İçeriğe atla

Ehl-i Sebe'in ve onların hamâkatinin ve nasîhat-i enbiyâ te'sir etmemesinin kıssası

7. bölüm / 81 · 3649 kelime · ~19 dk okuma

2590. Sebe' ehlinin kıssası hatırıma geldi ki, ahmağın deminden saba onlara [2600] veba oldu. "Saba", seher vaktinde esen latîf rüzgâr; "veba", helâk-i umûmîye sebeb olan sârî hastalık demektir. Sebe' şehri ahâlisinin kıssası bu cildin ibtidalarında geçti. Burada onların tafsîl-i ahvâline şürû' buyurulur. Ya'ni "Sebe' şehri latîf bir şehir iken, ahmağın deminden ve sözünden harâb oldu; ve latîf olan sabâ rüzgârı o şehrin halkı hakkında vebâ oldu."

2591. O Sebe' çok büyük bir şehre benzer ki, masalda çocuklardan dinlersin.

Çocukların lisânından masal olarak dinlediğin o Yemen'de kâin Sebe' şehri büyük bir şehre benzer ve masalda böyle tasvîr olunur.

2592. Çocuklar masallar getirirler; onların masallarında çok sır ve nasihat vardır.

2593. Masallar içinde hezller söylerler; hazîneyi bütün vîrâneler içinde ara!

"Hezl", latîfe ve alay tarzında sözler söylemektir. Ya'ni "Masallar içinde akıl ve mantığa sığmayacak latîfeler söylerler. Ma'nâ hazînesini ve definesini hep bu vîrâne ve harâbe mesâbesinde olan hezller içinde ara!" Nitekim çocuklara masallarda derler ki:

2594. "Çok azîm ve cesîm bir şehir var idi, fakat onun mikdârı kâse mikdârı, ziyâde değil."

"Sükürre", topraktan ma'mûl kâse ma'nâsınadır. "Sükûre" ve "üsküre" de derler. Bu beyt-i şerîfte hezl tarzında bir hakîkat beyân buyurulur. Ya'ni "Bu Sebe' şehri zâhirde azîm ve cesîm idi, fakat hakîkatte gâyet dar idi ve sûreti büyük ma'nâsı çok küçük idi demek olur." Nitekim vücûd-i beşerin sûreti âlemin hey'et-i mecmuasına nisbeten gâyet küçük ve ma'nâsı pek büyüktür ve âlemin sûreti ise insana nisbeten pek büyük, fakat ma'nâsı küçüktür.

2595. "Çok büyük ve çok geniş ve çok uzun, pek cesîm ve soğan ölçüsü kadar idi."

Bu beyt-i şerîf dahi yukarıda îzâh olunduğu gibi hezl tarzında beyân-ı hakîkattir; ve dünyanın vücuduna işâret buyurulması muhtemeldir. "Zîrâ dünyânın genişliği budur ki, birçok esmâ-i ilâhiyye mezâhirini câmi'dir. Ve darlığı budur ki, bu mezâhirin kâffesi vücûdât-ı izâfiyyeden ve hayâlden ibarettir."

2596. Adamlar şehirde toplanmış idi; lakin onda hepsi yüzü yıkanmamış üç kişi idi.

"Nâ-şüste-rû", kıymetsiz ve i'tibârsız ma'nâsından kinâyedir. "Bu şehirde çok adam var idi, fakat hakîkatte orada ancak kıymetsiz üç kişi var idi." Nitekim âtîde vasıfları beyan buyurulur. Hind nüshalarında birinci mısra' مردم ده شهر مجموع اندر او ya'ni "On şehrin adamları onda mecmû' idi" sûretindedir.

2597. Onda sayısız halk ve halayık var idi, fakat o hepsi, pişmiş yiyici üç ham idi.

"O şehirde sayısız mahlûk ve ahâli var idi, fakat onların hepsi pişmiş yiyici, ya'ni lüpçü ve hazıra konuk üç hâm ve nâkıs kimseden ibâret idi." "Halk", mahlûk, ve "halâik", ahâlî ma'nâsınadır. Hind nüshalarında birinci mısra' اندر او نوع خلایق بیشمار ya'ni "Onda halâikın envâ'ı sayısız idi" sûretindedir.

2598. Cânâna koşu yapmamış olan can, eğer binlerce olsa yarım kişi olur.

Cânân-ı hakîkî olan Hak tarafına koşu yapmamış olan canlar, ya'ni şahıslar, eğer adeden binlerce kişi olsa bile yarım kimse hükmündedir. Binânenaleyh bu şehrin halkı da bu kabîlden idi.

