Hak peygamberlerinin Sebe' ehline nasîhat ile gelmesi
9. bölüm / 81 · 2435 kelime · ~13 dk okuma
2659. Oraya on üç peygamber geldi. Hepsi azgınlara rehber oldular.
2660. (Dediler) ki: "Agâh olun, ni'met çoğaldı, şükür nerede? Eğer şükür [2670] merkebi yatarsa tahrik ediniz!"
"Hele" edât-ı tenbîhdir. Hind nüshalarında "hela" (هلا) sûretinde vâki'dir ki, bu da edât-ı tenbîhdir; ya'ni "Agâh olun!" demek olur. Ya'ni "Agâh olun, Hakk'ın ni'metleri ve ihsanları çoğaldı. Siz bu ni'metlere niçin şükretmiyorsunuz? Eğer şükür merkebi olan kalbiniz ve lisânınız, zâhiren ve bâtınen şükürden gafil olmuş ise, siz o merkebi harekete getiriniz!"
2661. Akılda mün'imin şükrü vacib gelir; ve yoksa hışm-ı ebed kapısı açılır.
Ni'met veren Hak olsun halk olsun, akıl tavrında o ni'meti verene karşı bir teşekkür vacib olur. Akıl insanı mutlakā ni'mete karşı teşekküre sevk eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de ni'met-i Hakk'a karşı şükrün vücûbu لئن شكرتم لأزيدنكم ولئن كفرتم إن عذابي لشديد (İbrâhîm, 14/7) ya'ni "Eğer şükrederseniz size ni'metimi ziyâde ederim ve eğer küfrân-ı ni'met ederseniz muhakkak azabım şiddetlidir" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. Beyt-i şerîfteki "hışm-ı ebed" ta'bîriyle küfrân-ı ni'met hâlinde isâbet edeceği âyet-i kerîmede beyân buyurulan "azâb-ı şedîd"e işaret buyurulur. Ve halkın in'âmına karşı olan şükrün vücûbu hakkında, hadîs-i şerîfde من لم يشكر الناس لم يشكر الله ya'ni "Nâs'a teşekkür etmeyen kimse, Allah'a şükretmedi" buyurulur.
2662. Agah olun, keremi görünüz ve bunu muhakkak bir kimse eder mi ki böyle ni'metden dolayı bir şükr ile iktifâ ede!
Ey halk! Müstağrak olduğunuz ni'metlere alıştığınız için onu bir lutuf olarak görmekten gaflettesiniz. Müteyakkız olunuz da Hakk'ın bu nihâyetsiz lutuf ve keremini görünüz; ve bu in'am ve ihsânı cûd u atâ sâhibi olan Hak'dan başka bir kimse yapabilir mi ki, böyle mebzûl olan ni'metten dolayı Hakk'a bir kerre teşekkür etmek kifayet etsin! Binâenaleyh her ni'mete ayrı ayrı şükürler lâzımdır.
2663. Baş bağışlar, bir secde-i şükr ister; ayak bağışlar, bir ka'de-i şükür ister.
Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: “Her uzvun ayrı ayrı kendine münasib bir şükrü vardır. Nitekim Ebû Hâzim der: شكر الرأس السجدة وشكر القدم القعدة في الطاعة والمشى للخير والعبادة وشكر العينين النظر الى العبرة وآثار القدرة وغض البصر عن الحرام والاشياء المنهية وشكر الاذنين ان يستمع بهما خيراً ولا يستمع بهما شراً ya'ni "Başın şükrü secde ve ayağın şükrü tâatda oturmak ve hayır ve ibâdet için yürümek ve iki gözün şükrü ibret ve âsâr-ı kudrete bakmak ve haramdan ve eşyâ-yı menhiyeden göz yummak ve iki kulağın şükrü onlar ile hayrı işitmek ve şerri dinlememekdir.”
