İçeriğe atla

Onun üzerine hüccet ilzâmından sonra Dâvûd (a.s.)ın katil için kısâs emir buyurması

5. bölüm / 81 · 6521 kelime · ~33 dk okuma

2476. O yine o bıçak ile ona kısās emretti; onun mekri Hakk'ın ilminden ne vakit halās olur?

2477. Hakk'ın hilmi müvâsalar eder, lakin hadden gittiği vakit izhar eder.

"Muvâsâ", aslı "muvasat" (مواساة) olup şiirde üslûb-i Fârisî üzere “muvâ-sâ" (مواسا) suretinde kullanılır. Müdârâ ve kolaylık ve imhâl ma'nalarına gelir ve diğer ma'nalarda da müsta'meldir. Burada müdârâ ve imhâl ve kolaylık ma'naları münasibtir. Ya'ni "Bir zâlim zulmünü icrâ ve türlü türlü mekrler ve hîleler ile bu zulmünü halk nazarından setre çalışır. Hak Teâlâ hazretleri dahi sıfat-ı hilmi ile müdârâ ve imhâl buyurup onun zulmünü ve kabâhatini meydana çıkarmaz. Fakat onun zulmü ve mekri hadden aştığı vakit, onu bir sûretle ızhâr ve halk nazarında rüsvây ve kepâze eder."

2478. Kan uyumaz; her bir gönüle cüst ü cû ve bir müşkilin keşfi düşer.

Husûsiyle icra edilen zulüm katl-i nefs olursa pek berbâddır. Zîrâ haksız dökülen kan uyumaz; gönüllerde cüst ü cû ve müşkilin keşfi merâkı uyanır.

2479. Rabb-i dînin hakimliğinin iktizası, bunun ve onun zamîrinden baş çıkarır.

Dînin Rabb'i olan Hak Teâlâ وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ (Bakara, 2/179) ya'ni "Sizin için kısâsta hayat vardır" âyet-i kerîmesiyle kātilin kısâsına hüküm buyurmuştur. Onun bu hâkimliğinin iktizâsı olan haller, bunun ve onun bâtınından, ıztırâp vermek sûretiyle baş çıkarır. Şöyle:

2480. Ki, "Filân nasıl öldü, onun hâli ne oldu, ne biçti?" Nitekim çamurluktan ekin fışkırır.

Haksız yere kanı dökülen maktûle karşı halk lâkayd kalmaz. Onların bâtınlarında o bîçârenin tefahhus-ı ahvâli için birtakım duygular ve meraklar hâsıl olup derler ki: "Filân nasıl öldü, onun hâli ne oldu ve mezraa-i hayâtında ne biçti?" İşte bu duygular bâtında çamurluktan ekinlerin fışkırdığı gibi fışkırır.

Beyt-i şerîfin birinci mısra'ındaki kāfiye "kişten" masdarının fiil-i mâzîsi olan "kişt" olması münasib olur. "Ziraat etmek" ve "tohum ekmek" ma'nâsınadır. Şemsü'l-Lügatta "dürûden" ya'ni "ekini biçmek" ma'nâsına da geldiği beyân olunur. Şurrâh-ı kiramdan ba'zıları "küşten" masdarından fiil-i mâzî olarak "ne öldürdü" ma'nâsına almışlar ise de, ikinci mısra'daki "kişt" kesr ile olduğundan bu sûrette kāfiyede adem-i muvâfakat hâsıl olur. Binâenaleyh "kişten" masdarının fiil-i mâzîsi olmak muvâfıktır.

2481. O aramalar ve gönüllerin ıztırabını ve bahs ve mâcerâ kanın kaynayışı olur.

Halkın maktûlün ahvâlini soruşturması ve gönüllerindeki ıztırâbât, o maktûlün dökülen kanının ma'nen kaynayışından münbais olur. Zîrâ benî-âdem yekdîgerinin a'zâsıdırlar ve mecmûu, nefs-i vâhide hükmündedir.

2482. Vaktaki onun işinin sırrı zahir oldu, Dâvûd'un mucizesi aşikar ve iki kat oldu.

Vaktāki öküz da'vâcısı olan zâlimin muâmelesinin sırrı ve iç yüzü meydâna çıktı ve kendisinin mazlûm değil, bilakis zâlim ve kātil olduğu anlaşıldı, Dâvûd (a.s.)ın mu'cizesi âşikâr ve diğer mu'cizâtına munzam olmak sûretiyle iki kat oldu.

2483. Halk hep başı açık geldiler, başlarını secde ile yerlere vurdular.

2484. "Biz aslî körler olmuşuz, biz senden yüz türlü acaib görmüşüz!"

Halk Dâvûd (a.s.)ın bu mu'cizesini görünce, kemâl-i teessürlerinden şûrîde bir halde huzûr-i şerîfine başları açık bir halde gelip, arz-ı zillet ve acz için başlarını secde vaz'ında yerlere vurdular da dediler ki: "Bizler birtakım basar-ı basîretleri kör olan kimseleriz. Zîrâ senden birçok mu'cize ve hârikulâde haller gördüğümüz halde, bu öküz da'vâsında ve hükmünde sana muârız olduk."

2485. "Taş, Tâlut'un gazasından dolayı: "Beni tut!" diye seninle zahiren söze geldi."

2486. "Sen üç sapan taşı ile geldin, yüz binlerce adamı birbirine vurdun."

2487. Senin taşların yüz binlerce parça oldu, her biri her hasım için kan içi- ci oldu.

Bu üç beyt-i şerîf ile âtîdeki beyitlerde lisân-ı halk ile Dâvûd (a.s.)ın mu'cizeleri ta'dâd buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Dâvûd (a.s.)ın zamanında Be- nî İsrâîl'in pâdişâhı olan Tâlût, Câlût nâmındaki, zâlim bir hükümdar ile har- be kıyâm ettiği sırada Dâvûd (a.s.)a üç taş: "Câlut'un katli bizim vâsıtamız ile olacaktır, bizi al!" diye söz söyledi. Cenâb-ı Dâvûd dahi bu taşı aldı. Harb meydânına vâsıl olduğu vakit sapanına koyup attı ve taş binlerce parça olup bir parçası Câlût'u öldürdü ve diğer parçaları dahi Câlut'un askerini helâk et- ti. Tafsîli tefsir kitaplarında sûre-i Bakara'da vaki وقتل داود جالوت وأتاه الله الملك والحكمة (Bakara, 2/251) [ya'ni “Dâvûd Câlût'u öldürdü. Allah ona (Dâvûd'a) hükümdarlık ve hikmet verdi"] âyet-i kerîmesinde mezkûrdur. Bu üç beyt-i şerîfte Dâvûd (a.s.)ın bu mu'cizesi beyân buyurulmuştur.

