Sebe' ehlinin hurremliğinin ve onların şükürsüzlüğünün tavsîfi
8. bölüm / 81 · 548 kelime · ~3 dk okuma
2647. Onların aslı kötü idi. O ehl-i Sebe' likā esbabından ürkerler idi.
Sebe' şehri ahâlîsinin aslı ve hakîkati ilm-i ilâhîde şekāvetle sabit olduğu için, onlar likā esbâbı olan, Hakk'a hamd ve şükürden ve hüsn-i hulk ve ibâdât ve tâatten ürküp yüz çevirirler idi.
2648. Ferağ için onlara soldan ve sağdan bu kadar meta' ve bağ ve râğ verdi.
"Ziya", meta' ve bostan ve "bâğ", ma'lûm ve “râğ", ekin tarlası. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri Sebe' şehri ehline vüs'at-i rızk husûsunda gönül ferâğı ve rahatı hâsıl olmak için bostan ve bağ ve tarlalar ihsan buyurdu." Nitekim Sûre-i Sebe'de لَقَدْ كَانَ لِسَبَا فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَنْ يَمِينِ وَشِمَالِ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بلدة طيبة ورب غفور ya'ni "Sebe' şehri halkı için meskenlerinde sâni'in vücûd ve kudretine alâmet olarak sağ ve sollarında bostanlar var idi. Peygamber onlara dedi ki: Rabbinizin rızkından yiyiniz ve O'na şükrediniz. Belde hoş ve Rab da gafûrdur." buyurulur.
2649. Yemişlerin doluluğundan, çokluk ki düşerdi, yolun geçidi, geçen kimse üzerine dar olurdu.
Ağaçların yemişler ile dolu olmasından dolayı yol geçidinin, oradan geçen kimseler üzerine dar olması çokluk vâki' olurdu.
2650. O meyvelerin saçılması yolu tutardı; meyvenin doluluğundan yolcu taac- [2660] cübde idi.
Ya'ni "Ağaçların meyveleri o kadar çok idi ki, halkın geçe[ceği] yollara dökülür idi ve yolcular da bu meyve bolluğuna taaccübde kalırdı."
2651. Onların ağaçlıklarında, baş üzerindeki sepet meyve silkicisinden istemeksizin dolardı.
Onların ağaçları altından, birisi, başında sepet olduğu halde geçerken, ağacı bir kimsenin silkmesine hâcet kalmaksızın, o sepet meyve ile dolar idi.
2652. O meyveyi bir kimse değil, rüzgâr silker idi. O meyveden çok etekler dolar idi.
2653. İri salkımlar aşağıya kadar gelmiş, giden kimsenin başı ve yüzü üzerine çarpmış idi.
2654. Külhan kızdırıcı adam altının doluluğundan beline sırmalı kemer bağlamış idi.
Şehir halkının en aşağı tabakasından bulunan külhancı bir adam, mâlik olduğu altının çokluğundan dolayı beline sırmalı kemer bağlamış ve altınları bu sırmalı kemer içinde saklamış idi.
2655. Köpek, ekmek somununu ayak altında çiğner idi. Sahrânın kurdu gıdadan tuhme olmuş idi.
"Kelîçe", ekmek külçesi ya'ni ekmek somunu ve "tuhme", çok yemekten mi'denin sû-i hazma uğraması demektir. Ya'ni "Şehrin köpekleri o kadar doymuş idi ki, önlerindeki ekmek somunlarını ayakları altında çiğnerler ve tokluktan yiyemezler idi. Ve şehrin etrafındaki sahrânın kurtları dahi yedikleri gıdânın çokluğundan tuhme illetine mübtelâ olmuş idiler."
2656. Şehir ve köy hırsızdan ve korkudan emîn olmuş idi; keçi dahi kuvvetli kurttan korkmaz idi.
Lutf-i Hak ile şehir ve şehrin köyleri emniyet-i tâmme içinde idi.
2657. Eğer kavmin ni'metlerinin şerhini söylersem ki, o günden güne ziyade olurdu.
"Eğer Sebe' şehri ahâlîsine Hakk'ın ihsânı olan ni'metlerin şerhini söylersem ki, o ni'metler taraf-ı Hak'tan günden güne ziyâde olurdu." Bu beyitteki cümle, âtîdeki beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur.
2658. Mühim sözlerden men' edici gelir. Peygamberler "Fe'stakim!" emrini götürdüler.
"Günden güne ziyâde olan ehl-i Sebe'in ni'metlerini şerh ve beyân etmek bizi mühim sözlerden men'eder. Binâenaleyh maksada rücû' edelim. Velhâsıl Sebe' şehri halkına peygamber, Hakk'ın "Festakim" emrini getirdiler." Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Hûd'da ve sûre-i Şûrâ'da vaki فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ (Hud, 11/112) ya'ni "Emrolunduğu gibi müstakîm ol ve tövbe eden kimseler seninle beraberdir!" ve وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ (Şûrâ, 42/15) ya'ni "Emrolunduğun gibi müstakîm ol ve onların hevalarına tabi' olma!" âyet-i kerîmelerine işaret buyurulur. Ya'ni enbiyâ bu şehir halkına şükr-i Hak'da sâbit-kadem olmaları emrini getirdi.