2664. Kavim demişlerdir ki: "Bizim şükrümüzü gül götürdü. Biz şükürden ve ni'metten bıktık."
Peygamberlerin bu nasîhatlerine cevâben demişlerdir ki: "Bizim şükrümüzü gulyabânî alıp götürdü. Biz bu şükürden ve ni'metten bıktık usandık."
2665. "Biz atâdan öyle pejmürde olduk ki, bize ne tâat hoş gelir, ne hata!"
“Biz atâ-yı ilâhînin bolluğundan öyle harâb ve mütegayyirü'l-ahvâl olduk ki, bizde ne ibâdet zevkı kaldı ve ne de kabâhat şevkı kaldı. İkisinden dahi hoşlanmaz bir hâle geldik!”
2666. Biz ni'metleri ve bağı istemiyoruz, biz esbab-ı ferağı istemiyoruz!
"Biz ferâğ-ı kalb esbabı olan ni'metleri ve bağları ve bostanları istemiyo-ruz. Onlardan bıktık!"
2667. Peygamberler dediler ki: "Kalbinizde bir illet vardır ki, ondan dolayı hak-şinaslıkta bir âfete mensubdur."
Onların bu küfrânına karşı peygamberler buyurdular ki: "Ey ehl-i Sebe', sizin kalblerinizde bir illet-i ma'neviyye vardır ki o illetten dolayı Hakk'ı tanıyı-cılık hususunda o kalbiniz bir âfete ve zarara mensûbdur." "Afete mensûbi-yet"ten murâd, küfrân-ı ni'mete mensûbiyettir. "Afetî"de "ya" nisbet içindir.
2668. Ni'met ondan bütün illet olur. Taâm hastada ne vakit kuvvet olur?
"Hakk'ın ni'metleri kalblerdeki illet ve hastalıktan dolayı size illet ve ma-raz oluyor. Nitekim nefis ve lezîz taâm hasta için hiçbir vakit sebeb-i kuvvet olamaz." Çünkü mi'desi bozuk ve zayıf olduğundan o nefis ve lezîz taâmlar onun hastalığını artırır ve bir illet olur. İşte sizin içinizdeki illet dahi Hakk'ın latîf ni'metlerini illete tahvîl etti.
2669. Ey musır, senin önüne ne kadar hoş geldi, cümlesi nâhoş ve onun safı bu-lanık oldu.
"Musırr", "ısrar"dan ism-i fâildir. Aleddevâm ma'siyet üzerinde durmak ma'nâsınadır. "Ey câhil ve hamâkatte musırr olan kimse, senin önüne Hakk'ın ne kadar latîf ni'metleri geldi. O ni'metlerin hepsi nâhoş ve berrağı ve durusu bulanık oldu. Sen o ni'metleri azâb zannettin ve "Bu hayât çekil-mez bir bâr-ı elemdir!" dedin.
2670. Sen o hoşlukların düşmanı geldin. Her ne ki onun üzerine el vurdun, nâhoş oldu.
Sen ihsân-ı ilâhî olan o zevklerin ve hoşlukların düşmanı oldun ve kalbinde onlara karşı düşmanlık hissi besledin. Bu düşmanlık duygusu sebebiyle elini bu hayatın zevklerinden hangisine vurdun ise sana nâhoş ve zevksiz geldi ve bu zevksizlik seni şükürsüzlüğe sevk etti.
2671. Her kim ki, o âşinâ ve senin yârin oldu, senin nazarında hakîr ve zelîl oldu.
"Öteden beri tanıdığın ve arkadaşlık ettiğin bir kimse lutf-i ilâhî ile seni tarîk-ı Hakk'a irşâd için nasîhat etse, senin nazarında hakîr ve zelîl olur." Zîrâ onun irşâd ve nasîhati, kibir ve hased sıfatları hasebiyle nefsine ağır gelir. Nitekim sanâdîd-i Kureyş'e Resûl-i zîşân Efendimiz'in da'veti ve nasâyihi ağır geldi; ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz onların arasında zuhûr ettiği için hakîr ve zelîl gördüler.