2599. O birisi çok uzak görücü ve gözü kör idi; Süleyman'dan kör ve karıncanın ayağını görmüş idi.

Ya'ni "Birisi harîs-ı dünyâ olup umûr-i dünyanın dekāyıkını görecek derecede uzak görücü idi ve fakat kendi rızkının mikdârını göremeyecek derecede kör idi. Süleyman'dan ya'ni hakikatü'l-hakāyıktan kör idi. Halbuki dünyâ menâfi'inin en incesini görmüş idi."

2600. "Ve o dîgeri çok keskin işitici ve pek sağır idi. Hazînedir, bir arpa ağırı altın yoktur."

"Ve o hazıra konuk olan üç kimseden dîgeri dahi mesâlih-i dünyeviyyeye âid sözler hakkında çok keskin işitici idi ve hakāyıka müteallık olan sözlere karşı pek sağır idi. Sûret-i zâhirede dünyâya müteallık ma'lûmâtı toplamış bir hazîne idi, fakat onda ma'nâ cihetinden kıymetli olmak üzere bir arpa ağırlığı kadar olsun ma'lûmat yok idi."

2601. "Ve o dîgeri ûr ve uryân lâşesi açık idi, fakat onun libasının etekleri uzun idi."

"Ve o üç lüpçüden dîgeri de çırıl çıplak, avret mahalli açık idi; fakat üzerindeki libâsın etekleri uzun idi; ya'ni hâyâsız bir fâsık idi ki, libâs-ı takvâdan ârî ve fakat emel gömleği uzun idi." "Lâşe" den murâd avret mahallidir. Hind nüshalarında "lâşe-tâz", ya'ni "lâşeye koşucu" sûretindedir.

2602. Kör dedi: "İşte bir asker geliyor, ben ne kavim ve ne kadar olduklarını görüyorum."

Bu üç şahs-ı nâkısın ahvâli âtîdeki bahiste Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından îzâh buyurulacaktır.

2603. Sağır dedi: "Evet, onların sesini işittim ki, açık ve gizli ne söylüyorlar."

2604. O çıplak adam dedi: "Eteğimin uzunluğundan keserler diye ben bundan korkucuyum."

2605. Kör dedi: "İşte yakına geldiler, kalkın zahm ve bendden evvel kaçalım!"

"Gelen asker bizi döğüp esir etmeden evvel kaçalım!" dedi.

2606. Sağır diyor idi ki: "Evet, ey dostlar hele meşgale pek yakın oluyor!"

"Hele", kelime-i tenbîhtir. "Gafil olmayın, askerî gulgulesi pek yaklaştı" demektir.

2607. O çıplak dedi: "Eyvah benim eteğimi tama'dan kesecekler ve ben nâ-eymenim!"

"Eymen", burada sağ el ma'nâsına olan "yemîn" den müştakk olup "kuvvetli" ma'nâsı murad olunur. Ya'ni "Gelecek asker benim uzun eteğimi kesecekler, halbuki ben onlara karşı kuvvetli değilim."

2608. "Şehri bıraktılar ve dışarıya geldiler; hezîmet içinde bir köye gittiler."

"Hâsıl-i kelâm bu üç lüpçü askerden korkarak şehri bırakıp kaçtılar ve hârice çıktılar. Hezîmet içinde bir köye gittiler."

2609. "O köyde semiz kuşlar buldular; fakat onun üzerinde zerre kadar et yok, zayıf."

Bu tavsîfât, çocukların söyledikleri masallardaki tavsîfättan olup "semiz kuş"tan murâd, dünyâ ve “onun üzerinde zerre kadar et olmaması" lezzât-ı dünyeviyyenin hayâl olmasına işarettir.

2610. "Ölmüş kuş kuru ve kara karga darbesinden kemikleri iplik gibi ince olmuş idi." [2620]

“Külâğ”, (کلاغ) “kara karga”; “penâğ”, lif telleri ve iplik ve örümcek ağının telleri ma'nâsınadır. Ya'ni "Kuş ölmüş ve kurumuş idi ve kargaların didiklemesinden kemikleri iplik gibi incecik bir hâle gelmiş idi." Ankaravî hazretleri buyurur ki: "İplik gibi kemikler"den murâd, dünyâ ve “ölü kuşlar"dan murâd, emvâl ve erzâk-ı dünyeviyye, "kargalar"dan murâd, ehl-i dünyâdır.

