Şeytanın Kureyş'e, "Ahmed'in cengine geliniz ki, ben size yardımlar ederim ve kendi kabîlemi yardıma çağırırım" demesi ve iki saffın mülākātı vaktinde kaçması
58. bölüm / 81 · 2869 kelime · ~15 dk okuma
4023. Şeytan gibi yüz askerde birinci oldu, “İnnenî cârün leküm" diye efsûn okudu.
Bu beytin yukarıya rabtı budur ki: Vesvese veren tabîat, şeytan gibi senin asker gibi olan kuvâ-yı vücûdiyyen içinde birinci ve serdâr oldu ve sana mücâdele-i hayâtda "Ben sinin muîninim" diye hîleler ve efsûnlar okudu. Nitekim şeytan Kureyş'e Bedir'de bu efsûnu okumuş idi.
4024. Vaktaki Kureyş onun sözünden hâzır oldular, her iki asker mülâkāta geldiler.
Vaktâki Kureyş, mütemessil olan şeytanın sözünden dolayı cenge hâzır oldular, İslâm askeriyle Kureyş'in askeri birbirine mülâkî oldular.
4025. Şeytan mü'minlerin safı tarafında bir yolda melâikeden bir asker gördü.
4026. O görmedikleri bir ordu saf vurmuş, onun canı korkudan âteş-gede oldu.
Şeytan, beşerin his gözüyle göremedikleri bir ordunun saf bağladığını görünce, kahr-ı ilâhî korkusundan onun canı ateş mahalli oldu, ya'ni canı korkudan tutuştu.
4027. "Ben bir acıb asker görüyorum!" diye kendi ayağını geri çekmiş tuttu.
4028. Ya'ni "Ben Allah'dan korkarım, benim için O'ndan avn yoktur; gidiniz muhakkak ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum!"
Ya'ni şeytan: "Ben Allah'ın gazabından ve kahrından korkarım, çünkü bana Hakk'ın yardımı yoktur, binâenaleyh bu harbden çekiliniz, zîrâ ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum," dedi.
4029. Hâris dedi: "Ey Süraka kılıklı, agah ol, dün niçin sen böyle söylemedin?"
Hâris bin Hişâm şeytana hitâben dedi ki: "Ey Sürâka hey'etindeki şahıs, dün niçin şimdi söylediğini söylemedin ve bizi harbe teşvik ettin?"
4030. Dedi: "Şimdi hareb görüyorum." Dedi: "Hayır, sen Arab'ın ceâşîşini görüyorsun!" [4043]
"Hareb", telef-i mâl ve fitende söylenen bir kelimedir; ve burada murâd sıkıntı ve zorluktur. Öfkelenmek ve bir kimsenin malını gasb etmek ve harb ediciler ma'nâsına da gelir. Burada "harb ediciler" ma'nâsı da münasib olur.
"Ceâşîş", "ca'şûş"un cem'idir, dilenci ve kısa boylu adam ve âciz ma'nâsınadır. Ya'ni "Şeytan Hâris'e dedi: "Dün söylemedim, çünkü bugün gördüğümü dün görmedim; şimdi ise sıkıntı ve zorluk veyâhud harb ediciler görüyorum." Hâris dahi şeytana cevâben dedi ki: "Hayır, sen Arab'ın âcizlerini görüyorsun; fakat korkaklığından dolayı, mukābele edemiyorsun." "Arab'ın âcizleri" ta'bîriyle Hâris, İslâm askerlerini tahkîr murâd ediyor.
4031. "Bunun gayrini görmüyorsun, fakat ey ma'yûb olan sen, o laf zamanı idi, bu cenk vakti!"
Hâris sözüne devam edip dedi: "Ey Sürâka, sen harbin gayrini görmüyorsun; fakat ey insanların lekesi ve ma'yûbu olan sen, bil ki o yardım va'd et- tiğin zaman, lâf ve öğünme ve atıp tutma zamanı idi. Bu vakit ise cenk ve fiil vaktidir. Lâf ile fiil arasındaki fark zamânıdır."