2488. Demir senin elinde mum gibi oldu. Çünkü zırh yapıcılık sana ma'lum oldu!

"Ey nebiyy-i zîşân, Hak tarafından sana zırh yapıcılık i'lâm buyrulduğu cihet ile, demir senin elinde mum gibi yumuşak oldu, sen o demirleri yumu- şatıp zırh yaptın." Nitekim ayet-i kermede وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 34/10) ya'ni "Onun için demiri yumuşattık" buyurulur.

2489. Dağlar şekûr oldukları halde seninle hem-âvâz oldu; mukrî gibi senin- le Zebûr okudular.

"Resâil", "resîl" kelimesinin cem'idir. Hem-zebân, ve hem-âvâz ve hem- râh ve peygamber ve gönderilmiş ma'nâlarınadır. "Peyrev" ma'nâsına da ge- lir. Bu beyt-i şerîfte hem-zebân ve hem-âvâz ma'nâları murâd buyrulur. “Şe- kûr", "ziyâde şükr edici" ma'nâsına sıfat-ı müşebbehedir. Zebûr Dâvûd (a.s.)a nâzil olan kitâb-ı mukaddesin ism-i şerîfidir. Ve bu beyt-i şerifte يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ (Sebe', 34/10) ya'ni "Ey dağlar onunla beraber teğannî edin!" âyet-i kerime- sine işâret buyrulur. "Ey nebiyallah, dağlar, Hakk'a ziyâde şükredici oldukla- rı halde seninle hem-zebân ve hem-âvâz olup insan cinsinden olan bir oku- yucu gibi seninle beraber Zebûru okudular."

2490. Yüz binlerce gönül gözü açılmış oldu, senin deminden gayba âmâde oldu.

Senin bu mu'cizelerini gören yüz binlerce adamın gönüllerinin gözü açıldı ve senin nefha-i mübârekinden âlem-i gayba teveccüh isti'dâdını kesb etti.

2491. Ve O, onun hepsinden daha kavîdir ki dâimdir, dirilik bahş edersin ki dâimâ kāimdir.

Ve senin kalb gözlerini açman ve nefha-i mübarekinden o kalblere âlem-i gayba teveccüh isti'dâdını bahş etmen, taşla düşman öldürmek ve demiri yumuşatmak mu'cizelerinden daha kavîdir. Zîrâ bu mu'cizeler fânî ve kalb gözünün açılması ve âlem-i gayba teveccüh isti'dâdını kesb etmesi mu'cizesi dâimdir. Çünkü bu mu'cize ma'nen ölmüş olanları diriltmektir ki, bu dirilik dâimâ kāimdir.

2492. Bütün mu'cizelerin ruhu muhakkak budur ki, o ölmüşe cân-ı ebed bahş eder.

Hadd-i zâtında bilcümle enbiyâdan sâdır olan mu'cizelerin rûhu, münkirleri îmâna getirmek sûretiyle ölmüş olan bâtınlarını diriltmek ve onlara ebedî olan cân-ı insânîyi bahş etmektir.

2493. Zalim ölmüş oldu, bir cihan diri oldu. Her biri yeniden Huda'ya bende oldu.

Dâvûd (a.s.)ın hükmü ile o öküz da'vâcısı olan kātil kısâs edilerek ölmüş oldu. Fakat وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ (Bakara, 2/170) ["Sizin için kısasta hayat vardır"] âyet-i kerîmesinin hükm-i şerîfi mûcibince bir cihân-ı azîm diri oldu. Zîrâ bu kısâstan halk ibret alıp katl-i nefisten tevakkî ettiler; ve bu mu'cizeyi ve Hakk'ın tasarruf ve tedbîrini gören halkın îmânı kuvvet bulup cümlesi yeniden Hakk'a bende oldu. Onun beyânındadır ki, nefs-i âdemî, öküzü öldürenin müddeîsi olan kātilin yerindedir ve o öküzü öldüren akıldır ve Dâvûd Hak'tır veyâ nâib-i Hak olan şeyhtir ki, onun kuvveti ve yardımı ile zâlimi öldürmek ve helâl rızk ile zengin olmak mümkin olur.

2494. Kendi nefsini öldür, cihanı diri et! Efendiyi öldürmüştür onu bende et!

Ey Hak yolunun yolcusu, nefsini arzûlarına muhalefet etmek sûretiyle öldür ve nefis için dört türlü ölüm vardır ki onlar da: "Mevt- ahmer", "mevt-i ebyaz", mevt-i ahdar" ve "mevt-i esved"dir. Mevt-i ahmer, nefsin şehevâtına muhalefettir. Mevt-i ebyaz açlıktır. Zîrâ açlık ile bâtın münevver ve vech-i kalb beyaz olur. Mevt-i ahdar, kıymetsiz ve eski püskü yamalı esvâp giymeğe derler. Mevt-i esved, halkın ef'âlini kendi mahbûbunun fiilinde fânî ve nâsın ezâ ve cefâsı cânândan olduğunu bilerek cefalarını ihtimâle derler. İmdi nefis bu dört ölüm ile öldüğü vakit halk-ı cihân nefsinin ezâ ve cefâsından kurtulup diri olur.

