İçeriğe atla

O mescide misafirin gelmesi

55. bölüm / 81 · 1029 kelime · ~6 dk okuma

3917. Nihayet gece vaktinde bir misafir geldi ki, o acib olan sıytı işitmiş idi.

Nihâyet gece vaktinde o mescidin bu hâl-i acîbi hakkındaki sıyt ve şöhre-ti işitmiş olan bir misafir geliverdi.

3918. Denemek için tecrübe etti, zîrâ ki çok şecî ve canından tok idi.

O mescidin şöhretini işitmiş olan misafir, bakalım mes'ele halkın dediği gi-bi midir? deneyim diye tecrübeten geldi; zîrâ o misafir çok şecî' ve canının muhafazasına harís değil idi.

3919. Dedi: "Bana başı ve işkenbeyi eksik tut, can hazînesinden bir habbeyi gitmiş tut!"

O fedakâr âşık kendi kendine dedi: "Ey insânî rûhum, baş ve işkenbeden, ya'ni mîde ve bağırsak gibi âlât-ı hazımdan beni ârî farz et; bu âlem-i şehâ-detin rûh-ı hayvânî hazînesinden, bir habbe mesâbesinde olan benim rûh-ı hayvânîmi gitmiş farz et!"

3920. Ten sûretine, de ki: "Git, ben kimim? Mâdemki ben bâkîyim, nakış ek- [3934] sik gelmez."

Ey rûh-ı insânîm, bu tenimin sûretine, de ki: "Git, sen fânîsin, ben kimim? Ben bâkîyim. Mâdemki ben bâkîyim, sen gidersen, nakış eksik gelmez." Ya'ni bana taalluk edecek başka bir nakış ve sûret ihsân olunur. Zîrâ bu âlemden insanın intikālini müteâkib rûha bir sûret-i berzahiyye verilir ki, biz bu sûret-i berzahiyyemizin nümûnesini dünyâda uyku âleminde, rü'yâ dediğimiz mevtınde görürüz. Zîrâ biz uykuda iken yanımızda iki kişi konuşsa, onların sözünü kulağımız işitmez ve kendilerini gözümüz görmez; halbuki o dakîkada rü'yâ âleminde birtakım kimseleri görürüz ve onlar ile konuşuruz ve elimiz onları tutar ve ayağımız yürüyüp, yanlarına gider. Demek ki bu cismimizden başka gören gözümüz ve işiten kulağımız ve konuşan ağzımız ve elimiz ve ayağımız vardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Dîvân-ı Kebîr'le-rindeki bir beyt-i şerîf ile beyân buyururlar: Beyit: “Eğer sâkî-i bâkî benim bu kadeh-i vücudumu ölüm ile kırarsa, ben aslâ gam çekmem; zîrâ onun koltuğunun altında başka bir kadeh-i vücûd vardır."

3921. Mâdemki lutf-ı Hak'dan bana "Nefahtü" oldu, ten kamışından ayrı olarak Hakk'ın üfürmesi olurum.

Bu beyt-i şerîfde نَفَخْتُ فيه من روحى فَاذَا سويته و (Hicr, 15/29) ya'ni "Vaktâki Adem'in sûret-i cismâniyyesini tesviye ettim ve onun cismine rûhumdan üf-ledim" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve ikinci mısra'da vücûd-ı âdem, nayzenin üflediği neye teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, ey rûh-ı izâfîm, mâdem-ki lutf-ı Hak'dan benim ayn-ı sâbiteme ve sûret-i ilmiyyeme, sıfat-ı Hayat-ı ilâhiyye ile üfleme vâki' olmuş ve Hak Teâlâ bu ma'nâya "Ve nefahtü fihi min rûhî" ile işaret buyurmuştur; sen nayzenin üflediği bir ney mesâbesinde olan bu tenden ayrıldığın vakit, benim benliğim, senin ile beraber Hakk'ın üf-lemesinden ibaret kalır. Zîrâ nayzenin elindeki ney giderse, nayzenin nefesi kesilmez; kezâlik, nefes-i Rahmânî de mutlakā ten sûretine muhtaç değildir.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak, "taayyün-i sânî ve vâhidiyyet" mertebe-sinden sonra, suver-i ilmiyye hasebiyle, mertebe-i ervâha tenezzül eder ve bu mertebede suver-i ilmiyyeden her biri bir cevher-i basît olarak zâhir olurlar. Bu cevâhir-i basîtadan her birinin şekil ve levni olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de muttasıf değildirler. Mertebe-i vâhidiyyette nasıl ki bilcümle esmânın su-ver-i ilmiyyeleri birbirinden temeyyüz etmiş ise, mertebe-i rûhiyetde dahi, on-ların zılâli olan ervâh dahi öylece yekdîğerinden temeyyüz etmiştir. Bu ervâh-ı mütemeyyizeden her biri, âlem-i misâlde ve ba'dehû âlem-i şehadette zâhir olan sûretlere taalluk eder. Nüzûl burada tamâm olur, ondan sonra urûc baş- lar. Rûh, cesed-i unsurîden ayrıldıktan sonra, âlem-i berzahda zahir olur ve bu âlem-i berzahda kendisine verilecek münasib bir sûrete taalluk eder.