4032. "Dün der idin ki: Müteahhid oldum ki size dembedem feth ve nusret ola!"
"Pâyendân", pabuçluk, zâmin ve kefil ve mütevassıt ve müteahhid ve bir kimsenin kayd ve bendde olmak ma'nâlarınadır. Burada müteahhid, zâmin ve kefil ve mutavassıt ve kayd ve bendde olmak ma'nâlarından her birisi münâsibdir. Ya'ni Hâris dedi ki: “Dünkü gün sen bize dembedem fetih ve nusret olacağını taahhüd ederim demiş idin; o taahhüd ettiğin ve zâmin olduğun fetih ve nusret bugün nerede?"
4033. "Ey laîn, dün ordunun kefili olmuş idin ve bu zaman zelîl ve zayıfsın."
4034. "Hatta senin o hîleni yuttuk ve geldik, sen külhana gittin ve biz odun olduk."
"Dem", burada hîle ma'nâsınadır ve "tûn", külhan demektir. Ya'ni, "Yardım edeceğine bizi iknâ' ettin, nihâyet senin bu hîleni yuttuk ve İslâm ile muhârebe etmek üzere, buraya geldik; sen külhana gidip külhancı oldun ve biz de odun olduk, sen bizi bu harbin ateşi içine attın."
4035. Vaktaki Hâris, Süraka'ya bunu söyledi, o laîn onun itabından öfkeli oldu.
4036. Şeytan onun göğsüne vurdu ve kaçtı; o bîçârelerin kanını bu mekrden döktü.
Hâris, Sürâka sûretinde mütemessil olan şeytana yukarıda zikr olunan itâbı yaptı; o rahmet-i ilâhiyyeden matrûd olan şeytan bu itâbdan öfkelendi ve Hâris'in göğsüne bir yumruk vurdu ve kaçtı. Bu mekri ve hîlesi sebebiyle o bîçâre insanların kanını döktü. Mel'ûn onları hayatları zamanında küfre ve memâtları zamânında da azâb-ı uhrevîye ilkā etti ve hayât-ı dünyeviyyeden istifadelerini de bu harbe sevk etmek sûretiyle kat' etti.
4037. Vaktaki o, bu kadar âlemi vîrân etti, sonra "Muhakkak ben sizden berîyim" dedi.
"Âlem"den murâd efrâd-ı benî beşerden her birinin vücûdudur; zîrâ her bir ferd bir âlemdir, çünkü âlem-i kebîrin zübdesidir.
4038. Onun göğsüne vurdu onu attı; sonra kaçıcı oldu, çünkü ona heybet koştu.
Şeytan öfkesinden Hâris'in göğsüne vurdu ve onu yıktı; bu mütemessil olan hâli içinde ona beşerin heybeti hücûm etti ve müstevlî olduğundan o hâl-i temessülde tevakkuf edemeyip, kaçtı; zîrâ beşerin sûret-i kesîfesi aslî ve İblîs'in sûreti ise âriyet idi ve Hâris'in mukābelesinde mağlûb olacağı muhakkak idi.
4039. Nefis ve şeytan her ikisi bir ten idiler, kendilerini iki sûretde gösterdiler.
Nefis ile şeytanın her ikisi bir hakîkat idiler, zîrâ nefis Hakk'a karşı serkeş ve emrine muhâlif olduğu gibi, şeytan da öyledir. Binâenaleyh ilm-i ilâhîdeki hakikatleri, ism-i Mudill'in mazharıdır ve ikisi de bir ismin hükmü altındadır. Fakat âlem-i keserâtda bu bir hakikat, iki sûretde zâhir oldu, birisi "nefis" ve diğeri "şeytan" oldu ve ikisi de enâniyetten dem vurdular.
