İçeriğe atla

Îsâ (a.s.)ın ahmaklardan dağ tepesine kaçması

6. bölüm / 81 · 1713 kelime · ~9 dk okuma

2560. Meryem'in Îsâ'sı bir dağa kaçıyor idi, gûyâ arslan onun kanını dök[2570] mek isterdi.

2561. O bir kimse onun arkasında koştu ve dedi: "Hayrola, senin arkanda kimse yoktur, kuş gibi ne kaçıyorsun?"

2562. O acele ile çift olarak öyle koşuyordu ki, acelesinden onun cevabını söylemedi.

Hz. Îsâ (a.s.) acele denilen ma'nânın eşi ve mücessem refiki olarak öyle koşuyordu ki, aceleden dolayı o arkasından koşup sebeb soran adama cevap vermedi.

2563. Bir iki meydan Îsâ'nın arkasından sürdü, sonra ciddin ciddi ile Îsâ'yı çağırdı.

O suâl soran adam Îsâ (a.s.)ın arkasından bir iki meydan koştu, sonra ciddin ciddi, ya'ni kemâl-i ciddiyyet ile Îsâ (a.s.)ı çağırdı, dedi:

2564. Ki: "Rızâ-yı Hak için bir lahza dur, zîrâ senin kaçmanda benim için bir müşkil vardır."

2565. "Ey kerîm, kimden bu tarafa kaçıyorsun? Arkanda ne arslan ve ne düşman ve ne havf ve korku vardır!"

"Havf", Arabî ve “bîm”, Fârisî olarak "korku" ma'nâsına olup, ikinci mısrâ'da yekdîgerinin mürâdifi olarak te'kîden mezkûrdur. Hind nüshalarında ikinci mısra' نی پیت شیر و نه خوف خصم و بیم sûretindedir. Ma'nâsı "Arkanda ne arslan ve ne düşman korkusu ve sâir korku vardır" demek olur.

2566. Dedi: "Ahmaktan kaçıcıyım; git, kendimi kurtarıyorum, bana bağ olma!"

Îsâ (a.s.) o kimsenin ısrârı üzerine cevâben buyurdu ki: "Ahmaktan kaçıcı bir haldeyim. Git, kendimi ahmağın şeâmetinden kurtarıyorum, bana bağ olma ve beni yolumdan alıkoyma!" Hadis-i şerifte العاقل صديقى والاحمق عدوى ya'ni "Akıl benim dostumdur ve ahmak düşmanımdır" buyurulur.

2567. Dedi: "Nihayet o Mesîha sen değil misin ki, senden kör ve sağır müstevî olur?"

"Müstevî", iyi ve sahîh ve tâmmü'l-hilka ve düzgün ma'nâsınadır. "Mesîhâ”, Îsâ (a.s.)ın ism-i şerîfidir. Kesret-i seyahatinden veyâhut hastalara mesh edip şifa bahş etmesinden dolayı bu isim ile tesmiye olundu. Arkasın-dan koşan kimse Îsâ (a.s.)a hitâben dedi: "Nihâyet sen o Mesîh (a.s.) değil misin ki, körler ve sağırlar senin bir sıvayışından şifâ bulup tâmmü'l-hilka olurlar?"

2568. "Evet!" buyurdu. Dedi: "Sen o şâh değil misin ki gayb füsununa me'vâsın?"

Îsâ (a.s.) o kimseye cevâben: "Eyet," buyurdu. O kimse dahi tekrar dedi ki: "Sen o şâh-ı nübüvvet değil misin ki âlem-i gayba mahsûs olan efsûnun mahallisin?" "Efsûn"dan murad, esmâ-i ilâhiyyedir.

2569. "Sen efsûnu bir ölü üzerine okuduğun vakit o, bir av getirmiş arslan gi-bi sıçrar."

2570. "Evet ben oyum!" buyurdu. Dedi: "Ey güzel yüzlü, çamurdan kuşlar ya-pan sen değil misin?"

Îsâ (a.s.) cevâben: "Evet, o benim!" buyurdu. O kimse tekrar sordu ki "Ey güzel yüzlü olan nebiyy-i muhterem, çamurdan kuşları yapan sen değ misin? Nitekim أنى أخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطين كهيئة الطير (Âl-i İmrân, 3/49) ya'ni "Ben sizin için kuş hey'eti gibi yaparım, Allah Teâlâ'nın izni ile bir kuş olur" dedin.

