Kavmin peygamberan (aleyhimü's-selam)dan mu'cize istemesi
10. bölüm / 81 · 1833 kelime · ~10 dk okuma
2700. Kavim dediler: "Ey müddeî olan taife, ilm-i tıbbın ve nâfi'liğin şahidi hani?"
Peygamberlerin bu beyânât-ı şerîfelerine cevâben muhalefet eden tâife dediler ki: "Ey müddeî olan zümre, biz tabîbiz ve hastalara ilaçlarımız vardır diyorsanız, kuru söz ile inanamayız, ilm-i tıbba vukūfunuzun ve halka fâidenizin isbâtını isteriz."
2701. "Mâdemki siz de bu uykuya ve taâma bağlanmışsınız, bizim gibi olursunuz ve köyde otlarsınız."
Bu beyt-i şerifte وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الأسواق (Furkan, 25/7) ya'ni "Bu Resûl'e ne oldu ki taâm yer ve sokaklarda yürür? dediler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey peygamberlik da'vâsında bulunanlar, mâdemki siz de bizim gibi yer, içer ve uyursunuz, muhakkak bizim gibi olursunuz; ve bu dünyâ köyünde otlar ve yaşarsınız, bizden ne farkınız olur?"
2702. "Mâdemki siz de bu su ve çamur tuzağındasınız, siz ne vakit gönül sîmurgunun avcısısınız?"
"Sîmurg", ankā ve zümrüd-i ankā kuşu ma'nâsınadır. Saydı müşkil olan matlûbdan kinâyedir. Ya'ni "Mâdemki siz âlem-i unsur tuzağındasınız, saydı müşkil olan gönül ankāsının avcısı olabilir misiniz?"
2703. "Onun üzerine hubb-i câh ve serverlik tutar ki, kendisini peygamberler-den saysın."
"Ki", ta'lîl içindir. Ya'ni "Kendisini peygamberlerden saymak için, o mak-sad üzerine mansıb ve riyâset muhabbeti tutar" demek olur. Yukarıki beyit-lerde muhâliflerin beyânâtı hitâb tarzında iken, bu beyt-i şerîfte gıyâb tarzın-daki ifâde, kızmış bir adamın kendi kendine söylenmesi kabîlindendir. Nite-kim beyne'n-nâs her vakit bu tarz vâki' olur. Meselâ bir baba evlâdına öfke-lendiği vakit: "Sen şöyle böyle işler yaptın, utanmadın mı?" diye hitâb eder-ken "Adam olmuş da işe karışmaya başlamış!" diye hitâbını gıyâba çevirir.
2704. "Biz böyle lâfı ve yalanı dinlemek ve hîleyi yutmak istemeyiz."
"Ender gûş kerden", dinlemek ve kabûl etmekten kinâyedir; ve "üftâden be-dûğ", "firîb horden" ya'ni yalanı ve hîleyi yutmaktan kinâyedir.
2705. Enbiya dediler ki: "Bu o illettendir, körlüğün mayası rü'yetin hicabıdır."
Peygamberler buyurdular ki: "Sizin bu inkârınız kalbinizdeki o nefsânî il-lettendir, nitekim sizi şükürsüzlüğe sevk etti. Körlüğün mayası ve aslı ve esâ-sı görmeğe perde olmaktır." Ya'ni bir şeyin görülmesine hicab ve mâni' olur-sa, o mâni' olan şey körlüğün mâyası olur. Çünki körlüğe ve adem-i rü'yete sebeb oldu. Hind nüshalarında مایه کوری و حجاب رؤیتیست sûretindedir. Şu hal-de حجاب رؤیتیست ibaresi "maye-i kûrî"nin atıf tefsîri olur. Bu halde ma'nâ şöy-le olur: "Bu sizin bizi inkârınız dahi körlüğün mayası ve rü'yetin hicabı olan kalbinizdeki illet-i nefsâniyyedendir. Nitekim müstağrak olduğunuz Hakk'ın ni'metlerini görüp şükretmediniz ve o ni'metlerden bıktınız ve usandınız."
2706. "Bizim da'vâmızı işittiniz ve siz bizim elimizde bu gevheri görmediniz."