“Dâr” (دار) ismindeki bir veliyy-i kâmile bir derviş gelip demiş ki: “Ey şeyh dünyayı dolaştım, ne râhat ettim, ne de râhat etmiş bir kimse buldum. Geldim ki birkaç gün seninle âsûde olayım.” Hz. Dâr cevâben buyurmuş ki: “Ey derviş, niçin nefsinden el çekmedin ki, hem sen ve hem de halk-ı cihân râhat olalar idi?” “Cihânın diri olması” bu sûretle tefsîr olunabileceği gibi diğer bir ma'nâ ile de tefsîr olunabilir. O da budur ki: Her ferd-i beşer kendi kendine bir âlem ve bir cihândır ve bu cihânın hakîkî hayâtı rûh-ı insânî iledir. Hayât-ı izâfisi ise rûh-ı hayvânî iledir. İmdi nefis diri oldukça bu cihânın hayât-ı hakîkîsi yoktur ve ölüdür. Vaktâki nefis yukarıda zikr olunan ölümler ile ölür, rûh-i insânî dirilir ve bu sûretle de ölmüş bir cihân-ı hakîkî hayat bulur. Binâenaleyh nefsi öldür, zîrâ o nefis, efendisi olan rûh-i insânîyi öldürmüştür. Onu efendinin oğlu olan akla bende et!

2495. Agah ol, öküzün müddeîsi senin nefsindir; kendisini efendi ve büyük etmiştir.

2496. O öküzü öldüren senin aklındır, git öküzü öldürücüye münkir olma!

2497. Akıl esirdir ve Hak'tan zahmetsiz rızık ve tabak dolusu ni'met ister.

Akıl nefsin esîridir ve onun isti'dâdı ve şânı Hak'tan zahmetsiz rızk-ı ma'nevî ve bol bol kemâlât-ı insaniyye ni'metlerini ister.

2498. Onun zahmetsiz rızkı neye mevkūftur, ona ki kötülüğün aslı olan öküzü öldüre.

Aklın Hak'tan istediği zahmetsiz rızkın ihsânı, kötülüğün aslı ve menba'ı olan cisim öküzünü öldürmeğe mütevakkıftır. Zîrâ cismin hükümlerinden zâil olan her bir hüküm yerine bir hükm-i rûhânî kāim olur. Ve bu cismin iki râkibi vardır ki, biri rûh, diğeri nefistir. Nefis râkib olduğu vakit cism öküzü onun sevk u idaresinde bulunur ve sâha-i fesâdda kuvvetli olarak koşar ve önüne geleni süser; ve rûh ise kendi âleminde yaya ve âciz kalır. Binâenaleyh nefsi yaya bırakmak ve rûhu irkâb etmek için cism öküzünü riyâzet ve mücâhede ile öldürmek lâzımdır.

2499. Nefis der ki: "Sen benim öküzümü niçin öldürüyorsun? Zîra ki nefsin öküzü tenin nakşı olur."

Nefis akl-ı selîme der ki: "Sen benim bindiğim öküzü niçin birtakım riyâzât ve mücâhedât ile öldürüyorsun?" Nefis akla bu suâli sormasının sebebi budur ki, nefsin bindiği öküz cismin sûreti olur. Binâenaleyh nefis kendi merkûbunun öldürülmesine bittabi' râzı olmaz ve akla muhalefete başlar.

2500. Efendinin oğlu olan akıl bî-neva kalmış, kātil olan nefis efendi ve muk- [2510] teda olmuş.

Nefsin muâraza ve muhalefetinden dolayı rûhun sıfatı olan akıl bî-nevâ ve âciz kalmış. Rûh sultânının kātili olan nefis ise, cisim öküzü üzerine binip bilcümle kuvâ-yı cismâniyyenin efendisi ve muktedâsı olmuştur.

2501. Zahmetsiz rızık bilir misin ki nedir? Ervâhın gıdâsı ve nebînin erzakıdır.

Akl-ı selimin Hak'tan istediği zahmetsiz rızık nedir bilir misin? O rızık ervâhın gıdâsı olan ulûm-i ledünniyye ve nebînin erzâkı olan aşk-ı ilâhî şarâbıdır. Ve rûhun gıdâsıyla cisim dahi nurlanır; ve bu gıdâ ve erzâk hakkında Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar:

"Bir kimse ki gece "Käbe kavseyn" meyhanesindedir, onun nur dolu olan gö- zünün içi temâşâ-yı cemâlin mahmûrudur. O meyhaneye ابیت عند ربى يطعم يسقينى ya'ni "Ben Rabbimin indinde gecelerim, beni yedirir ve içirir" meyhanesi derler ki, bu meyhaneye Peygamberimiz Efendimiz'den nişan verilmiştir."

2502. Fakat öküzün kurbanına mevkūftur, ey köşe kazıcı, hazîneyi öküzün içinde bil!

Fakat bu ervâhın gıdâsı ve nebînin erzâkı nefsin merkûbu olan tenin "mevt-i ebyaz" ile kurban edilmesine ve öldürülmesine mevkūftur. Binâenaleyh hazîne-i erzâkı bu cisim öküzü içinde bil, ey köşeyi bucağı kazıp tefahhus edici olan sâlik! Nitekim hadis-i şerifte الجوع طعام الله في الارض يحيى به ابدان الصديقين ya'ni "Açlık yer yüzünde Allah Teâlâ hazretlerinin taâmıdır, onunla sıddıkların bedenleri hayat bulur" buyrulmuştur.

2503. Dün gece bir şey yemişim; ve yoksa senin fehminin eline tamamen yuları verir idim.

Bu beyt-i şerifte iki vecih vardır: Biri "gıdâ-yı bâtınî"ye ve diğeri "gıdâ-yı zâhirî"ye aiddir. Gıdâ-yı bâtınîye âit olan ma'nâ budur: "Ben dün gece "Kābe Kavseyn" meyhanesinde bir şey yeyip içtim ve mest ve müstağrak oldum. Eğer sahv içinde ola idim, bu gıdâ-yı ma'nevî hakkında senin anlayışına münasib sûrette tamâmen tafsîlât verir idim. Bu yemek cenâb-ı Pîr efendimizin nefs-i âlîlerine izâfe buyurulduğu takdirde ma'nânın böyle olması münâsib olur. Zîrâ Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şöyle buyurulur: “Açlığı mertebe-i gāyeye îsâl buyurmuş olan hazret-i Hudâvendigârımızdan: "Tamâm kırk sene benim mi'demde taâm uyumadı" buyurdukları mesmû'dur. Ve en çok taâm yedikleri vakit dahi on lokma yemezler ve bir müddet sonra mi'delerini tathîr ederlerdi; ve buyururlardı ki: "Benim sînemde bir ejderha vardır ki, gıdâya tahammül etmiyor." Ve vakt-i istifrâğdaki mücâhedeleri, açlık mücâhedesinden ziyâde olup mübarek alınlarından katre katre ter dökerler idi." Ma'nâ, gıdâ-yı cismânî ve zâhirîye aid olduğu takdirde, cenâb-ı Pîr üslûb-ı hakîmâne üzere, sâlikleri irşâden, bu gıdâ-yı cismânînin mâni'-i ulûm-i ledünniyye olduğunu beyân için bu yemeyi kendi nefislerine izâfe buyurmuş olurlar.