2611. Arslanın avdan yediği gibi ondan yediler; her biri onu yemekten fil gibi tok oldu.

"Arslan avladığı hayvanı kemâl-i iştihâ ile yediği gibi onlar dahi bu ölmüş kuşdan yediler ve her biri fil gibi doyup şişti." Ya'ni huzûzât-ı dünyeviyyeden nefislerini meşbû' kılıp her birinin nefsi fil gibi cesâmet peydâ etti.

2612. Her üçü ondan yediler ve çok semiz oldular, üç fil gibi çok iri ve büyük oldular.

2613. Öyle ki her bir delikanlı semizlikten cesâmetten cihana sığamadılar.

“O üç lüpçü huzûzât-ı dünyeviyyeden o kadar doydular ki, her biri nefsinin semizliğinden ve enâniyetinin azametinden "menem diger nîst!" na'rasıyla cihâna sığmaz oldular."

2614. Böyle kalınlık ve cesîm olan yedi endâm ile kapı yarığından dışarı sıçradılar ve gittiler.

"Gebz", kavî ve kalın şey ma'nâsınadır. "Lezâiz-i dünyeviyye ve huzûzât-ı nefsâniyyeden bu kadar kalın ve semiz olan bu lüpçüler, ölüm kapısının yarığından, dışarıya sıçradılar ve âlem-i sûretten gittiler."

2615. Halkın ölüm yolu gayr-ı zahir bir yoldur, nazara gelmez, zîrâ mekânsız bir yoldur.

2616. İşte kervanlar birbiri arkasından mütetabi' gibidirler, bu kapı yarığından ki o muhtefîdir.

2617. Eğer o yarığı kapı üzerinde arasan bulamazsın, pek gayr-i zahirdir ve ondan bu kadar zifâf vardır.

"Zifâf", cem'idir ve "zaff", gelini zevci evine göndermek ma'nâsınadır ve acele gitmek ve acele sürmek ma'nâlarına da gelir. Burada murâd, halkın dârü'l-karara gönderilmesidir. Ya'ni "Bu halkın cümlesi ölüm yolunun yolcusudur; fakat ölüm yolu sûrî seferlerin yolları gibi meydanda görünen yollardan değildir. Yalnız yolcuları görünür ve yol görünmez. İşte ölü kervanları katar katar birbirinin arkasından, o gizli olan kapı yarığından gitmektedirler. O ölüm kapısının yarığı ve aralığı cismânî bir şey olmadığı için gayr-ı zâhirdir. Halbuki o gayr-ı mer'î olan kapıdan bu kadar halkın acele sürüp gitmeleri vardır."

O uzak görücü körün ve o keskin işitici sağırın ve o uzun etekli çıplağın şerhi

2618. Emeli sağır bil ki, bizim ölümümüzü işitti, kendi ölümünü işitmedi ve kendi naklini görmedi.

Cenâb-ı Pîr şehirdeki üç nâkıs şahsın remzini beyânen buyururlar ki: "Ey sâlik, vücûdunun şehrindeki "sağır"ı tûl-i emel bil ki, bizim öldüğümüzü işittiği vakit, bir gün gelip ben de öleceğim diye kendi ölümünü bu haberden işitmez ve mütenebbih olmaz ve bir gün elbette âlem-i âhirete nakl edeceğini basar-ı basîreti ile göremez."

2619. Hırs kördür; halaikın aybını inceden inceye görür ve mahalle mahalle söyler.

Harîs-ı dünyâ olan kimsenin basîret gözü kördür; herkesin birtakım ayıp ve kusurlarını inceden inceye görür ve her yerde ifşa eder.

2620. O her ne kadar ayıp arayıcı ise de, kendi aybını bir zerre onun gözü görmez.

O harîs-ı dünyâ olan kimse her ne kadar halkın kusûrlarını arayıcı ise de, zerre kadar olsun kendi kusûrunu ve aybını göremez. Çünkü kendi tarafına gözü kördür.

2621. Çıplak onun eteğini keserler diye korkar; çıplak adamın eteğini ne vakit keserler?

"Libâs-ı takvâdan ârî olan bir kimsenin ma'nevî hırsız olan şeytandan aslâ korkusu olmamak lâzım gelir. Zîrâ bu çıplak bir adamın eteği kesilmek ihtimâli yoktur. Zâten çıplaktır." Yâhut "Dünyâ adamı hırs ile mâl-i dünyâyı cem' etmiş ise de, bu mal hadd-i zâtında onun değildir, bırakıp gidecektir ve hakîkatte çıplak ve müflistir. Çünkü âhiret için bir şey cem' etmemiştir."

