve onun kanadı üzerine vurur.
3971. Köşe köşe ilaç tarafına sıçrar; ölüm kadı, hastalık şahid gibidir.
Dünyânın ulûm ve hünerlerinde sâhib-i fazîlet olup, dünyâ deliğini i'mâr ile meşgül olan kimsenin ten kafesine ölüm kedisi hastalık pençesini attığı vakit, o bîçâre: "Aman bana bir çare yok mu?" diye köşeden köşeye ve doktordan doktora ilaç ve çâre tarafına koşar; halbuki ölüm, rûhun cisimden iftirâkına hükm edecek olan bir kadı ve hâkim; ve hastalık ise bu iftirâkın zârûrî olduğunu isbât eden şâhid gibidir.
3972. Bu şahid, kādının muhzırı gibi geldi ki, seni hüküm yerine kadar da'vet eder.
"Piyâde", burada mahkemenin muhzırı ve mübâşiri ma'nâsına gelir.
3973. Ondan kaçmakta bir mühlet istersin, eğer kabûl ederse gitti ve eğer etmezse, "Kalk!" dedi.
Hâkim tarafından sana hastalık mübâşiri geldiği vakit, sen huzûr-ı hâkimden kaçmak husûsunda ondan bir mühlet istersin; eğer sana mühlet vermeyi kabûl ederse, o hastalığına çâre bulunur ve senden gider; ve eğer sana mühlet vermeyi kabûl etmezse, o hastalık: "Haydi bakalım kalk! mutlakā gideceğiz!" der.
3974. Mühlet istemek devâ ve çârelerdir ki, ten hırkası üzerine pâreler vurursun.
Ölüm kadısından mühlet istemek tedâvîye ve ilâçlara tevessül etmektir ki, bu tevessül ile sen ten hırkası üstüne yamalar dikmiş olursun.
3975. Akıbet bir sabah hışım gibi gelir (Der ki): "Ne kadar mühlet olur, artık utan!"
Ve çok tedâvî ve ilâç mühletlerinden sonra, âkıbet o ölüm bir gün öfke gibi birdenbire gelip der ki: "Haydi bakalım kalk, kadı huzûruna gideceğiz, bu ne kadar mühlet vermek olur; artık mühlet istemekten utan! فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهم لا يَستأخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ (A'raf, 7/34) ya'ni "Onların ecelleri geldiği vakit bir sâat ileri ve geri gitmez" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
3976. Ey pür-hased, şâhdan kendi özrünü iste, ondan evvel ki, öyle bir gün erişir.
Ey hasedi çok olan kimse, şâh-ı hakîkî olan Hak'dan, sıfât-ı mezmûmenden ve ef'âl-i seyyienden dolayı özür dile; öyle bir gün erişmezden evvel kötülüklerinin afvını niyâz et.
3977. O kimse ki, atı zulmetde sürer, ondan dolayı kalbin nûrunu bir uğurdan koparır.
“Bârgî”, at ma'nâsınadır. Ba'zıları atın bir nev'i ve ba'zıları yük atı demiştir. Ve kudret ve zenginlik ve fahişe ma'nâlarına da gelir. Burada "at" ma'nâsı münasibdir; murâd, matıyye-i nefisdir. Ya'ni "Bir kimse kendisinin binek hayvanı olan nefsini, tabîat zulmeti içinde sürüp koşturur ise, bu sürmekten dolayı kalbindeki nûr-ı yakîni bir uğurdan koparır ve söndürür; ve nûr-ı yakînin sönmesiyle küfür ve inkâr baş kaldırır.
3978. Onun şahidinden ve maksadından kaçar ki, o şahid onu kazâ tarafına da'vet eder.
Kalbindeki nûr-ı yakîni koparmış olan kimse, artık ölüm kadısının şâhidi olan emrâzdan ve emrâzın tasallutu maksadından kaçar; halbuki o şâhid-i emrâz, o kimseyi kazâ-yı ilâhî tarafına da'vet etmiştir. Binâenaleyh o kimse kazâ-yı ilâhîden râzı olmamış bulunur ve من لم يرض بقضائى فليطلب ربا سوائی ya'ni "Benim kazâma râzı olmayan, benden başka Rab bulsun" hadîs-i kudsîsindeki itâba muhâtab olur.
3979. Bundan geç, o şahıs tarafına sür ki o, o gece mescide misafir olarak geldi.
Bu hitâb, Hz. Pîr efendimiz tarafından nefs-i nefislerinedir. Buyururlar ki: "Ey Mevlânâ, bu bahsin îzâhını bırak da, o kıssadaki şahıs tarafına rücû' et ki, o şahıs o şehre geldiği gece, adam öldürücü mescide misafir olarak geldi."