2504. "Dün gece bir şey yemişim" efsanedir; her ne gelirse hafa hanedendir.

Ey muhâtabım, hakāyık ve maârif-i ilahiyyenin beyânına bir şey yediğimin mâni' olduğunu söylediğime bakma! Bu "Bir şey yedim" sözü, bu vücûd-i izâfî âlemine aiddir ve efsânedir. Çünki bu vücûd-i izâfi âleminin hey'et-i mecmûası efsânedir ve masaldır. Hakikatte her ne gelirse kenz-i mahfi mertebesi olan mertebe-i ulûhiyetten gelir.

2505. Eğer biz latîf gözlerden girişme öğrendik ise, gözü esbab üzerine neden diktik?

"Kirişm" ve "kirişme", dilberlerin nâz ve şîvesi ve kaş ve göz ile olan işâretleri ma'nâsınadır. "Eğer biz Hakk'ın mahbûbları olan enbiyâ ve evliyânın latîf gözlerinden bize verdikleri işaretleri öğrendik ise, gözümüzü niçin esbâb-ı zâhiriyye üzerine diktik?" Şu iş şu sebeble şöyle ve böyle oldu diyoruz. Hind nüshalarında ikinci mısra' گر yerine کر ile başlar. Bu sûrette ma'nâ “Gözümüzü onun için esbâb-ı zâhireye diktik ki, latîf gözlerden işâret öğrendik; zî- râ enbiyâ ve evliyâ hifz-ı merâtib için esbâb-ı zâhireye riâyet ederler. Biz de onların sünnetini icrâ ettik." (Şerh-i İmdadullah'tan hulâsadır)

2506. Sebepler üzerinde başka sebepler vardır. Sebebe bakma, nazarı ona bırak!

Bu esbâb-ı zahiriyye üzerinde bâtınî olan başka sebebler vardır ki, o sebebler esmâ-i ilâhiyyedir; ve esmâ-i ilâhiyye ise zât-ı Hakk'a merbûttur. İm-di enbiyâ ve evliyânın sünnetlerine tebean esbâb-ı zâhireye riâyet vaktinde onların bâtını olan esbâba bak, bu esbâb-ı zâhireye bakma!

2507. Enbiya esbabın kat'ında geldiler. Kendi mu'cizelerini Zühal seyyâresi üzerine vurdular.

“Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. Eski ilm-i hey'ete göre manzûme-i şemsiyyemizin nihâyeti Zühal seyyâresi ve yedinci felek addolunduğu için Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi enbiyânın mu'cizeleri mertebe-i kusvâya vâsıl olduğunu beyân sadedinde Zühal seyyâresini zikretmişlerdir. Ya'ni "Enbiyâ es-bâb-ı zâhiriyyenin kat'ı için gelmişlerdir. Binâenaleyh esbâb-ı zâhiriyyeye i'timâd etmeyip esbâbı ve müsebbibâtı Müsebbibü'l- esbâb olan Hakk'a bı-rakmak lazımdır ve bu hal esbâb-ı zâhireye riâyete münafi değildir. Çünki na-zarı Müsebbibü'l-esbab'a atf ederek esbâb-ı zâhireye riâyet, efâl-i enbiyâ (aleyhimü's-selâm) dır; ve zîrâ zuhûr-i mu'cizât dahi esbâba teşebbüs cümlesindendir. (Şerh-i İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm'dan hulâsa)

2508. Sebepsiz denizi yardılar; ziraatsiz buğday yığınını buldular.

"Çâş", samandan tefrik olunmuş buğday yığınına derler. Cîm-i Arabî ile "câş" dahi derler. Bu beyt-i şerîfte Mûsâ (a.s.)ın asâsını vurup denizi yararak yol açmasına işaret buyurulur. Fir'avn'ın Bahr-i Ahmer'de garkı kıssası meş-hûrdur. Ve ikinci mısra' dahi Resûl-i zîşân Efendimiz'in mu'cizelerine işaret olması muhtemeldir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medîne'de Ebû Eyyûb Ensârî'nin çorak ve ham tarlasına mübarek eliyle ekin ekerek bir günde hem yetişmiş ve hem de biçilmiş ve yine o günde yenilmiştir.

2509. Onların sa'yinden kumlar dahi un oldu, keçinin yünü çeke çeke ipek geldi.

Birinci mısra' İbrâhim (a.s.)ın mu'cizesine ve ikinci mısra' Hûd ve İsmâîl ve Eyyüb (aleyhimü's-selâm)ın mu'cizeleri ile Mûsâ (a.s.)ın harem-i muhteremleri Safûrâ vâlidemize vâki' olan kerâmete işaret buyrulmuştur.

Cenâb-ı İbrâhîm'in mu'cizesi budur ki: Nemrud zamânında kıtlık vâki' olduğundan Hz. Halîlullah hizmetçisini bir dostuna gönderip, biraz un veyâ buğday istemiş, o zâtta dahi un ve buğday bulunmadığından hizmetçi mahzûnen eli boş dönmüş; fakat hizmetçi eli boş olarak hane-i Halilullah'a varmaktan ise çuvalları kumla doldurup şehre girerken bir gösteriş yapmak daha münasib olur deyip çuvalları kumla doldurmuş ve çuvalları evin önüne indirmiş ve kendisi de utandığından kaybolmuş. Aile efrâdı evden çıkıp çuvalları açtıklarında temiz un bulmuşlar.

Hûd ve İsmail ve Eyyûb (aleyhimü's-selâm) ile Safûrâ vâlidemiz dahi keçinin yününü çektikçe ellerine ipek teli ve ibrişim olarak uzar idi.