"Gevher"den murâd, sıdk ve hakîkattır. "Bizim da'vâmızı işittiniz, halbu-ki bizim elimizdeki sadakat ve hakîkat gevherini görmediniz." Zîrâ da'vâmız sıdk ve hakîkatin misâl-i zâhirîsi idi ve da'vâmızın doğruluğunu isbât için başka şâhide hâcet yok idi. Çünkü biz, "Hakk'ın ni'metlerinin kıymetini bilin ve şükredin, biz sizin ilel-i ma'neviyyenizi tedavi edelim, buna mukābil sizden ücret istemeyiz," dedik.
2707. Bu gevher muhakkak halk için imtihandır, biz onu gözlerin etrafında çeviririz.
"Bu sadakāt ve hakîkat gevheri halkın gözlüleriyle körlerini tecrübe ve imtihan etmek içindir. Binâenaleyh biz o gevheri gözlerin etrafında dolaştırırız. Gözlüler görüp ona sarılırlar ve körler göremezler." Ma'lûm olsun ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyiz ise zuhûr-i ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-i ahkâm ise ba'de'l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: الَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيْكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًاً (Mülk, 67/2) ya'ni "O Allâhü Zü'l-Celâl ki, mevti ve hayâtı, hanginizin ameli daha güzeldir, sizi imtihan etmek için yarattı." Ve kezâ buyurur: ولنبلونكم حتى تعلم المجاهدين منكم (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim." Eğer mertebe-i azhar olan hazret-i şehadette irsâl-i rusül olunup marzî olan sırât-ı müstakîm ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta'rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sabitenin isti'dâd ve kabiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olurdu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِن كُلِّ أُمَّة بشهيد وجئنا بكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) ya'ni "Her ümmet, peygamberlerini şahid getirdiğimiz vakit onların hâli nasıl olur? Yâ habîbim, seni de onların üzerine şâhid getirdik." فَلِلَّهِ الْحَجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/49) âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu'd ayrılarak فريق في الجنّة وَفَرِيقٌ في السعير (Şûrâ, 42/7) ["Bir fırka cennette, bir fırka da alevli cehennemdedir"] sırrı zuhûra gelir.
2708. Her kim: "Hani şahid?" derse, onun sözü şâhiddir ki, o gevheri görmez, körlüğün habsidir."
Her kim enbiyânın da'vetine karşı bu da'vânın sıdkına ve hakîkatine şâhid ister, "Bu şâhid nerede?" derse, o kimsenin “şâhid neredir?" sözü o peygamberlerin ellerindeki sadâkat ve hakîkat gevherini görmediğine ve körlük içinde mahbûs kaldığına şâhiddir.
2709. Bir güneş: "Kalk ki gündüz zahir oldu ve sıçra, az inad et!" diye söze geldi.
Bu ve âtîdeki beyitler enbiyâ ve evliyânın sözleri sıdıklarının şâhidi olduğuna bir misâl-i mahsüsdür. Meselâ bir güneş lisâna gelip derse ki: "Haydi kalk, gündüz zahir oldu, uykuda musırr olma!"
2710. Sen: "Ey güneş hani şâhid?" desen, sana: "Ey kör, Hak'tan göz iste!" der.
2711. Aydınlık olan gündüzde her kim çerâğ isterse, talebin aynı onun körlüğüne kifayet tutar.
"Belâğ", Arabî olduğuna göre tercüme böyle olur; ve "belâğ", vüsûl, vürûd ve kifayet ve fazîlet ve kemâl ma'nâlarına gelir. Burada ma'nâ-yı münasibi "kifayet"tir. Aydınlık olan gündüzde mum ve lamba ve elektrik gibi vesâit-i tenvîriyye istemek, bu talebde bulunan kimsenin körlüğüne bir delîl-i kâfidir, demek olur. "Lâğ", kelimesi Fârisî olursa, istihzâ ve alay ma'nâsına olup, “bâ” mef'ûlün-ileyh edâtı olur; ve ma'nâ "ayn-ı taleb onun körlüğünü istihzâya tutar" demek olur.
2712. Ve eğer görmüyorsan, sabahtır; ve sen perde içindesin diye bir zan götürmüş isen,
2713. Kendi körlüğünü bu sözden fâş etme; sus ve fazlın intizarında ol!
Yukarıdaki beyit cümle-i şartıyye ve bu beytin ilk mısrâ'ı cümle-i cezâ-iyyedir. Ya'ni "Eğer sen güneşi görmüyor isen ve belki sabah olmuştur, ben perde içinde kaldığım için göremiyorum, diye bir zanna düşmüş isen, sakın bu sözünü ifşa edip körlüğünü meydana çıkarma, sükût et ve fazl-ı ilâhînin vürûdunu bekle ki, basar-ı basîretin açılıp o ma'nevî güneşleri göresin."