2622. Dünyâ adamı müflistir ve korkaktır, onun için asla hırsızlardan korku yoktur.

Dünyâ adamı hakîkatte müflis olmakla beraber korkaktır, her an malı yüzünden kendisine bir tehlike geleceğinden ve hırsızdan korkar. Mâdemki müflistir, onun için ne maddî ne de ma'nevî hırsızlardan korku olmamak îcât eder.

2623. O çıplak geldi ve çıplak gider; halbuki hırsız gamından onun ciğeri hûn olur

O dünyâ adamı zâhirde dünyâya çıplak olarak geldi, hem zâhirde ve hem de bâtında yine âhirete çıplak olarak gider. Hakîkat-i hâl böyle iken o zavallının hırsız gamından ciğeri hûn olur. Âhirete çıplak gideceği hakkındaki delîl sûre-i Şûrâ'da vâki' وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) [ya'ni "...Kim dünyâ kârını istiyorsa ona da dünyâdan bir şeyler veririz. Fakat âhirette bir nasîbi olmaz."] âyet-i kerîmesidir. Ve hadîs-i şerîfte de وَالْآخِرَةُ حَرَامٌ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا ya'ni "Dünyâ ehline âhiret haramdır" buyurulur.

2624. Ölüm vaktinde ki, ona yüz nevha ziyâde olur, kendi korkusundan onun canına gülme gelir.

Hakikatte müflis olan kimsenin muhabbet ettiği malını ve mülkünü geride bırakıp gitmesinden dolayı nevhası ve gamı artar. Fakat hayatında kendisinin olmadığı anlaşılan bu malının hırsızlar tarafından çalınacağı korkusunu çekmiş olmasından dolayı bu ölüm vaktinde onun canına taaccüb ve gülme gelir de der ki: "Benim olmayan bir mal için hırsız korkusunu çekmek ne hamâkat imiş!"

2625. Zengin olan kimse o zaman bilir ki, onun altını yoktur. Zekî dahi bilir ki o hünersiz idi.

Hayât-ı dünyeviyyede zengin olan kimse ölüm geldiği vakit, bilir ve anlar ki, kasalarına ve bankalara yığdığı altınlar ve paralar kendisinin değil imiş. Zîrâ ölüm hâlinde bu paralar ile hiçbir münasebeti kalmaz. Zekî ve dâhî olan kimseler dahi ölüm vaktinde hayât-ı dünyeviyyenin devamı müddetince kendilerinden zâhir olan hünerler ile hiçbir münasebetleri kalmadığını bilirler.

2626. Tabak parçalarından dolu olan bir çocuğun kucağı gibi ki, o onun üzerine mal sahibi gibi titreyici olur.

Bu beyt-i şerîfde dünyâ zenginlerinin hâli, renkli cam ve tabak parçalarından para yapıp kucaklarına dolduran ve hakîkî bir mal sahibi gibi o parçaların üzerine titeyen çocuklara teşbîh buyurulur.

2627. Eğer bir parça alırsan ağlayıcı olur, parçayı geri verirsen gülücü olur.

"Eğer çocuğun kucağındaki cam parçalarından birini alsan mükedder olup ağlar ve eğer geri verirsen sevinip güler." Ehl-i dünyâ dahi bu çocuklar gibidir.

2628. Mâdemki çocuğa ilim libası olmaz, onun gülmesi ve ağlaması i'tibâr tutmaz.

"Disâr", cübbe ve hırka gibi üste giyilen libâs ki "şiâr"ın zıddıdır; ve "şiâr", disârın altına giyilen libâstır. "Mâdemki çocuk ilim libâsından ârîdir, onun gülmesi ve ağlaması yerinde olmayacağı için hiçbir i'tibârı yoktur. İşte ehl-i dünyânın sevinmesi ve kederlenmesi ve gülmesi ve ağlaması da çocuk- larınki gibi yerinde değildir." Binâenaleyh muhakkıklar, ehl-i dünyânın ağla- masına ve gülmesine aslâ ehemmiyet vermezler.

2629. Muhteşem olan kimse vaktaki âriyeti mülk gördü, binaenaleyh o yala- na mensub olan mal üzerine çırpındı.

İhtişâm ve debdebe sahibi olan ehl-i dünyâ, vaktâki kendisine Hak tara- fından âriyet olarak verilmiş olan bu mal ve mülkü, kendisinin mülkü gördü ve âriyet olduğunu bilemedi. Binâenaleyh o iğreti ve yalancı olan mal üzeri- ne, aman zâyi' olmasın diye çırpındı durdu ve eksilir diye korkup fukarâya infâk etmedi.