İmdi gerek denizin asâ ile yarılması ve gerek kumun un olması ve keçi kılının ipeğe tebeddülü, esbâb-ı zâhiriyyenin kuvvetle dayanılacak bir şey olmadığını göstermektedir. Bununla beraber Mûsâ (a.s.)ın, asâsını denize vurması ve hizmetçinin çuvallara kum doldurması ve Safûrâ vâlidemizin keçi kılını çekmesi hep esbâb-ı zâhiriyyeye teşebbüsten ibaret olur. Zîrâ âlem-i sûrette esbâbın ta'tîline imkân yoktur.

2510. Kur'ân hep sebebin kat'ı, dervişin izzeti ve Ebû Leheb'in helâki hakkındadır.

Ya'ni bütün Kur'ân-ı Kerîm sebeb üzerine olan i'timâdın kat'ı hakkındadır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de Hâlik-ı hakîkînin Zât-ı Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri ve Kādir-i mutlak olduğu beyân buyurulur; ve bu beyân, esbâb-ı zâhiriyyeye riâyeti münafi değildir. Zîrâ esbâb, Hak Teâlâ hazretlerinin kemâl-i hikmeti ile bu vücûd-ı izâfî âlemine vaz' buyurulmuştur. Ve bu beyt-i şerîfte maksûd-i âlî-i Hz. Pîr, esbâba riâyetin memnû' olduğunu beyân değildir. Çünki Kur'ân-ı Kerîm'de tahsîl-i esbâb ile de emir vâki'dir. Ve Ebû Leheb ve emsâlinin helâki de ehl-i İslâm'ın izzeti ve galebesi cümlesindendir. (Şerh-i İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm (kuddise sırruhümâ)dan hulâsatan mütercemdir) Filhakîka da tevekkül esbâb-ı zâhiriyyeye tevessülden sonra olduğuna göre mücerred esbâb-ı zâhiriyyeye dayanılmamak lazım gelir. Nitekim "Tebbet yeda" sûre-i şerîfesinde Ebû Leheb hakkında مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالَهُ وَمَا كَسَبَ (Mesed, 11/2) ya'ni "Onu malı ve kazandığı şey, o helâkten kurtaramadı" buyurulur ki, mal ve müktesebât-ı sâire vikāye-i nefsin esbâb-ı zâhiriyyesindendir. Ebû Leheb ise bunlara i'timâd etti ve bu i'timâdı boşuna çıktı; ve neticede الفقر فخرى ["Fakr iftiharımdır"] buyuran sultân-ı dervîşân (s.a.v.) Efendimiz'in izzeti zâhir oldu.

2511. Bir ebabîl kuşu iki üç taş bırakır, Habeş'in azîm leşkerini bozar.

Sûre-i Fil'de olan وَأَرْسَلَ عليهم طيراً أبابيل ترميهم بحجارة (Fil, 105/3) ya'ni "Hak onların üzerine Ebabîl kuşlarını gönderdi ki onlara taş atardı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

2512. Fili delik delik bırakır, bir kuşun taşı ki o yukarıda kanad vurur.

Tefsirlerde beyân olunduğu üzere, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in doğdukları senede, Habeş hükümdarı olan Necâşî tarafından Yemen vâlîsi ta'yin edilmiş olan Ebrehe ibn es-Sabbâh el-Eşrem, halkı Ka'be tavâfından alıkoymak için San'a'da "Kalis" isminde bir kilise yaptı. Kenâne kabîlesinden birisi gece gizlice o kiliseye girip mihrabına kazâ-i hâcet edip duvarlarına necâset sürdü. Ebrehe bunu duyduğu vakit, Kâbe'yi yıkmak için yemîn etti ve önlerinde büyük bir fil olduğu halde Mekke-i Mükerreme üzerine asker sevketti. O sırada kırlangıç bünyesinde Ebâbîl kuşları peydâ olup asker üzerine taş yağdırmağa başladılar. Kendisine taş isâbet eden kimse helâk olurdu ve bu taşlar filin vücûdunu da delik delik etti. Bu sûretle Ebrehe'nin ordusu münhezim ve perîşân oldu. Tafsîli tefsir kitaplarındadır.

2513. "Ölmüş öküzün kuyruğunu maktûl üzere vur, tâ ki o demde kefeninde diri olsun."

2514. "Boğazı kesilmiş olan yerinden sıçrasın, kendi kanını süzenlerden kanını istesin."

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Bakara'da vaki وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَدْبَحُوا بَقَرَةٌ (Bakara, 2/67) Ya'ni "Vaktâki Mûsâ (a.s.) kavmine dedi ki: Állah Teâlâ size öküz kesmenizi emreder" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulan Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesine işaret buyurulur. Hulâsası budur ki: Benî İsrail'den bir kimse katl olundu ve kātil bulunamadı. Mûsâ (a.s.) emr-i ilâhî mûcibince kavmine dedi ki: "Bir öküz kesiniz, onun kuyruğu ile maktûle vurunuz, dirilip kātilini haber versin!" Öyle yaptılar, maktûl dirilip kātilini haber verdi. Tafsîli tefsir kitaplarındadır.

2515. Kur'ân'ın başlangıcından tamamına kadar böyle terk-i esbab ve illet vardır vesselâm.

Ya'ni Kur'ân'da esbâb ve ilelin te'sîrinin nefyi vardır. Belki te'sîr esbab mezâhirlerinde zahir olan zât-ı Hakk'ındır ve bu nefy-i Kur'ânî, Müsebbibü'l-esbab'ı müşâhede etmek sûretiyle esbâba riâyeti münafi değildir. (Hz. İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm şerhlerinden tercümedir) Velhâsıl Kur'ân-ı Kerîm, esbâb-ı zâhireye tevessülü men' etmiyor. Belki bu vücûd-i izâfi âleminde vâki' olan te'sîrâtın esbâbdan bilinmesini reddediyor. Meselâ doymak taâmdan değil, belki taâm perdesi arkasında gizlenmiş olan Zât-ı Hak'tandır. Ve kezâ zenginlik ticaretten değil, belki ticaret perdesi arkasında mestûr olan Zât-ı Hak'tandır vesselâm.