4040. Melek ve akıl gibi, onlar bir idiler; onun hikmetleri için iki sûret oldular.
Nitekim melek ve akıl dahi ism-i Hâdî'nin mazharı olup, ikisinin hakîkati birdir ve onlar emr-i Hakk'a dâimâ mutî' bir haldedirler. Bu bir hakîkat dahi âlem-i keserâtda iki sûretde zâhir oldu; birisine "melek", dîğerine "akıl” dediler.
4041. Kendi sırrında böyle bir düşman tutarsın; aklın mâni'i ve canın ve mezhebin hasmıdır.
Ey sâlik, sen kendi bâtınında dâimâ böyle bir düşman taşırsın. O öyle bir düşmandır ki, senin aklının hükmünü icrâya mâni' olur ve senin rûh-ı insânînin ve mezheb-i savabının düşmanıdır. Dâimâ senin aklını çeler ve âlem-i ulvîden olan rûhunu dâimâ süflîye tevcîh eder ve doğru olan mezhebini ifsâd eder.
4042. Bir nefes kertenkele gibi hamle eder, sonra firarda bir deliğe kaçar.
O senin içindeki düşman, bir nefes kertenkele gibi sür'atle sürünerek hamle eder, sonra firâr edip, kalbinin deliklerinden birine kaçar. Nitekim hadîs-i Şerîfde `الشيطان جائم على قلب بنی آدم فاذا ذكر الله تولى و خنس و اذا نسى الله التقم قلبه` ya'ni "Şeytan benî-âdemin kalbi üzerine mülâzemet edicidir. Allah'ı zikr ettiği vakit, döndü ve saklandı; ve Allah'ı unuttuğu vakit onun kalbini yuttu" buyurulur. Ve evliyâ-yı Hind'den Mesnevî-i Şerîf şarihi İmdadullah Çiştî (k.s.) hazretleri Ziyâu'l-Kulûb ismindeki risâlelerinde buyururlar ki: "Sâlik zikrullâh ile meşgûl olduğu vakit, ba'zı envâr zuhûr eder ki, bunların ba'zıları mahmûd ve ba'zıları gayr-i mahmûddur. Eğer nûr, göbeğin yukarısından peydâ olur ve ateş ve duman rengi tutarsa, vesvese verici hannâsın nûrudur; “Eûzü billâh" okumak lâzımdır."
4043. Şimdi o gönülde delikler tutar, başını her delikten dışarıya çıkarır.
4044. Şeytanın nüfûsdan gizli olmasının ve o deliğe gitmesinin adı hunûs oldu.
"Hunûs", başını içeriye çekip gizlenmek ve geri çekilmek ve rücû' etmek ma'nâlarınadır. Ya'ni "Şeytanın nefeslerin altında gizlenmesine ve kalbin deliklerine kaçıp saklanmasına "hunûs" derler. Ve hunûs kelimesinin mübâlağalı ism-i faili “hannâs" bu saklanan şeytanın adıdır."
4045. Zîra onun hunûsu, kirpinin hunûsu gibidir; kirpinin başı gibi onun için gelme ve gitme vardır.
Ya'ni "O şeytanın insanın kalbine musallat olup, gaflet hâlinde türlü vesveseler ve fenâ hâtıralar vermesi ve zikr-i ilâhî te'sîriyle kalbin deliklerine gi- rip saklanması, kirpinin saklanmasına benzer ve kirpinin başı gibi fırsat bulduğu zaman, başını çıkarır ve düşmanı görünce başını içeriye çekip saklanır." Evliyâullâh hazarâtı bu hannâsı türlü türlü teşbîhât ile beyân buyurmuşlar ve ehl-i gafleti bu sûretle îkāz etmişlerdir. İmdâdullah Çiştî hazretleri dahi Ziyâu'l-Kulûb'unda şöyle buyurur: "Ma'lûm olsun ki, hannâs ejder sûretindedir ve hortumu vardır ve hortumunda zehir dolu dikenler vardır. Mürîdden her ne vakit bir kusûr vâki' olur veya şübheli taâm yerse, hannâs kuvvet bulur; zehir dolu olan hortumu kalbin etrafında dolaşır ve o zehir kalbe te'sîr eder ve siyahlık peyda olur. Mürîd tövbe ve istiğfardan sonra pâs-ı enfâs tarîkıyle zikr-i celî ve hafiye meşgül olduğu vakit, hannâs zayıf olur ve gönül dahi saf-pezîr olur." "Kunfuz", Arabça kirpi demektir, Fârisî'de "dâl" harfi "zâl" gibi de okunduğundan “şodest", "kunfuzest" ile hem-kāfiye olmuştur.