2630. Rü'yâ görür ki malı vardır, torbayı kapar diye hırsızdan korkar. [2640]

"Meselâ bir kimse rü'yâsında kendisini zengin bir halde görüp paralarını hırsız çalar diye korksa, uyandığı vakit zenginliğinin ve hırsız korkusunun pek beyhûde olduğunu görür." İşte dünya zenginlerinin hâli de böyledir. Ni- tekim hadîs-i şerifte الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni "Nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyurulur.

2631. Vaktaki kulak çekici onu uykudan sıçratır, binâenaleyh kendi korkusun- dan ona istihzâ gelir.

"Vaktāki rü'ya gören kimsenin kulağını birisi çekip uykudan uyandırır, o kimse uyandıktan sonra rü'yâdaki hırsız korkusundan dolayı kendisiyle is- tihzâ eder." Bunun gibi dünyâ zenginlerini, kulak çekici olan ölüm gelip uy- kudan uyandırır ve âlem-i hakîkate intikāl ettirir. O kimse dünyanın ahvâli- ni rü'yâ ve mel'abe-i sıbyân görüp kendisiyle istihzâ ve beyhûde olarak çek- tiği gamlara ve korkulara teessüf eder.

2632. Bu âlimlerin titremesi de böyledir ki, onlara bu cihânın aklı ve ilmi var idi.

"Âlimler"den murâd, ulûm-i istidlâliyye ve nazar-ı aklî sâhipleri olan kimselerdir ki, bunlar akıl ve zekâlarını sırr-ı vahdeti idrâke imâle etmeyip vücûd-i hakîkînin gölgeleriyle ve deryâ-yı hakikatin köpükleriyle meşgûl olmuşlar ve mertebe mertebe hakîkatten hicâblar arkasında kalıp hem kendilerinin ve hem de eşyanın hakîkatine yabancı kalmışlardır.

2633. Bu zû-fünûn âlimler için Hak Teâlâ Kur'an'da "lâ-ya'lemûn" buyurdu.

İlm-i nücûm ve tıb ve hikmet ve kimyâ ve mantık ve nahv ve fıkıh ve usûl-i fıkh ve ilm-i kelâm gibi ulûm-i zâhireyi tahsîl ve bu ilimler ile iştihâr eden bu zû-fünûn âlimlerin hiçbirisi kendilerinin ve eşyanın hakîkatini bilip sırr-ı vahdete zevkan ve keşfen muttali' olmadıklarından ve Hakk'ın vücûdunu ayrı ve eşyânın vücûdunu da ayrı gördüklerinden, Hâlik Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de ألهُ مَعَ اللهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (Neml, 27/61) ya'ni "Allah ile beraber bir ilâh var mıdır, belki onların çoğu bilmezler" buyurur. Ma'lûm olsun ki "ilâh" esmâ'-i ecnâsdandır. Hak olsun bâtıl olsun her ma'bûda ıtlâk olunur. Nitekim âyet-i kerîmede أفرأيت من اتخذ إلهه هواه (Câsiye, 45/23) ya'ni "Hevâ-yı nefsânîsini ilâh ittihâz eden kimseyi gördün mü?" buyurulur. Ve "ilâh" kelimesinin muhtelif ma'nâları vardır: "Zikriyle kulûb mutmainn ve sâkin olan şey"e ilah derler. الهت فلان dedikleri vakit سكنت اليه ma'nasını murâd ederler. İmdi bu ulûm-i zâhiriyye ile iştigâl edenler sıfât-ı nefsâniyyelerinin elinde zebûn ve nazarlarında, bir olan "Vücûd" kesîr göründüğünden Hak Teâlâ onlar hakkında لا يعلمون "Bilmezler" buyurdu.