2516. Bunun keşfi iş artırıcı olan akıl cihetinden olmaz, sana zahir olmak için kulluk et!

Mu'cize, aklın dâimâ görüp alıştığı tavır hâricinde vukü' bulan bir haldir. Meselâ bir çekirdek toprağa dikilir, akıl bu çekirdeğin filizlenmesi ve ağaç olup meyve vermesi için uzun zamanlar lâzım olduğuna kāni'dir. Çünkü gördüğü ve alıştığı hal budur ve bunu kānûn-ı tabiat bilir. Eğer bu çekirdek derhal filizlenir ve ağaç olup meyve verirse bu hal acîb geldiği için akıl şaşırıp kalır. Halbuki aradaki fark zaman mes'elesidir. Maahâzâ toprağın meyve hâline gelmesi, bu zaman mes'elesinden ziyâde şân-ı taaccübdür. Fakat akıl buna alıştığı ve tabîatın kāidesi gördüğü için taaccüb etmez. Binâenaleyh akıl tavrı hâricinde zâhir olan mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyânın keşfi, dedikodu işini çoğaltan akıl cihetinden olmaz. Ancak ahkâm-ı tabiat kaydından kurtul- mak sûretiyle zevkan ve hâlen anlaşılır ve tabîat kaydından kurtulmak için de tabiat kulluğundan ve esâretinden çıkıp Allah'ın kulu olmak lâzım gelir; ve Allah'ın kulu olmak için dahi tamâmıyle emr-i ilâhiye ittibâ' ve nehy-i ilâhî-den ictinâb etmek iktizâ eder.

2517. Felsefî ma'kūlâtın bağlanmışı geldi; safî olan, aklın aklının şehsüvârı geldi.

"Felsefi", felsefeye mensûb olan kimsedir. "Felsefe", "fila-sof" (فيلا سوف) lafz-ı Yunânîsinden müştaktır. "Fila" (فیلا) "muhib" ve "sof" "hikmet" ma'nâ-sına olup, "muhibb-i hikmet" demek olur ki, "hakîm" demektir. Ya'ni "Ha-kîm, ma'kūlâtın ve akl-i nazarînin bağlanmışıdır. Bu sebeble esbâb-ı zâhiriy-yeye te'sîr atf etmekten hârice çıkamaz. Fakat kesâfet-i tabîiyyeden sâfi olan zat, aklın aklı olan akl-ı küllün şehsüvârı geldi." Zîrâ aklın, akl-ı külle kadar birçok merâtibi vardır. Aklın en aşağı mertebesi "akl-ı maâş"tır. Binâenaleyh akl-ı maâş, kendi tavrına aid tecelliyât-ı ilâhiyyenin mukayyididir. Onun fev-kındeki aklın tavrından gāfildir.

2518. Senin aklının aklı içtir ve senin aklın kabuktur; hayvanın mi'desi dâ-imâ kabuk isteyicidir.

Ey tabîatın esîri olan feylesof, senin aklının aklı olan akl-ı kül içtir ve se-nin bu akl-ı maaşın, o için kabuğu mesâbesindedir. Senin hayvan olan nef-sinin mi'desi ve havsalası dâimâ tağaddî için kabuk ister. Nitekim kavun ve karpuzun içini insanlar yer ve kabuklarını hayvanlara verirler.

2519. İç isteyici olan, kabuktan yüz melâl tutar, latif olan iç ona helâl geldi helâl!

Akl-ı küllün tâlibi olan kimse kabuk mesâbesinde olan akl-ı maâştan ve onun mahsûlâtından yüz fütür ve usanç tutar. Latîf olan akl-ı kül ve onun vâridâtı böyle tâlibe helâl geldi helâl!

2520. Mâdemki aklın kabuğu yüz burhân verir, aklı kül ne vakit îkānsız adım atar?

Mademki akl-ı maâş, akl-ı küllün kabuğu mesâbesinde iken, kendi mertebesine âid umûr için birçok delâil ve burhan veriyor, o kabuğun içi olan akl-ı kül bütün merâtib-i akliyyeyi muhît olduğu halde ne vakit, yakîni olmaksızın bir adım atar?

2521. Akıl, defterleri bir baştan bir başa kara yapar; aklın aklı âfakı aydan dolu tutar.

Akl-ı maâş kendi ma'lûmâtını ve idrâkâtını tesbît için beyaz defterlere yazılar yazıp, baştan başa kara yapar; aklın aklı olan akl-ı kül, âfakı ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye ayıyla dolu tutar.

2522. Siyahlıktan ve beyazlıktan fâriğdir; onun ayının nuru kalb ve can üzerine doğucudur.

"O akl-ı kül, defterden ve beyaz defterleri kara yazılar ile karartmaktan fâriğdir. Onun ulûm-i ledünniyyesinin ve maârif-i rabbâniyyesinin nûru, teveccüh ettiği kalb ve can üzerine doğucudur." Nitekim birçok kimseler akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin teveccühü ile nûr-i ilim ile münevver olmuştur. Onlardan birisi de Yûnus Emre hazretleridir ki, Dîvân'ındaki eş'âr-ı ârifânesi şâyân-ı hayrettir.

2523. Eğer bu kara ve beyaz kadr buldu ise o Kadir gecesindedir ki, yıldızı parladı.

"Kara" ve "beyaz"dan murâd, ulûm-i akliyye-i istidlâliyyedir. Ve "Kadir gecesi"nden murâd, akl-ı küldür. Ya'ni "Beyne'l-halk kadr ve menzilet ve i'tibâr bulan bu ulûm-ı istidlâliyye dahi bu i'tibârı akl-ı külden bulmuşdur." Zîrâ akl-ı cüz'î ve akl-ı maâş akl-ı külden bir latîfedir. Ve onun nûrâniyyeti akl-ı küldendir. Lakin âlem-i tabîat içindeki efkâra müstağrak olduğundan ve istidlâlât ile meşgül bulunduğundan nûr-ı keşifden geri kalmıştır ve tabîatın bâtınına nüfüz edememişdir.

2524. Kemerin ve kesenin kıymeti altındandır; o kemer ve kese altınsız ebterdir.

"Hemyân" meşinden ma'mûl çanta ve kemer ma'nâsınadır. "Ebter" burada "fâidesiz ve hayırsız" ma'nâsınadır. Akl-ı cüz'î, kemer ve kese; ve akl-ı kül altın gibidir. "İçinde altın bulunmayan kemer ve kese fâidesiz olduğu gibi akl-ı küllün nûr-i ulûmundan bî-behre bulunan akl-ı cüz'î dahi boş kemer ve kese gibi ebterdir ve kıymetsizdir."