4046. Ki Huda o şeytana “hannâs” ta'bîr etti, zîrâ onun başı kirpiciğe benzedi.
4047. O kirpinin başı sert sayyâdın korkusundan dembedem gizli olur.
Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri o kalbe vesvese veren şeytana مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ (Nâs, 114/5-6) ["İnsanların kalblerine vesvese veren Hannâsın vesveselerinin şerrinden..."] âyet-i kerîmesinde “hannâs” ta'bîr buyurdu; çünkü başı çıkıp saklanmakta kirpiye benzedi. Kirpinin sert bir avcının korkusundan vakit vakit, dikenli olan pûşu içinde saklanır." "Hârpuşt", Fârisî'de "kirpi" demektir.
4048. Hattâ fırsat bulduğu vakit başını dışarıya getirir; böyle bir mekrden yılan ona zebûn olur.
"Kirpi düşmanından fırsat bulduğu vakit dikenli postundan başını dışarıya çıkarır ve düşmanı görünce içeriye kaçar. Bu o hayvanın bir mekri ve hîlesidir; işte bu hîlesi sâyesinde yılanı mağlûb eder, başını içeriye çekip yılanı postunun sert dikeni ile yaralar ve başını çıkarıp ısırır. Yılan onu ısıracağı vakit, postuna saklanır, bu sûretle yılanı berbâd eder." İşte hannâsın nefs-i emmâre yılanı ile böyle mücadele vardır. Nefs-i emmâre sahibi olan sâlik zikir ile hücûm ettiği vakit, hannâs kirpi gibi saklanır; gaflet ettiği vakit, hannâs ona yapacağını yapar ve nefsi vesveseleriyle azdırır.
4049. Eğer nefis içeriden senin yolunu vurmaya idi, reh-zenler için senin üzerine ne vakit bir el vurur idi?
Ey sâlik, eğer nefs-i emmâre senin bâtınından seni azdırıp, yolunu şaşırtmıya idi, yol kesici olan ins ve cin, ya'ni görünen ve görünmeyen şeytanlar ne vakit seni mağlûb ederler idi?
4050. O muktezî olan avândan ki şehvettir, gönül hırsın ve âzın ve âfetin esîridir. [4064]
“Avân”, feth ile her şeyin orta yaşlısı ma'nâsına geldiği vakit cemi'i “ûn” gelir. Ve esîr ve yardımcı ma'nâlarına da gelir; cem'i a'vüne ve “a'vân” gelir; burada “yardımcı” ma'nâsınadır. Ve mübalağa il ism-i fâil olan “avvân” olup zarûret-i şiir hasebiyle şeddesiz telaffuz olunması da muhtemeldir. Ya'ni “Şeytanın hükm edici olan yardımcısı ki şehvettir, gönül bu şeytanın yardımcısı olan şehvetten dolayı hırs ve tama'ın ve türlü türlü âfetlerin esîridir.” “Şehvet” nefsin her türlü istekleri ma'nâsınadır. Ve “âz”, burada tama' demektir.
4051. O gizli olan avândan hırsız ve fâsid oldun; nihayet avânlar için senin kahrına yol vardır.
O şeytanın gizli yardımcısı olan şehvet-i nefsâniyyeden dolayı hayât-ı dünyeviyyede sen hırsız ve fâsid ve kötü ahlâklı oldun; ve nihâyet dünyâ zâbıtası ve me'murları senin kahrına ve te'dîbine yol buldular, ya'ni seni kötü fiillerinden dolayı tuttular ve pençe-i kānûna ve adâlete teslîm ettiler.