3922. Nihayet onun üfürmesinin sesi bu tarafa düşmez; nihayet o gevher bu darca olan sadefden kurtulur.

Ten sûreti gidince, Hakk'ın bu vücûd-ı nâbite üfürmesinin sesi ve nağmesi, artık bu cismâniyet tarafına düşmez olur ve nihâyet o nefh gevheri ve incisi, artık bu dar sadefden, ya'ni cisimden kurtulmuş olur.

3923. Hak: "Ey sâdıklar, ölümü temennî edin!" buyurdu. Sadıkım, bunun üzerine canımı saçarım.

Bu beyt-i şerîfde قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ اللَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوا الموت ان كنتم صادقين (Cum'a, 62/6) ya'ni "Ey Resûlüm, yahûdîler'e de ki: Eğer siz sâir ümmetlerden mümtaz olarak Allah Teâlâ'nın evliyâsı ve ehibbâsı iseniz, O'ndan mevti temennî edin, eğer zu'munuzda sâdıklar iseniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni adam öldürücü mescidde yatmak isteyen âşık dedi ki: "Hak Teâlâ hazretleri yahûdîlere, "Eğer Hakk'ın muhabbetinde sâdık iseniz ölümü isteyin!" buyurdu. Ben ise Hakk'a muhabbetimde sâdıkım, binâenaleyh bu imtihân-ı ilâhî üzerine canımı saçar ve fedâ ederim."

Gece orada yatmasından dolayı, ehl-i mescidin, âşık olan misafiri levm etmesi ve tehdîd eylemesi

3924. Kavim dediler ki: "Agâh ol, burada uyuma, tâ ki can alıcı seni küsbeler gibi döğmesin!"

"Küseb", küsbenin cem'idir ve küsbe zeytin tânesi ve pamuk tohumu gibi kendilerinden yağ çıkarılan hubûbâtın posalarına ıtlâk olunur ki, bu posaları cendereye koyup, tazyîk ederler. Ya'ni "Burada yatma ki, göze görünmeyen can alıcı, yağ posalarını döğüp ezdiği gibi seni döğmesin!"

3925. Zîra sen garîbsin ve halden bilmezsin ki, burada her kim yattı, zeval geldi.

Ya'ni "Garîbü'd-diyâr bir adamsın ve bu mescidin bu korkunç hâlini bilemezsin; biz sana haber verelim ki, her kim bu mescidde yattı ise, hayâtına zevâl geldi ve öldü."

3926. Bu tesadüfî değildir, biz ve ashâb-ı ukūl bunu def'alar ile görmüşüz.

"O mescidde yatan adamın ölmesi tesadüfi ve eceli gelerek gitme değildir; onun ölümü mutlakan bu mescidde yatması yüzündendir. Biz ve akıl sahibleri bunun böyle olduğunu def'alar ile görmüşüz ve böyle olduğuna kat'iyyen hükmetmişizdir."

3927. Her kim ki, o mescid ona bir gece mesken oldu, gece yarısında ona öldürücü zehir geldi.

3928. Biz bunu birden yüze kadar görmüşüz; bir kimseden taklîd ile işitmemişiz.

3929. O Resûl: "Dîn nasihatdır," buyurdu; o nasihat lügatte gulûlün zıddıdır.

Resûl-i zîşân Efendimiz الدين النصيحة ya'ni "Din nasihattir" buyurdu. Ashâb: "Kim için?" diye sordular. Server-i âlem Efendimiz لله و لرسوله و لكتابه و لائمة المسلمين و عامة المؤمنين ya'ni "Allah için ve O'nun Resûl'ü için ve O'nun kitabı için ve müslimlerin ve umûm mü'minlerin imamları için" buyurdular. Ve nasîhatin lügatte ma'nâsı hıyânetin zıddıdır. Ya'ni nasîhatin lügat ma'nâsı sadâkatdır ve sadakat, hıyânetin zıddıdır. Nitekim "tövbe-i nasûh" derler ki, tövbe-i sâdık demektir. Şu halde hadîs-i şerîfin ma'nâ-yı münîfi: “Dîn Allah'a ve Re-sûl'üne ve kitâbına ve müslimlerin ve umûm mü'minlerin başında bulunan-lara sadakatdır" demek olur.

3930. O nasihat dostlukta doğrulukdur; gulûlde isen hâinsin ve köpek kılıklısın.

Ya'ni "Nasîhat", doğruluktur ve "gulûl", eğriliktir. Eğer dostlukta doğru-lukta isen sâdıksın ve eğer eğrilikte isen, hâinsin ve köpek kılıklı ve tabîatlı-sın ki, ekâbire saldırır ve havlarsın."

3931. Bu nasihati sana muhabbet cihetinden hıyânetsiz olarak gösteririz; akıl-dan ve insafdan dönme!

"Dâd", adl ve insaf demektir; burada insaf ma'nâsınadır.