2634. Her biri bir kimsenin hırsızlığından korkucu, kendisi için çokluk ilim zanneder.

2635. O der ki: "Vaktimi götürüyorlar. Halbuki fâideli vakti tutmaz."

2636. Der ki: "Halk beni işten alıkoydular." Onun canı boğazına kadar işsizliğin garkıdır.

Bu ulûm-i zâhiriyye ile meşgül olan kimselerin her biri, kendilerinin pek mühim ilimleri olduğunu zannederek, bir kimsenin hırsızlığından korkup der ki: "Halk gelip beni lâfa tutuyorlar ve vaktimi zâyi' ediyorlar ve beni mühim olan meşgüliyetimden alıkoyuyorlar." Halbuki o bîçârenin fâideli bir vakti yoktur ki çalsınlar ve onun canı boğazına kadar işsizliğe gark olmuştur. Halk onu hangi işinden alıkoyacaklardır? O bîçârenin rûh-i izâfisi işsiz ve cismi ve rûh-ı hayvânîsi fa'âldir.

2637. Çıplak: "Ben etek çekiciyim, onların nicelerinden eteği nasıl kurtarırım?" diye korkucudur.

Bu ulûm-i zâhire âlimlerinin nefisleri كاسيات عاريات ya'ni "Giyinmişlerdir, çıplaktırlar" hadîs-i şerîfine mâsadakdırlar. Zâhirleri ulûm-i zâhiriyye ile giyinmiş ve bâtınları çıplak olan bu gibi âlimler eteklerinin çalınacağından korkarlar. Zîrâ ölüm onların bu ulûm-i zâhire eteğini kesince, canları çırçıplak kalır.

2638. Ulûmdan yüz binlerce fasıl bilirler, o zalûm kendi cânını bilmez.

"Bu ulûm-i zâhiriyye erbâbı, ulûmdan birçok fasıl bilir ve ölümü ile beraber cismi gibi mahv olacak olan ulûm-i nazariyyeden bahs eder. Kendi nefsine mübâlağa ile zulm etmiş olan o kimse, kendi cânını bilmez." Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde buyururlar ki: "Ulemâ-i kelâmiyyenin rûh hakkındaki ma'lûmâtı, cânı bilmek değildir. Nitekim onlar yalnız rûhun emr-i ilâhî ve nefha-i rabbânî olduğundan ve cissimde, susamdaki yağ gibi sereyân kıldığından bahs ederler. Bu kadar biliş cânı bilmek değildir. Belki cânı bilmek, cânın Rabbi ile kāim olduğunu ve dâimâ O'ndan feyz ve nûr aldığını ve O'nun kemâl-i kurbunu ve O'na mazhar ve mir'ât olmasını ve evsâf ve ahlâkı ile ittisafını maa'l-yakîn bilmektir." Filhakîka ulemâ-i kelâmiyye Hakk'ı tenzih edeceğiz diye Hakk'ın âlem ile münasebet-i vücûdunu beyân için birtakım anlaşılmaz sözler îcâd edip ukūl-i nâkısa erbâbını tağlît etmişlerdir. Ve ezcümle Hakk'ın âlemi ihâtası “ihâta-i ilmiyye"dir derler. Halbuki âlemin fezâ-yı nâmütenâhî içinde kapladığı bir yer vardır. Eğer Hakk'ın ihâtası zâtî değilse, onun zâtı bu âlemin kapladığı yerden hâriç kalır. Şu halde Hakk'ın vücudunun hudûdu ile âlemin vücûdunun hudûdu ayrılmış olur. Bu ise Hakk'a isnâd-ı nakîsadır. Bundan başka "İlim" sıfattır ve sıfat mevsûftan münfekk olmaz. Binâenaleyh Zât-ı Hakk'ın ihâta etmediği bir hayyizde mevsûftan ayrı olarak bir sıfatın ihâtası nasıl olur? Bunu akıl asla kabûl etmez. İşte nazar-ı aklînin tenzîhi bu kadar olur.

2639. O her bir cevherin hâssıyyetini bilir. Kendi cevherinin beyanında bir eşek gibidir.

Nazar-ı aklî sâhibi olan âlim-i zâhir kendi zannına göre her bir şeyin ve cevherin hâssıyyetini ve hakikatini bilir; ve meselâ insanın hakîkati nedir? Bir mantık âlimine sorulsa, cins ile fasıldan bir terkîb yapıp, hakikat-i insân, hayvân-ı nâtıktır. Ve bu ta'rif ile insanın hakîkatini bildim zanneder. Halbuki bu ta'rîf nerede, insanın hakikati nerede? Binâenaleyh kendisi de insan olduğu için kendi cevherinin ve hakîkatinin beyânında bir eşek gibi hamâkat ve belâdet sahibidir.