2672. Her kim ki, o seninle yabancı olur, o dahi senin önünde çok büyük ve muhteremdir.
Öteden beri tanımadığın ve mâsebak-ı ahvâlini bilmediğin yabancı bir kimse rûy-ı Hak'tan görünerek seni eğri bir yola sevk için sözler söylese indinde makbûl olur; ve o kimse senin önünde büyük ve muhteremdir.
2673. Bu da o hastalığın te'sirindendir, onun zehri cümle a'zâda sârîdir.
"Bu hayırhâhın olan âşinâyı ve dostu hakîr ve zelîl; ve yabancı kimseyi bedhâhın olsa bile büyük ve muhterem görmen dahi o senin bâtınındaki nefsânî hastalığın te'sîrindendir. O hastalığın zehri bütün a'zâ-yı vücûduna sirâyet eder." Fakat kalbin bu marazdan ârî olursa, firâsetin parlak olur, gerek âşinâ olsun ve gerek yabancı olsun hayırhâhını derhal tanırsın. Nitekim Cenâb-ı Sıddîk-ı A'zam (r.a.) hazretleri Resûl-i zîşân Efendimiz ile kable'l-bi'se berâberce düşüp kalktığı halde, vâki' olan da'vet üzerine derhal îmânı kabûl edip inkiyâd buyurdular.
2674. O illetin ref'ini çabuk yapmak lazımdır, zîrâ şeker onunla necis görünmek ister.
"O nefsânî olan illetin kalbden çabuk def'i çâresine bakmak lâzımdır. Zîrâ tatlı ve latîf olan şeker bu illet sebebiyle necis görünür;" ve latîf olan maârif ve nasâyih bu maraz-ı ma'nevî yüzünden, çirkin ve acı görünür.
2675. Sana gelen her bir hoşluk nâhoş olur; eğer ab-ı hayvan erişse ateş olur.
2675. O sıfat, ölümün ve derdin kimyasıdır, senin hayatın akıbet ondan ölüm olur.
Ya'ni, "Bir ma'nevî maraz olan o sıfat-ı nefsânî, rûh-i izâfi ölümünün ve derd ve rencin kimyâsıdır. Senin ma'nevî olan hayatın akıbet, o iyiyi kötüye kalb eden sıfatdan ölüm hâline gelir;" ve insaniyetin munkatı' olup yalnız hayvâniyetin kalır.
2677. Birçok gıda ki, gönül ondan diri oldu, vaktaki senin tenine geldi, kokmuş oldu.
Bu beyt-i şerîfte iki vecih ma'nâ mümkindir. Biri zâhirî, biri bâtınîdir. Ya'ni "Birçok gıdâ-yı zâhirî var ki, senin kalbin ondan kuvvet buldu ve dirildi; o lezîz olan gıdâ-yı zâhirî senin tenine ve cismine girince karnında kokmuş necis oldu;" veyâhut "Gıdâ-yı rûh olan birçok maârif-i evliyâ vardır ki, kalb ondan nurlanıp diri olur. Senin lisânına ve dimâğına geldiği vakit te'sîrini kaybedip senin nefsinle kokmuş oldu."
2678. Birçok azîz ki, naz ile şikâr oldu, senin şikârın olduğu vakit senin indinde hakîr oldu.
"Naz ve ni'met ile şikâr edilen birçok azîzü'l-vücûd olan kimseler sana şikâr oldukları vakit, senin indinde hakîr oldular." Çünki senin kalbindeki illet, onların izzetini görmeğe mâni' oldu. Eğer sende o illet olmasa idi, o kıymetli kimsenin aklından ve sıhhatinden istifade ederdin.
2679. Aklın akıl ile safâ cihetinden âșinalığı olduğu vakit, her dem muhabbet ziyâde olur.
Zîrâ iki sahib-i aklın safvet cihetinden birbiriyle âşinâlığı ve sohbetleri olduğu vakit, her an aralarındaki muhabbet ziyâde olur.