4052. Sen bu iyi nasihatı haberde işit, sizin ile iki cenbiniz arasında sizin için düşmanların en düşmanı vardır.
Bu beyt-i şerîfde اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك ya'ni "Senin düşmanlarının en ziyâde düşmanı nefsindir ki, iki yanın arasındadır" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey sâlik sen bu iyi nasîhatı Resûl-i zîşân Efendimiz'in bu
4053. Bu düşmanın tamtırakını dinleme kaç; zîrâ inad ve husûmette İblîs gibidir.
"Tamtırâk", "tam" ile "tırâk" kelimelerinden mürekkebdir; ve "tam", dolmuş bir şey ve "tırâk", sebeb-i ferah olan bir sesten ibârettir, ikisinin mecmû'u "kerr ü fer" ve kendini göstericilik demektir. "Lecc", inât ve “sitîz", burada husûmet demektir. Ya'ni "Nefsin kendini göstericiliğini ve enâniyeti da'vâsını dinleme, onun bu gibi sözlerini dinlemekten kaç, zîrâ o rûhuna düşmanlık hususunda inât ve husûmette şeytan gibidir, zîrâ ikisinin da hakîkatı birdir, ism-i Mudill'in mazharıdırlar."
4054. O dünya ve cenk için senin üzerine o azâb-ı sermediyi kolay yaptı.
O düşman olan nefis, bu fânî hayât-ı dünyâ için ve hayât-ı dünyânın idâmesi kasdıyla cenk ve cidâl için, seni her türlü fenâlıklara sevk etti ve bu yaptığın fenâlıklardan dolayı, hayât-ı bakıye-i uhreviyyede göreceğin dâimî azâbı, senin üzerine kolay ve ehemmiyetsiz gösterdi.
4055. Eğer sana ölümü kolay yaparsa ne acebdir; o kendisi sihirden yüz bu kadarını yapar.
"O düşman olan nefis eğer senin gözüne ölümü ehemmiyetsiz gösterir ve seni intihâra sevk ederse, aslâ taaccüb olunmaz; zîrâ nefis gâyet sihirbazdır, sihri ve hîlesi sebebiyle, ölüm gibi mühim bir hâli kolay ve ehemmiyetsiz göstermek nev'inden daha pek çok acîbeler ızhâr eder." Ölümü ehemmiyetsiz göstermesinin her gün birçok misallerini görmekteyiz. İntihârlar hep nefsânî duyguların te'sîriyledir ve kezâ parasını gasb etmek için, tasavvur ve tasmîm ile adam öldürenler ve sonra da i'dâm olunanlar çoktur. Bu haller hep nefsin ölümü ehemmiyetsiz göstermesindendir.
4056. Sihir, bir samanı san'at ile dağ yapar, yine bir dağı saman gibi izhar eder.
"Tened", "tenîden" masdarından fiil-i muzâri'dir. "Tenîden" Gıyâsü'l-Lügāt'ın beyânına göre örmek ve dokumak ve peydâ etmek ve bir şeyin etrâfında dolaşmak ma'nâlarına gelir. Ve Burhân'da bunlardan başka "susmak" ve "aldatmak" ma'nâları da mukayyeddir, burada "peydâ etmek" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni "Sihir, hiss-i basarın doğru olan idrâkini, eğriye tebdîl eder. Meselâ koca bir dağı göze saman çöpü gibi ve bir saman çöpünü de dağ gibi gösterir. İşte nefsin sihiri de böyledir; insana fenâyı iyi ve iyiyi fenâ gösterir ve saman çöpü gibi olan bu fânî hayâtı büyük ve bâkî olan hayât-ı âhireti küçük gösterir."
4057. Çirkinleri fen ile latif eder, latifleri de zan ile çirkin kılar.