2571. Dedi: "Evet", Dedi: "Böyle olunca ey pâk olan rûh, her ne istersen ya pıyorsun, korku kimindir?"

Îsâ (a.s.) yine "Evet!" buyurdu. O kimse cevâben tekrar dedi: "Mâdemki senin bu kadar mu'cizâtın vardır. Ey rûh-i celîli pâk olan nebiyy-i zîşân, böy le her istediğini yaptığın halde, artık kimden korkup kaçıyorsun?"

2572. "Böyle burhân ile cihanda kim olur ki, senin bendelerinden olmasın!"

2573. İsa buyurdu: “Hakk’ın zât-ı pâkine yemîn ederim ki, tenin mübdi‘i ezelde cânın hâlikıdır.”

2574. “Onun zât ve sıfâtının hürmeti hakkı ki, felek onun yaka parçalayıcısıdır.”

Bu iki beyit-i şerîf İsâ (a.s.) tarafından vâki‘ olan yemîndir. “Girîbân-çâk-ı feleğin ifrât üzere âşık-ı Hak olduğu ma‘nâsından kinâyedir.

2575. “Ki, o füsûn ve ism-i a‘zamı ki, ben sağır ve kör üzerine okudum iyi oldu.”

Hakk’ın Zât-ı pâkine ve esmâ ve sıfât-ı celîlesine yemîn ederim ki, o füsûn-ı gaybî ve ism-i a‘zamı sağır ve kör üzerine okudum, sıhhat buldular.

2576. “Ağır dağ üzerine okudum yarıldı, hırkayı kendi üzerine göbeğine kadar yırttı.”

“O ism-i a‘zamı, cismi sakîl olan dağ üzerine okudum; cisminin hırkasını göbeğine kadar yırttı ve parçaladı.” Ya‘ni sıfât-ı nefsâniyye ağırlıklarını hâmil olan diri bir cism-i kesîf üzerine okudum, ahkâm-ı cismâniyye hırkasını yırttı, bâtınında olan ahkâm-ı rûhiyye sâdır oldu.

2577. “Ölmüş ten üzerine okudum, diri oldu. Lâ-şey başı üzerine okudum, şey oldu.”

Yukarıdaki beyt-i şerîf diri cisim hakkında idi. Bu beyt-i şerîf dahi ölmüş cisim hakkındadır. “Mevt-i tabiî ile ölmüş bir cisim üzerine o ism-i a‘zamı okudum, diri oldu. Ma‘rifet-i Hak’tan bî-behre ve lâ-şey bir baş üzerine okudum, ârif-i Hak ve bir şey oldu.”

2578. “Onu ahmağın kalbi üzerine muhabbetle yüz binlerce kerre okudum, bir derman olmadı.”

"Vüdd", "muhabbet" ma'nâsınadır. Bu kelime her ne kadar dâl'in teşdîdiyle ise de kāfiyeden dolayı tahfif ile îrâd buyurulmuştur. Ya'ni “O efsûn-i gaybîyi ve ism-i a'zamı, ahmağın kalbine, sâika-i muhabbet ve şefkat ile birçok def'alar okudum. Hamâkat-i asliyyesi gidip yerine zekâvet ve temyîz-i sahîh gelmedi."

2579. "Mermer taşı oldu ve o huydan dönmedi. Kum oldu ki, ondan hiç ekin bitmez."

"Mermer taşı gibi kaskatı olup îmânı kabûl etmedi ve inâd huyundan dönmedi; veyâhut sûret-i zâhirede îmânı kabul edip yumuşaklık eseri gösterdi ise de, kendisinden aslâ ekin bitmeyen kum gibi oldu ve aslâ irfana kābiliyet göstermedi." Nitekim hadis-i şerifte ما عجزت عن احياء الموتى كما عجزت عن اصلاح الاحمق ya'ni "Ahmağın ıslahından âciz olduğum gibi ihyâ-i mevtâdan âciz olmadım" buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî'de beyân buyurdukları vech ile, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) "emr-i teklifi"ye hâdimdirler, “emr-i irâdî"ye hâdim değildirler. Binâenaleyh ezelde hamâkati sâbit olan kimseleri akla da'vet ettikçe hamâkatleri teşeddüd eder. Onlar tabîb gibidirler, helâke meyl-i kat'îsi olan bir hastayı tabîb tedavî ettikçe helâkine hâdim olmuş olur.