2680. Nefsin her alçak nefis ile aşinalığını, sen yakînen bil ki, her dem kem- [2690] terdir.
"Hadd-i zâtında alçak olan her iki nefsin birbiriyle âşinâlığı ve dostluğu dâimâ pek aşağıdır." Zîrâ her iki nefis sahibi birbirleriyle dost ve musahib oldukları vakit, sıfat-ı nefsâniyyelerinin galebesi yüzünden pek çabuk dostlukları adâvete münkalib olur. Nitekim âyet-i kerîmede bu hakîkat beyân buyurulur: الأخلاء يومئذ بعضهم لبعض عدو إِلَّا المتقين (Zuhruf, 43/67) ya'ni “Bu günde müttakîler müstesnâ olmak üzeré dostlar birbirine düşmandır."
2681. Zîrâ ki, onun nefsi illet etrafında dolaşır, ma'rifeti çabuk fâsid eder.
"Zîrâ her iki sahib-i nefis bir illet-i ma'neviyye olan sıfât-ı nefsâniyye etrâfında dolaşır, asla kalblerinde safvet bulunmaz. Binâenaleyh aralarındaki muârefe ve âşinâlık çabuk bozulur." "Ma'rifet" kelimesinden murâd, âşinâlıktır.
2682. Eğer dostu yarın nefret edici istemezsen, dostluğu akıl ile ve akl ile tut! Eğer yarın âlem-i hakikatte nefret edici bir dost istemiyorsan, bugün dostluğu âkıl olan insân-ı kâmil ile ve nefsinle değil, aklın ile et!
2683. Mâdemki nefsin semûmundan illetlisin, her ne tutarsan sen maraza âletsin.
"Semûm”, sam rüzgârı; “sümûm", zehir ma'nâsına olan "semm"in cem'idir. Her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni "Mâdemki nefsin tarafından dâimâ maraz îkā' eden sam rüzgârı esiyor ve sen dahi o rüzgâra ma'rûz kaldığın için illetlisin." Yâhut, "Mâdemki sıfat-ı nefsâniyye zehirlerinden illet sâhibi oldun, her neyi tutarsan bu illetin ona da sirâyet eder. Binâenaleyh sen marazın intişârına âletsin."
2684. Eğer bir gevheri tutarsan bir taş olur ve eğer gönül muhabbeti tutsan bir cenk olur.
Eğer kıymetli bir cevheri, ya'ni sahib-i zekâ bir şahsı kendine bend etsen, o da nefsânî olup kalbi taş gibi kaskatı olur ve eğer bir şahsa gönül muhabbeti tevcîh etsen cenk ve cidâl zuhûr eder. Velhâsıl senin murâdının aksi zâhir olur.
2685. Ve eğer bir bikr-i latif olan nükteyi tutsan, senin derkinden sonra zevksiz ve kesîf olur.
"Nükte", fehim ve idrâki akıl ve zarafete mütevakkıf olan nâzik ma'nâ; "bikr", burada henüz idrâk edilmiş olan bir ma'nâ demektir. Ya'ni "Ey nefsânî olan âlim-i müddeî, eğer ma'nâ âleminden henüz idrâke gelmemiş olan latîf bir nükteyi tutsan ve idrâk etsen, o nükte senin idrâkinden sonra âlem-i kelâmda zevksiz ve kesîf ve zulmânî olur. Bir kâmilden bir nükte işitiğin vakit, kibir ve ucbünden dersin..."
2686. Ki: "Ben bunu çok dinledim, eski oldu, ey azud ondan gayri dîger şey söyle!"
"Azud”, bâzû ma'nâsınadır; burada muâvin ve yardımcı ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf âlim-i nefsânînin, kâmilin beyân buyurduğu ulûm ve maârife ta'rîzidir. Der ki: "Ey ulûm ve maârifte yardımcı olan kimse, ben senin bu söylediklerini çok dinledim, bu ma'nâlar artık eskidi. Bundan başka beni işitmediğim bir şey söyle ki haz ve zevk duyayım!"