2640. Der ki: "Ben câiz oluru ve câiz olmazı biliyorum." Sen muhakkak câ[2650] iz misin, ya acûz musun, bilmezsin.

Meselâ yalnız fıkıh mesâilini ve ahkâm-ı şer'iyyeyi tahsîl ile vaktini geçirip Rabbisini bilmek için kendi nefsini bilmeğe hasr-ı himmet etmemiş olan bir âlim-i zâhirî der ki: "Ben fıkıhta ve ahkâm-ı şer'iyyede câiz olan muamele ile olmayanı öğrendim ve lüzûmu derecesinde biliyorum." "Halbuki ey âlim efendi, sen mizân-ı hakîkatteki vezne göre câiz misin, yoksa aciz ve nâkıs mısın? Bilemezsin. "Acûz", pek ihtiyarlamış kadın ma'nâsında olup Sırâh'ın beyanına göre ها ile "acûze" okumak hatâdır. Fakat avam arasında ها ile telaffuzu şöhret bulmuştur. Beyt-i şerîfte, ma'rifet-i nefs hâsıl etmemiş olan bir âlim-i zâhirînin ma'rifet-i nefs hususunda bir ihtiyar kadının i'tikādından farklı bir i'tikāda mâlik olmadığına işâret buyurulur.

2641. Bu revâyı ve o nâ-revâyı bilirsin; ve fakat sen revâ mısın yâhut nâ-revâ mısın, iyi gör!

"Revâ”, câiz, lâyık ve becâ ve gidici olan ma'nâsınadır. "Sen ilm-i zâhirin ile hayât-ı dünyeviyyede bu muamelenin ve o muâmelenin câiz ve lâyık olup olmadığını bilirsin; ve fakat hayât-ı uhreviyyede huzûr-i Hakk'a takdîme lâyık bir nefsin var mıdır, yoksa yok mudur? Bu ilmi burada tahsîl et ve iyi bak!"

2642. Her meta'ın kıymetini bilirsin nedir; kendi kıymetini bilmezsen ahmaklıktır.

“Bu vücûd-i izâfî âleminde, her metâ'ın ve eşyânın kıymetini güzelce tedkîk edip bilirsin. Eğer bu bilgiler arasında kendi kıymetini ve insanlığını bilmezsen ahmaklık olur." Ya'ni insan hayât-ı dünyeviyyesinde birçok ilimler öğrenir; fakat kendinin nereden geldiğini ve niçin geldiğini ve nereye gittiğini ve niçin gittiğini öğrenmeğe gayret etmezse o kimse, kendi zâtına lâzım olan ma'lûmâtın tahsilini ihmal ettiği ve bu lüzûmu idrak edemediği için ahmaktır. Ma'lûm olsun ki, Hz. Pîr'in bu beyânât-ı aliyyeleri ulûm-i zâhire tahsîli aleyhinde değildir. Bu ulûmu tahsîl etmekle beraber, ma'rifet-i Hakk'ın dahi tahsîli lüzûmunu tavsiyedir. Zîrâ zât-ı şerîfleri ma'rifet-i Hak'ta yektâ oldukları gibi, ulûm-i zâhiriyyede dahi bî-nazîr idiler. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf şahididir.

2643. Sa'dleri ve nahsleri bilmişsin; sen sa'd misin ya nahs misin bakmazsın.

İlm-i nücûma vukūfun hasebiyle seyyârâtın hangisi sa'd ve hangisi nahs olduğunu bilmişsin; fakat sen saîd misin yoksa şakî misin? Efâl ve harekâtını tedkîk edip bakmazsın.

2644. Bütün ilimlerin cânı budur, bu ki yeum-i dînde ben kimim? diye bilesin.

Bütün ilimlerin rûhu ma'rifet-i Hak tahsîlinden ibârettir ve ma'rifet-i Hak ise, kişi nefsini bilmekle olur. Nitekim من عرف نهسه فقد عرف ربه buyurulmuştur. Ve bu âlemde nefsini bilemeyen ve Rabbi'sini anlayamayan kimse, âhirette de bilemez ve anlayamaz. Nitekim hadis-i şerifte تموتون كما تعيشون وتحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz" buyurulur. Binâenaleyh yevm-i kıyâmette kendisinin kim olduğunu bildirecek olan ilmin mahall-i tahsîli dünyâdır ve sermâyesi hayât-ı dünyeviyyedir. Ulûmun rûhunu ihmal edip yalnız sûret-i zâhiresiyle meşgül olmak ayn-ı hamâkat olur.