2525. Nitekim tenin kadri candan olur; canın kadri cânândan olur.

Cismin kıymeti kendisinde cân-ı azîz bulunduğu içindir. Can, cisimden alâkasını kestiği vakit cisim bir lâşe olup taaffün ve tefessüh edeceği için onu toprağa gömerler. Canın kadri dahi cânân-ı hakîkî olan Hakk'a muzâf olmasından nâşîdir ve O'nun sıfat-ı Hayat'ının pertevi olduğu içindir.

2526. Eğer şimdi can, pertevsiz diri olaydı, hiç kâfirlere "ölüler" der mi idi?

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Neml'de vaki' إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِعُ الصَّمَّ الدُّعَاءَ إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ (Neml, 27/90) ya'ni "Muhakkak sen ölülere işittiremezsin ve onlar yüz çevirdikleri vakit, sağırlara îmâna da'veti işittiremezsin." Ve kezâ Sûre-i Fâtır'da vaki' وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ (Fâtır, 35/22) ya'ni "Sen cisim mezârında mahbûs olan kimselere işittirici değilsin" âyet-i kerîmelerine işaret buyurulur.

Ya'ni "Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının pertevi olan can, eğer Hakk'ın sıfat-ı İlm'inin pertevi olmaksızın diri olaydı, Hak Teâlâ hiç kâfirlere "ölüler" der mi idi?" Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı bilcümle eşyâya sârîdir. Ve hadd-i zâtında her şey zî-ruhtur. Hayat, cemâdda bâtın ve nebâtta mahsûs ve hayvanda zâhir ve insanda azhardır; ve rûh, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının pertevidir. Velâkin canın kemâli, onda Hakk'ın sıfat-ı İlm'inin kemâliyle zuhûr eder. Bu isti'dâd ise ancak ahsen-i takvîm üzre mahlûk olan insana mahsûstur. Eğer insanın canı ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye nûrlarıyla diri değil ise, o can hayvanların canlarıyla hem-pâyedir. Ve belki أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (Araf, 7/179) ["Onlar hayvanlar gibidir, hattâ daha da şaşkındırlar"] âyet-i kerîmesi mûcibince onlardan daha aşağıdır. Ve o can, cisim mezârı içinde mahbûs kalmış bir ölü mesâbesindedir. İmdi münkirlerin cânı kendi mûcidlerinden ve vazîfelerinden bî-haber olduğundan Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'inde onlara "ölülerdir" ta'bir buyurdu.

2527. Agah ol ve söyle ki: "Nâtıka ırmak kazar, tâ ki bizden sonra bir karna bir su erişe!"

Bu beyt-i şerifte Cenâb-ı Pîr zât-ı şeriflerine hitâben buyururlar ki: "Ey rùh-ı necîbim âgâh ol, söyle! Zîrâ senin âlet-i zuhûrun olan nâtıka, ilim ırmağını kazıyor. Tâ ki ulûm-i ledünniyye suları gerek zamânımızda ve gerek bizden sonraki karna kadar vâsıl olsun."

"Karn" kelimesinin müdeaddid ma'nâsı vardır: Zamân i'tibariyle seksen veyâ otuz sene ve münferid küçük dağ ve bir yaşta olan kimse. Bu ma'nâların her biri birer vecihle bu beyt-i şerîfe münasib olur. Bir vechi "Bizden sonraki zamanlarda geleceklere ilim suyu vâsıl olsun!" demek olur. "Münferid küçük dağ" ma'nâsına göre olan vecih dahi "Bizden sonra gelip mürşid-i kâmil bulamayarak münferid bir halde kalmış olan tâlib-i hakîkate bir ilim suyu vâsıl olsun!" demek olur. Nitekim Cenab-ı Pir بعد از ما مثنوی شیخی میکند ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuşlardır. Ve "bir yaşta olmak" ma'nâsına olduğuna göre "Bizden sonra gelecek olan akrânımıza vâsıl olsun!" demek olur. Filhakîka da Hz. Pîr'den sonra Cenâb-ı Şâh-ı Nakşbend ve Hâcegân ve emsâli ekâbir-i tarîkatin hepsi müridlerini ebyât-ı Mesnevîyi okumak sûretiyle terbiye buyurmuşlardır.

2528. Gerçi her bir karnda bir söz getirici olur, fakat sabıkların sözü yardımcı olur.

"Vâkıâ her bir zamanda bir kâmil zuhûr edip maârif-i ilâhiyyeyi tâliplerine bezl eder. Fakat kendilerinden evvel kâmillerin sözleri terbiye-i mürîdân hususunda onlara yardımcı olur." Nitekim yukarıda îzah olundu.

2529. Ey şekûr, Tevrat ve İncil ve Zebûr, Kur'ân'ın sıdkına bir şahid olmadı mı?

"Ey ümmet-i merhûmeye mensûb olduğundan dolayı şükr-i dâimî içinde bulunan mü'min-i Muhammedî! Kütüb-i semâviyye-i sâbıkadan Tevrât ve İncil ve Zebûr, Kur'ân-ı Kerîm'in sıdk-ı beyânâtına şehadet etmedi mi?" Ve sâbıkların kelâmı sonradan gelen Kur'ân-ı azîmü'ş-şâna yârlık etmedi mi? Nite- kim âyet-i kerîmede وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ (Şuarâ, 26/196) ya'ni “Bu Kur'ân'ın ma'nâsı evvelki kitaplarda da mezkûrdur" buyurulur ve buna mümâsil âyât-ı Kur'âniyye müteaddiddir.

2530. Zahmetsiz ve hesabsız rızık iste ki, Cibril sana cennetten elma getirsin.

Yukarıda buyurulmuş idi ki: “Âgâh ol söyle ki, nâtıka ilim ırmağını kazıyor, bizden sonra bir karna kadar bir ilim suyu erişsin!" Şimdi burada buyururlar ki: "Kitaplara yazılmış olan ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye rızk-ı ma'nevîsinin, kitâb satırlarından tahsîli zahmetli ve o kitâbda yazılan mikdârda olur. Sen o rızk-ı ma'nevînin zahmetsizini ve hesabsızını iste ki, mazhar-ı akl-ı küll olan Cibrîl cennet-i zâttan sana elma gibi yusyuvarlak ve latîf olan sırr-ı vahdet ilmini getirsin." Zîrâ Cebrail (a.s.) hazâin-i gayb-ı ilâhiyede olan maânî-i hafiyyeyi âlem-i sûrete îsâl ve ifaza eder. Binâenaleyh her ferdin kalbine âlem-i gaybdan nâzil olan maânî-i latîfeyi kuvve-i nâtıka vâsıtasıyla harf ve savt ile ızhârı ve bâtınından haber verip ızhâr etmesi vücûh-i Cibril'den bir vechin te'sîriyle vâki' olur.