2687. Diğer tâze ve yeni şeyi dahi söylenmiş tut, yarın yine ondan tok ve nefret edici olursun.
Bu beyt-i şerîf kâmilin âlim-i müddeîye cevabıdır. Ya'ni "Eskiden bıkan efendi, farz et ki diğer tâze ve yeni nükte-i maârif de murâdınca söylenmiş oldu, yarın yine ona da eskidir diyecek ve ondan nefret edecek değil misin?"
2688. Def'-i illet et! İllet münkatı' olduğu vakit her eski söz senin önünde yeni olur!
“Hav”, kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada koparmak ve kesmek ma'nâsınadır. “Ey nefsinin kibir ve ucüb ve hased gibi zehirli sıfatlarından illet sahibi olan âlim efendi! Bu illetin tedavisini bilen tabîbân-ı ilahîye müracaat et! Bu illetler kesildiği vakit, her dinlediğin eski söz senin önünde yeni olur; ve o eski sözden yeni yeni nükteler, illetsiz olan kalbine aks eder.”
2689. Tâ ki o eski, yeni yaprak getirsin. O eski, çukurdan yüz salkım açsın!
“Gev”, kâf-ı Fârisî ile çukur ma'nâsınadır. “İlleti kalbinden def' et ki, o eski ma'nâlar yeni ma'rifet yaprakları döksün; o eski sözler sıfât-ı nefsâniyye molozlarından temizlenmiş olan kalb çukurundan birçok maarif-i ilâhiyye salkımlarını açsın!” Hind nüshalarında ikinci mısra' بشکفاند کهنه صد خوشه ز گو ya'ni “Eski yüz salkımı çukurdan açtırsın” sûretinde vâki' olmuştur.
2690. “Biz tabîbleriz ve Hakk'ın şakirdleriyiz. Kulzüm denizi bizi gördü, [2700] yarıldı.”
Bu beyt-i şerîften i'tibâren enbiyâ (aleyhimü's-selâm) taraflarından Sebe' şehri ehline verilmiş olan cevaplardır ki, bu ma'nâlar umûm enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ümmetlerine verdikleri cevaplara da şâmildir ve onları vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ dahi el-ân bu ma'nâları beyan buyururlar. Ya'ni “Bizler ilel-i nefsâniyyeyi tedâvî eden tabîbleriz ve bu usûl-i tabâbeti Hak'tan öğrendik ve Hakk'ın şâkirdleriyiz. "Bahr-ı Kulzüm" ya'ni Bahr-i ahmer bizi gördü yarıldı.” Bahr-i Kulzüm'ün yarılması فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ (Araf, 7/60) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere Mûsa (a.s.)ın mu'cizesidir. Fakat umûm enbiyâ lisânından beyanı, لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ (Bakara, 2/285) ["Resûllerinden hiçbirini tefrîk etmeyiz"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu [üzere] enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ma'nâ-yı nübüvvette şahs-ı vâhid hükmünde olduklarına işarettir.
2691. "O tabîatın tabîbleri başkadırlar; zira kalbe, nabza mensub olan yoldan bakarlar."
"O tabîata hizmet eden hekimler başkadırlar. Cismin sıhhat ve fesâdını anlamak için kalbe nabız yolundan bakarlar. Onların vazîfeleri sûret âlemine mahsûstur."
2692. "Biz kalbe vâsıtasız hoş nazar ederiz, zîrâ biz firâset cihetinden yüksek penceredeyiz."