2580. Dedi: "Hikmet nedir ki, burada ism-i Hak fâide etti, burada onun için ta'lîm olmadı?"

O Hz. Îsâ'nın arkasından koşan kimse dedi: "Yâ nebiyyallah, hikmet nedir ki ism-i Hak orada, ya'ni körler, sağırlar ve ölüler üzerinde te'sîr ve fâide etti de, burada ya'ni ahmaklar üzerinde müessir olup ta'lîm-i akl edemedi?"

2581. "O da marazdır, bu da bir marazdır; niçin o buna deva olmadı ve ona oldu?"

"Hemân" kelimesi hasr, takrîb, isti'câl ve istimrâr için kullanılır. Burada takrîb içindir. Nitekim Türkçe'de dahi "Hemen ikisi birdir" tarzında müsta'meldir. Ya'ni "Körlük ve sağırlık bir maraz olduğu gibi hamâkat dahi bir marazdır ve maraz olmak i'tibariyle bunların hemen ikisi birdir. O ism-i Hak niçin bu sûrî maraz ve illet sahiplerine ilâç oldu da, bu ma'nevî maraz ve illete ilaç olmadı?"

2582. Dedi: "Ahmaklık marazı Huda'nın kahrıdır, körlük marazı kahır değildir, o ibtiladır."

Kahr-ı ilâhînin sebebi hakkında Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri şöyle buyururlar: فما اعطاه الخير سواه ولا اعطاه ضد الخير اذ غيره بل هو منعم ذاته ومعذبها فلا يذمن الا نفسه ولا يحمدن الا نفسه فلله الحجة البالغة في علمه بهم العلم يتبع المعلوم Ya'ni "Abde hayrı kendi zâtının gayri vermedi ve ona zıdd-1 hayrı kendisinden başkası i'tâ etmedi. Belki abd zâtını mün'im ve muazzibdir. O ancak kendi nefsini zemmetsin ve ancak kendi nefsine hamd etsin. Şu halde Hakk'ın onlara ilminde, Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir. Zîrâ ilim ma'lûma tâbi'dir."

İmdi abdin ayn-ı sâbitesindeki hâl neyi iktizâ ediyorsa, Hakk'ın o hâl üzere ma'lûmudur; ve Hakk'ın iradesi ise ilmine tâbi'dir. Nitekim sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olan insan dahi ma'lûm olmayan bir şeyi murâd etmez. Eğer abdin ayn-ı sâbitesi hâl-i şekāvetini muktezî ise, şekāvetle Hakk'ın ma'lûmu olur ve şekāveti hakkında da irâde-i ilâhiyye taalluk eder, Şekāvetin kahr-i ilâhî olmasına gelince: A'yân-ı sâbite esmâ-i ilâhiyyenin zılâlidir. Kahr-ı ilâhîye mazhar olan abdin ayn-ı sâbitesi esmâ-i kahriyyeden birinin zılli olur. Esmâ-i ilâhiyye dahi Hakk'ın zılâlidir. Bundan anlaşılır ki, cemî'-i mevcûdâtın vücûdu zılden başka bir şey değildir. Vücûd ancak zî-zıll olan Hakk'ındır. Tehâlüf ve tenâzü' ancak yekdîgerine mütekābil olan esmâ-i ilâhiyyenin tenâzü' ve tehâlüfüdür. Bu hakîkati anlayan anladı ve anlamayan inkârda kaldı. Beyt-i Hafız Şîrâzi (k.s.):

Nazmen tercüme: "Müddeî istedi ki râzı temâşâ etsin Dest-i gayb geldi de nâ-mahremi çekti geriye."

2583. "İbtila bir marazdır ki, merhamet getirir; ahmaklık bir marazdır ki o sıkıntı getirir."