2714. Gündüz ortasında: "Gündüz hani?" demek, ey gündüz isteyici kendini rüsvay etmektir.
2715. Sabır ve sükût rahmetin cezûbudur, ve bu nişan istemek illetin nişanıdır.
Enbiyâ ve evliyânın da'vetine karşı içinde şübhe varsa, sükût et, onlar ile muârazaya kıyâm edip da'vâlarının sıdkına burhân isteme, zîrâ sabır ve sükût edebdir ve edeb rahmet-i ilâhîyi çekicidir. Bu nişân istemek ise, illet-i hamâkatin alâmetidir; zîrâ sû'-i edebdir ve sû'-i edeb ancak ahmakların kârıdır.
2716. "Ensıtû!"yu kabul et, tâ ki senin cânın üzerine cânândan “Ensıtu"nun cezası gelsin.
Ya'ni وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْءَانُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (A'râf, 7/204) ya'ni "Ve Kur'ân okunduğu vakit onu dinleyin ve sükût edin, merhamet olunmanız me'mûldür" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan "Ensıtû" emrini kabûl ve icrâ et, tâ ki senin canın üzerine cânân-ı hakîkî olan Hak'dan bu "Ensıtû!" emrine ittibâ'ın cezâsı olan rahmet-i ilâhiyye gelsin. Kur'ân'a mahsûs olan "Ensıtü" emrini, da'vet-i enbiyaya ve evliyâya da teşmîlindeki râbıta budur ki:
Kur'ân kelâm ve emr-i ilâhîdir ve Peygamber'in lisânından sâdır olmuştur. Nitekim Hz. Pîr bu Mesnevî-i Şerîf'te buyurmuştur ve Hak'ta fânî olan enbiyâ ve evliyâdan sâdır olan mev'ıza ve nesâyih dahi vahy ve ilhâm ile vâki' olur. Binânealeyh Kur'ân okunurken susup dinlemek nasıl câzib-i rahmet olursa, insân-ı kâmilin sözlerini susup dinlemek dahi öylece cezûb-i rahmet olur. Zîrâ القرآن والانسان توأمان ya'ni "Kur'ân ve insân-ı kâmil ikizdir ve tev'emdir" buyurulmuştur.
2717. Eğer nüksü istemezsen, ey akıl çabuk bu tabibin önünde başı yere vur!
"Nüks", zamm ile, hastalığın avdet etmesi ve nûn'un fethiyle "neks", baş aşağı olmak ve nûnun kesriyle ["niks"], zayıf ve bön adam ma'nâsınadır. Burada tabîb karînesiyle evvelki ma'nâ münasibdir. Ya'ni "Ey enbiyâya ve evliyâya karşı şübhede olup sükût ederek rahmet ve fazl-ı ilâhîye muntazır olan âkıl ve ihtiyatkâr kimse! Hastalığın nüks ile teşdîdini istemezsen, çabuk tabîb önünde serfürû et ve ona itaat et ki, şübheden dahi kurtulasın."
2718. Fuzûlî kelâmı sen sat ve can bezlini ve câh bezlini ve altın bezlini satın al!
Enbiyâ ve evliyânın huzûrunda ma'lûmât ve maʼrifet ızhârı maksadıyla fuzûlî ve zâid sözü sat da, onun mukābilinde onlara can fedâ edercesine hizmet et; ve onların uğrunda mansıb ve altın ve mal ve mülk bezlini satın al!
2719. Tâ ki fazl-ı Hû senin senânı söylesin ki, felek senin mansıbın üzerine hased getirsin.
Tâ ki Hak yolundaki fedakârlığın senâsını fazl-ı Hû söylesin; öyle bir halde ki, felek senin mertebene hased etsin.
2720. Vaktāki tabîblerin kalbini gözetirsiniz, kendinizi görürsünüz ve kendinizden hacil olursunuz.
Lafz-ı "dil", "tabîbân-râ" üzerine takdim olunur. چون دل طبیبان را نگه دارید takdîrindedir. Ya'ni "Ma'nevî tabîblerin kulûb-i şerîflerini gözetir ve onların huzûrunda edeb ve ihlâs dâiresinde muâmele ederseniz, onların tedâvî-i ma'nevî ve rûhâniyyeleri neticesinde kendi hakîkatinizi müşâhede eder ve o vakit kendinizin kendiliğinden utanırsınız." Zîrâ kendi hakîkatinizi müşâhede ettiğiniz vakit ortada senliğiniz kalmaz.