Nefis, çirkin ve fenâ olan şeyleri hîle ile latîf yapar; ve latîf ve güzel olan şeyleri de, kuvve-i vâhimeyi tahrik ederek çirkin yapar. Meselâ avret mahallinin tesettürünü şerâyi' ve ahlâk-ı insaniyye iyi görür, fakat nefis kuvve-i vâhimeyi tahrîk edip, insanın ağzı ve burnu ile avret mahallinin ne farkı vardır, uzv-ı beşerin ba'zısını örtmek ve ba'zısını açmak bir telakkîden ve alışmaktan ibarettir hükmünü verir ve bu keşf-i avretin fenâlıklarına dair her ne söylense dinlettirmez..
4058. Sihrin işi odur ki, o, nefes vurur; her nefes kalb-i hakāyık eder.
"Dem zeden", söz söylemek ve üflemek ma'nâlarınadır; burada sihir kasdıyla üflemek demektir ki, Arabîsi (نفث) "nefes"dir ve "nefes" tuh tuh diyerek üflemek ma'nâsınadır. Nitekim ehl-i azâim ya'ni hastalar üzerine okuyucular yapar. Zamânımızda onlara tezyîf tarîkıyle "üfürükçü" de derler. Ve Arablar o gibi kimselere "neffâs" ta'bîr ederler. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de منْ شَرِّ النَّفَاثَاتِ فِي الْعُقد (Falak, 113/4) ["Düğümlere üfüren neffâsâtın şerrinden..."] buyurulur ki, "Düğümler üzerine mübâlağa ile üfürücü kadınların şerrinden" demektir. Ya'ni "Sâhir olan nefis, her üflemesinde veyâ her anda hakāyıkı tebdîl ve kalb eder. Bu beyt-i şerîfdeki "kalb-ı hakāyık"dan murâd, hakāyık-ı eşyanın te- beddülü ma'nâsına değildir; zîrâ hakāyık-ı eşyânın tebeddülü muhâldir. Nitekim وَلَنْ تجَدَ لسنَّةُ اللَّهُ تَبْدِيلاً (Fâtır, 35/43) ["Allah'ın kanûnunda aslâ bir değişme bulamazsın"] âyet-i kerîmesinde bu tebdîlin mümkin olmadığına işâret buyrulur. Buradaki tebdîl havâss-i hamsenin idrâkine taalluk eder. Meselâ illetten sâlim olan her bir hiss-i basar, karayı kara ve beyazı beyaz görür ve karanın kara ve beyazın beyaz görülmesi âlem-i hisde bir hakîkattir. Halbuki sihir, hîle ile karayı beyaz ve beyazı kara göstermek sûretiyle, âlem-i hisdeki bu hakîkati tebdîl eder. Bu âlem-i hisdeki sûretlere "hakîkat" buyrulması, zevk-i Yûsufî üzere vâki' olmuştur. Nitekim Yûsuf (a.s.) sûre-i Yûsuf'da beyân buyrulduğu üzere هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا (Yûsuf, 12/100) ya'ni "İşte bu evvelki rü'yânın te'vîlidir, Rabbim onu hak kıldı" demiş ve "hak" ta'bîriyle âlem-i hissi murâd etmiştir. Bu babdaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yusufî'dedir.
4059. Ademîyi bir saat eşek gösterir, bir eşeği âdemî ve âyet yapar.
Nefis öyle bir sihirbazdır ki, sûret-i zâhirîsi harâb. ve bâtını ma'mûr olan kıymetli bir adamı bir anda eşek, ya'ni ahmak gösterir. Öyle bir nefsânî olan kimse, zâhiri müzeyyen olmayan bir âlim ve fâzılı gördüğü vakit: "Bu adam pek pejmürde bir haldedir, eğer âkıl olaydı temiz elbiseler giyer ve kendisini süsler idi, ahmaktır vesselâm" der ve hürmet etmez; ve bunun aksi olarak dimâğı her türlü ilim ve fazâilden mahrûm ve fakat, sûret-i zâhirîsi süslü ve kıyafeti düzgün bir kimseyi görse: "Bu adam akıllı ve kibâr bir zâttır" der ve hürmet eder; ve onu bir nişân ve numûne-i insan addeder.