"Körlük ve sağırlık gibi ibtilâ bir marazdır ki, onu görenler acır ve merhamet eder. Fakat ahmaklık bir marazdır ki, onun hâli ehl-i idrâke sıkıntı ve zahmet verir." Maraz-ı cismânî hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz: اذا احب الله عبدا ابتلاه ليسمع تضرعه ya'ni "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit, onun tazarru'unu ve niyâzını dinlemek için onu mübtelâ kılar" buyurur. Maraz-ı ma'nevî hakkında da: ان الاحمق يصيب بجهله اعظم من فجور الفاجر ya'ni "Ahmağa cehli sebebi ile isâbet eden şey fâcirin fücûrundan daha büyüktür" buyurur.

2584. O ki onun dâğıdır, mührü o yapmıştır. El onun üzerine bir çare götürmeğe kādir olmaz."

Yukarıda îzâh olunduğu üzere, mâdemki Hakk'ın iradesi o kimsenin hamâkatine ve şekāvetine taalluk etmiştir ve onlar hakkında da حَتَّمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غَشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) buyrulmuştur. Artık enbiyânın ve onların veresesi olan evliyânın nesâyıhı onlara te'sîr etmez; zîrâ resûl ve vâris emr-i teklifiye hâdim olup sûret-i umûmiyyede Hakk'ın emrini tebliğ ederler, yoksa onlar emr-i irâdîye hâdim değildirler.

2585. Ahmaklardan kaç, çünki Îsâ (a.s.) kaçtı; ahmağın sahbeti çok kanlar döktü.

2586. Havâ suyu yavaş yavaş çalar, ahmak dahi sizden öyle çalar.

Havâ-yı nesîmî, tebahhur eden suyu nasıl ki, yavaş yavaş ve azar azar çalarsa, ahmak şakî dahi sendeki nûr-i îmânı öylece yavaş yavaş çalar ve her gün senin saf i'tikādından bir şey bozar ve seni îmânında şekke düşüre düşüre dinsiz eder.

2587. Harâreti çalar ve soğukluk verir, o kimse gibi ki kıçının altına bir taş koyar.

Ya'ni "Taş üstüne oturan kimsenin harâret-i garîziyyesini o taş nasıl çalıp kendi soğukluğunu verirse, ahmak da sendeki harâret-i aşk-ı ilâhîyi ve îmânı öylece alır ve bürüdet-i küfrünü ve inkârını verir." Nitekim her gün bu hâlin binlerce misâlini görüyoruz. Ebeveyni sulehâdan olup onların terbiyeleri- ni alan birçok zekî evlâdlar, birkaç sene dâr-ı küfr içinde imrâr-ı hayât etmek-le, onların zulmet-i küfr ve inkârlarına bürünüp gelmişler ve diğer vatandaş-larını da ıdlâle çalışmışlardır.

2588. O firar-ı Isevî korkudan değil idi; o eymindir ta'lîm için idi.

Îsâ (a.s.)ın ahmaktan firârı kendisine ondan bir zarar gelir korkusuyla vâ-ki' oldu zannetme! Enbiyâ-yı izâm hazarâtı makām-ı emndedir. Onlar hiçbir havâ ile müteharrik olmayacak sûrette metânet ve mekânet sahipleridir. Onun bu firârı her renge boyanmak ve her havâ ile müteharrik olmak isti'dâdını hâ-iz bulunan za'f-ı kalb ashâbına ta'lîm için idi; ve onların veresesi olan evliyâ-yı kiram hazaratı dahi أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ["Bilesiniz ki, Allah'ın velîlerine korku yoktur; onlar aslâ mahzûn olmayacaklardır"] âyet-i kerîmesi muktezâsınca her türlü mahâviften emîndirler.

2589. Eğer zemherîr âfâkı doldurursa hurşîd-i bâ-işrak için ne gam vardır?

Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ işrâk sahibi olan güneşe benzer-ler. "Eğer kış mevsiminde soğuk âfâkı tutsa, güneşe ne te'sîri olur?" Binâ-enaleyh bu saâdetlilerin ahmaklara karîn olmasında kendileri için hiçbir mahzûr yoktur. Fakat nâkısların musâhabe-i humakādan içtinâb etmeleri vâcibdir. Zîrâ onlar henüz şems-i bâ-işrâk olmadıklarından, kendilerindeki harâret-i îmân-ı cüz'î bürûdet-i küfr ile söner.