Bu beyt-i şerifte اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ve firâset iki nevi'dir: Birisi "firâset-i şer'iyye", diğeri "firâset-i hikemiyye"dir. Firâset-i şer'iyye keşf-i kalbîdir ve firâset-i hikemiyye keşf-i aklîdir. Evvelki enbiyâ ve evliyâya ve ikinci hükemâya ve ukalâya mahsûstur. Bu husûsta Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i âlilerinde tafsîlât vardır. Ya'ni "Biz zümre-i enbiyâ ve evliyâ, halkın kalblerine vâsıtasız ve doğrudan doğruya bakarız; ve onda olan efkâr ve maânîyi, eşyâ-yı mahsûse gibi müşâhede ederiz. Zîrâ biz firâset-i şer'iyye cihetinden yüksek pencerede oturup temâşâ ederiz."
2693. "Bunlar gıda ve yemişlerin tabîbleridir; rûh-ı hayvânî bunlar ile muhkemdir."
"Bu tabîata hâdim olan tabîbler gıdaların ve yemişlerin tabîbleridir. Ya'ni cisimdeki emrâzın tedâvîsi için gıdalar ve meyveler tertib ederler. Çünki rûh-ı hayvânî bu gıdalar ve yemişler ile kuvvet bulur ve muhkem ve metîn olur."
2694. "Biz fiiller ve sözler üzerine tabîbleriz. Bizim ilhâm edicimiz nûr-ı celâlin pertevidir."
"Bizim tabâbetimiz, tabâbet-i ef'âl ve akvâldir; bize bu tabâbeti ilhâm edici olan celâl-i ilâhî nûrunun pertevidir." "Nûr-ı celâlin pertevi"nden murad, vücûd-i mutlakın "hakîkat-i muhammediyye" mertebesidir ki, bu mertebeye "akl-ı kül" dahi derler. Bilcümle enbiyâya ve evliyâya vahiy ve ilhâm bu mertebeden vâki' olur.
2695. (Deriz ki): "Böyle bir fiil sana nafi' olur, ve öyle bir fiil sana katı' olur."
Bizlere akl-ı kül mertebesinden vâki' olan vahiy ve ilhâm üzerine halka deriz ki: "Böyle fiil senin hastalığına nâfi' olur ve öyle bir fiil de senin hayât-ı ma'neviyyeni kat' edici ve öldürücü olur."
2696. "Böyle bir söz seni öne getirir ve öyle bir söz sana sokma ve elem getirir.'
"Nîş", iğne, arı ve akrep sokması ve zehir ma'nâlarına gelir.
2697. "O tabîbler için bir idrar delil olur; ve bu bizim delilimiz Celîl'in vahyi olur."
"Cismânî olan tabîbler cismin illetini anlamak için idrârını tahlil ederler. Teşhîs-i maraz için hastanın idrârı onlara delîl olur; ve ma'nevî marazı anlamak için bizim delilimiz ise Celîlü'ş-şân olan Hak'ın vahyi olur."
2698. "Biz kimseden bir ücret istemeyiz; bizim ücretimiz Hak'tan çokluk vâsıl olur."
"Biz yaptığımız tedaviye mukābil kimseden vizite ve ayak teri istemeyiz. Bizim ücretimiz Hak cânibinden bize çokluk erişir." "Besî", kâfi ma'nâsına ve âhirindeki "yâ" nisbet olursa kifâyete mensûb olarak ya'ni kâfî derecede ve nisbette bize gelir demek olur. Bu beyt-i şerifte وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرِ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (En'am, 6/90) (Şuara, 26/109) ("Ey peygamber, de ki:) Ben o da'vetim üzerine ücret istemem, benim ücretim Rabbü'l-âlemîn üzerinedir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
2699. “Agah olun, nâsûr hastalığına salâ! Bizim ilacımız birer birer hasta içindir."
"Nâsûr", içi fâsit olmakla dâimâ akan yara ve çatlak ma'nâsınadır. Cem'i "nevâsir" gelir. Emrâz-ı nefsâniyye bu onulmaz yaraya teşbîh buyurulmuştur.