4060. Böyle bir sahir senin içindedir ve sırdır; muhakkak vesvâsda bir sihir [4074] müstetirdir.
Böyle bir sihirbaz olan nefis, senin bâtınındadır ve gizlidir ve sana yaptığı sihirler ile her an fenâyı iyi ve iyiyi fenâ gösterir ve dâimâ içinden vesveseler verir; muhakkak vesvese verici olan nefisde bir gizli sihir vardır. Onun bu sihri sebebiyle benî-beşer hayvâniyet mertebesine sukūt eder ve bu sukūtun dahi farkına varmaz.
4061. O alemde ki bu sihirler vardır, câduluk açıcı sâhirler de vardır.
O nefis âleminde böyle sihirler vardır; fakat câdûluk açıcı, ya'ni sihirbazlığı def' edici sihirbazlar da vardır ki, onlar mürşid-i kâmillerdir. Bir taraftan sihirbaz olan nefis, sihirler yapıp insanları doğru yoldan çevirir, fakat bir taraftan da, bu sihirleri bozan ve sihirbazlara karşı daha üstâd sihirbazlar mesâbesinde bulunan mürşid-i kâmiller vardır.
4062. Bu sahradaki bu şiddetli zehir bitti, ey oğul tiryak dahi bitmiştir.
Ya'ni "Bu vücûd-ı izâfî ve keserât sahrâsında nefis ve şeytan gibi bu şiddetli zehirler bitti ve neşv ü nemâ buldu. Ey tarîk-ı Hak'da henüz çocuk olan kimse, o zehirlere karşı enbiyâ ve evliyâ tiryâkı ve panzehiri de zâhir olmuştur." Zîrâ bu mezâhir-ı kevniyye, esmâ-i mütekābile-i ilâhiyyenin meclâsıdır. İsm-i Mudill'in mazharları olduğu gibi, ism-i Hâdî'nin mazharları da vardır.
4063. Tiryak sana der ki: "Sîretleri benden iste, ben sana zehirden daha yakınım."
Tiryak mesâbesinde olan insân-ı kâmil sana der ki: "Ey insan, insâniyete muktezî olan ahlâkı benden iste ve benim ilkāâtıma i'tibâr et; zîrâ ben sana zehir olan nefis ve şeytandan daha yakınım, çünkü nefis ve şeytan, âlem-i hisde görünür şeyler değildir. Ben ise senin cinsindenim ve senin ile apâşikâre musâhabet edebilirim ve senin hissî olan nazarında meşhûdum." Nitekim bu yakınlığı Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîminde لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ )Tevbe, 9/128) ya'ni "Muhakkak size nefsinizin cinsinden résûl geldi" âyet-i kerîmesinde beyân buyurur; zîrâ cins cinse, cins olmayandan daha yakındır. Hind nüshalarında "siyer" yerine "siper" vâki' olmuştur; şu halde birinci mısrâ'ın ma'nâsı "Tiryak olan enbiyâ ve evliyâ sana der ki: Zehre karşı siperi ve tahaffuzu benden iste" demek olur.
4064. "Onun sözü sihirdir ve senin vîranlığındır; benim sözüm de sihirdir ve onun sihrini def'dir."
"Sihir", lügatte zebûn etmek, aldatmak, ahz etmek, bâtılı hak sûretinde ızhâr etmek ma'nâlarınadır. Ya'ni insân-ı kâmil der ki: "Nefsin sözü ve ilkāâtı sihirdir ve seni mağlûb ve zebûn eder; fakat bu mağlûbiyette senin vîranlığın ve harâblığın vardır ve benim sözüm de sihirdir; ve sana te'sîr edip mağlûb eder, fakat bu sihrim, nefsin sihrini def' eder ve benim sihrimden vâki' olan mağlûbiyetin senin ma'mûrluğuna hizmet eder."