2645. O usûl-i dîni bildin ve fakat kendi aslına bak, eğer iyi ise,

“Dînin usûlünü aklın ve zekâvetin dâiresinde tahsîl edip bildin. Eğer aslın iyi ve idrâk-i hakāyıka müstaidd ise, kendi aslına ve hakîkatine bak ve onu anlamağa sa'y et!" Hind nüshalarında ikinci mısra'daki "ger" edât-ı şartı yerine کو vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ "Kendi aslına bak ki, o iyi midir?" demek olur. "Usûl-i dîn"den murâd, usûl-i fikh ile usûl-i kelâmdır. "Kendi aslı"ndan murad, ilm-i ilâhîde sabit olan kendi hakîkati ve ayn-ı sabitesidir ki, bu ayn-ı sâbite esmâ-i ilâhiyyeden bir ism-i hâssın mazharıdır ve bu ism-i hâss o abdin rabb-i hâssıdır. Rabb-i hâssı esmâ-i cemâliyyeden olanlar saîddir ve iyidir; ve esmâ-i kahriyyeden olanlar şakîdir ve fenâdır. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Uzeyrî'de ve Fass-ı İsmâîlî'de mündericdir. Ma'lûm olsun ki, gerek usûl-i fikh ve gerek usûl-i kelâm, Kur'ân ve Hadîs ve kıyâs-ı fukahâ ve icmâ'-1 ümmet gibi dört delîl-i şer'îden istinbât olunmuş ilimlerdir; ve bu ilimlerin tedvîninde Kur'ân'dan ve Hadis'ten çıkarılan ma'nâlar muhâkemât-i akliyye ve istidlâlât-ı fikriyye netîcesidir. Ve kıyas ve icma' dahi bu muhâkemât ve istidlâlâtın te'sîri altındadır. Fakat hakāyık-ı Kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfe hakkında muhakkıkînin kulûb-i şerîfelerine nâzil olan ulûm-i ledünniyye ve ilm-i tecellî bu aklî ve istidlâlî olan hükümlerin fevkındedir. Onun için usûl-i fikh ve ilm-i kelâm âlimleri kendi muhâkemelerine ve istidlâllerine muhâlif gördükleri ulûm-i ledünniyeyi ve ilm-i tecelliyi, şerîate muhâlif görüp inkâr ederler; ve çünki ancak kendi muhâkemeleri ve istidlâlleri üzerine verilen hükümleri şerîat bilirler. Gerçi ulûm-i akliyye ve istidlaliyye ahkâm-ı şer'iyyenin te'yîdi için fâideli ise de, ulûm-i ledünniyyenin yanında pek çabuk yıkılır. Nitekim sâhib-i şerîat olan Mûsâ (a.s.) ile âlim-i ulûm-i ledüniyye olan Hz. Hızır'ın muâmeleleri Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur. Buna binâen bu beyt-i şerîfte Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ey iki usûlün âlimi olan efendi, bu usûl-i dîni bildin, fakat seni sana bildirecek olan ilimden gāfil oldun. Binâenaleyh bu ilmi de tahsîl et de kendi hakîkatine bak ki, iyi misin, yoksa fenâ mısın?"

2646. Usûleynden kendi usûlün iyidir ki, ey büyük adam, kendi aslını bilirsen.

"Usûleyn"den murâd, usûl-i fikh ve usûl-i kelâm; "kendi usûlün"den murâd esmâ ve sıfât-ı ilahiyyedir; ve "kendi aslın"dan murâd Vacibü'l-vücûd olan Hak'tır. Ya'ni usûl-i fikh ile usûl-i kelâmı bilmenden kendi usûlün olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye âsâr ve ahkâmını kendi vücudunda zevkan müşâhede edip bilmen ve bu müşâhededen o esmânın müsemmâsı ve o sıfatın mevsûfu ve kendi aslın olan Zât-ı ulûhiyyete zevkan ve şühûden intikāl etmen daha iyidir. İmdi bu husûsta üç hal vardır. Birinci hal, yalnız ulûm-i zâhiriyye tahsîliyle meşgul olup kendi hakîkatinden gäfil olmak. İkinci hal, ulûm-i zahiriyye tahsîlinden fâriğ olup, ancak bir insân-ı kâmilin nazarı ve terbiyesiyle kendi hakîkatine âgâh olmak. Üçüncü hal ulûm-i zâhiriyyenin tahsîliyle beraber bir insân-ı kâmilin nazarı altında kendi hakîkatine vakıf olmaktır. Bunlardan birinci hal, dünyâ için hoş ve fakat âhiret için boş; ve ikinci hal hoş ve üçüncü hal ise aliyyü'l-a'lâ ve daha hoştur.