2721. Bu körlüğün ref'i halkın elinde değildir, fakat tabiblerin ikramı hüdâdandır.
“Bu körlüğün ref'î ve kaldırılması إِنَّكَ لَا تَهْدِى مَنْ أَحْبَتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِى مَنْ يَشَاءُ (Kasas, 28/56) ya'ni "Ey resûlüm, sen sevdiğine hidayet-bahş olmazsın ve lâkin Allah dilediği kimseye hidâyet ihsân eder" âyet-i kerîmesindeki sarâhat mûcibince halkin ya'ni beşerin elinde değildir. Fakat beşer cinsinden olan etibbâ-yı ilâhînin ikramı ve iltifatı dahi Hak Teâlâ hazretlerinin bahş buyur- duğu hidâyettendir." Ya'ni insân-ı kâmiller, firâset ile erbâb-ı hidâyeti görüp, düştükleri varta-i nefsâniyyetten kurtarmak için ikrâm ve iltifat ederler ve erbâb-ı şekāvete kulak asmazlar. Yalnız tebliğ-i emr-i ilâhî ve nesâyih ile iktifâ ederler. Ve yâhut enbiyâya ve evliyâya ikrâm, hidâyete mazhariyettendir.
2722. Bu tabiblere can ile bende olunuz, tâ ki misk ve anber ile dolu olasınız.
Ey insanlar, kendi cinsinizden olan bu tabîbân-ı ilâhîye muhabbet edip can ile bende olunuz. Tâ ki âsârı ve kokusu çirkin olan sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenip âsârı ve kokusu misk ve anber gibi olan sıfât-ı rûhâniyye ile dolu olasınız.
Kavmin enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ı müttehem tutması
2723. Kavim dediler ki: "Bu ne, bütün riyâ ve mekrdir! Hudâ ne vakit Zeyd ve Bekr'den naib yapar?"
Peygamberlere muhâlif olan tâife dediler ki: "Da'vâ-yı nübüvvet eden kimsenin bu da'vâsı hep riyâdır ve gösteriştir ve hîledir. Hak Teâlâ beşer cinsinden olan Zeyd ve Bekr'den hiç kendisine nâib ve halîfe yapar mı?"
2724. "Her şahın resûlü onun cinsi lazım. Su ve çamur nerede, Hâlik-ı eflâk nerede!"
"Her şâhın elçisi, şâhın cinsinden olur. Topraktan ve çamurdan mahlûk olan beşer nerede, gökleri yaratan Allah Teâlâ nerede! Onun elçisi de kendi cinsinden olmak lâzım gelir."
2725. “Eşek beyni mi yedik, tâ ki biz sizin gibi sivrisineği hümanın sırdaşı tutalım!"
"Mağz-ı har horden", ahmak olmaktan kinâyedir. Münkirler sırr-ı vücûda vâkıf olmadıklarından, enbiyâyı ve onların vârisleri olan evliyâyı sivrisineğe ve Hakk'ı hümâ kuşuna teşbîh edip derler ki: "Biz ahmak mı olduk ki, sizin gibi sivrisinek mesâbesinde olan bir mahlûku makāmına yaklaşmak mümkin olmayan hümâ kuşunun mahremi ve muhibbi addedelim!"
2726. "Hümâ nerede, sivrisinek nerede! Çamur nerede, Hudâ nerede! Feleğin güneşinden zerreye ne olur?"
2727. "Bu ne nisbet, bu ne ittisal olur, tâ ki bir akla ve bir dimağa gide!"
Ya'ni "beşer ile Hak arasında hiçbir nisbet ve ittisâl yoktur ki, bu nisbet ve ittisâl akıl ve idrâke sığsın da vücûdları tasdîk olunabilsin!"
Bu kıssa münevver ve âkıl geçinen münkirlerin, enbiyâ hakkındaki ta'nlarını te'yîd için getirdikleri misâldir ki, bir hakîm-i Hindî tarafından yazılmış olan Kelîle ve Dimne nâmındaki kitabda münderictir. Bunun Fârisî li- sânıyla olan tercümesi Envâr-ı Süheylî ismiyle Hindistan'da matbû'dur. Ve Türkçe'ye de tercüme edilip ismine Hümâyun-nâme denilmiştir.