2531. Belki cennetin sahibinden, bahçıvanın baş ağrısı ve ziraat zahmeti olmaksızın bir rızk gelsin.

Bu beyt-i şerîfte evvelki mertebeden terakkîye işâret vardır. "Belki sana bir rızk-ı ma'nevî gelsin ki, o rızk doğrudan doğruya cennetin sahibinden olsun. Araya ne kitâb mütâlaası zahmeti ve ne de Cibrîl'in tavassutu girsin. Sana bir fenâ-yı küllî hâsıl olup, makām-ı ittihâda âid maârif-i ulûm-i zevkıyye gelsin."

2532. Zîrâ ki, ekmeğin nef'i o ekmekte O'nun dâdıdır. Sana o nef'i kabuk tavassutu olmaksızın versin.

"Zîrâ her bir sûretin altında müstetir olan ma'nâ ve menfaat, o sûrete Hakk'ın atâsı ve ihsânıdır. Nitekim ekmek bir sûrettir, onun tahtında doymak menfaati gizlenmiştir. O ekmek sûretine mevdû' olan bu menfaat, Hakk'ın atâsı ve ihsânıdır." Bunun gibi hadd-i zâtında kitapların nakış ve sûretleri altında muhtefi olan maânî ve maârif-i ilâhiyye dahi o sûretlerde Hakk'ın ihsânıdır. Bi- nâenaleyh Hak Teâlâ sana o menfaati bu gibi sûretlerin ve kışırların tavassutu olmaksızın versin ve bu maârif ve hakāyık senin kalbinden nebeân etsin.

2533. Zevk gizli, ekmek nakş-ı sofra gibidir; sofrasız ekmek velînin behresidir.

"Ekmeğin nef'i olan zevk o ekmeğin sûretinde gizlidir; ve ekmeğin sûreti ve nakşı ise sofra gibidir. Meselâ aç olanlar sofradaki ekmeğin gizli olan zevkine ve nef'ine nâil olmak için sofraya oturmak mecbûriyetindedirler. Sofrasız ekmeğe nâiliyet veliyyullâhın behresi ve nasîbidir." Bunun gibi yenâbî'-i hikmet kalbinden kaynamayan kimselere, ekmek sofrası makāmında olan kütüb-i evliyânın mütâlaası lâzımdır. Mütâlaât-ı kütübden vâreste olanlar ancak kalblerinde hikmet-i ilâhiyye menba'ları kaynayan evliyâ-yı kirâmdır.

2534. Câna mensub olan rızkı, sa'y ve taleb ile ne vakit götürürsün şeyhin adlinin gayrı ile ki, o senin Dâvûd'undur?

Bununla beraber kütüb-i evliyâyı kendi kendine mütâlaa zahmeti ile vâki' olan sa'y ve taleb neticesinde, câna mensûb olan rızk-ı ma'nevîyi tahsîl edemezsin. Bunun için sana Dâvûd (a.s.) menzilesinde olan bir şeyhin ve bir mürşid-i kâmilin adli lâzımdır ki, o adâleti ile senin rûhunu öldürmüş ve cisminde efendi olmuş olan nefsinin kısâsına hükmetsin.

2535. Nefis vaktaki senin adımını şeyh ile göre, o irâde cihetinden senin râmın olur.

"Nefis senin mürşid-i kâmile tâbi' olduğunu gördüğü vakit, irâde cihetinden seninle beraber mürşidin gösterdiği yolda yürümeğe râm olur ve muhâlefetten vazgeçip itâat eder." "Bün-i dendan" kinâyât-ı Acem'den olup Heft Kulzüm ve Bahâr-ı Acem ve Burhân'ın beyânına göre "itâat" ve "fermân berdârî" ve "inkıyâd" ve rağbet-i tamâm" ve "maksad" ve "irâde" ma'nâlarınadır. Burada irâde ma'nâsı münasib olur.

2536. O öküzün sahibi o vakit râm oldu ki, o Dâvûd'un nefhasından âgâh oldu.

O zikrettiğimiz kıssadaki öküzün sahibi olan da'vâcı, Dâvûd (a.s.)ın nefhası ve kelâmı yüzünden yaptığı fenâlığın vakt-i cezâsı geldiğine vâkıf oldu ve hiçbir i'tirâzı kalmayıp sesini kesti ve netîcede kısâsan öldü.

2537. Akıl şikârda nefis köpeği üzerine bir vakitte galib gelir ki şeyh yâr ola.

Akıl, câna mensûb olan rızkı şikâr etmek husûsunda ancak senin Dâvûd'un mesâbesinde olan şeyhin ve mürşidin sana yâr ve muîn olduğu vakit nefis köpeği üzerine gālib gelebilir; Ve aksi halde o nefis köpeği senin bu şikârına mâni' olur.

2538. Nefis yüz kuvvetli ve hileli ejderhadır. Şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüddür.

Ahcâr-ı zî-kıyemden her birinin birer hâsıyyet-i ma'neviyyeleri vardır. "Zümrüd" taşının hâssıyyetinden biri de efînin gözünü kör etmektir. "Nefsin kuvveti"nden murâd, sıfât-ı mezmûme-i muhtelifesidir ve "hîlesi"nden murâd, dâimâ kalbe ilkā ettiği türlü türlü hâciseleridir. Nefis, "yılan"a ve mürşid-i kâmilin vech-i mübareki dahi “zümrüd"e teşbîh buyurulmuştur.

2539. Ey harûn, eğer sen öküz sahibini zebûn istersen, eşekler gibi onu o tarafa şişle!

"Harûn", vurup yürütmek istedikleri halde duran serkeş ata derler. "Ey Hak yoluna gitmek husûsunda serkeş olan kimse, eğer sen öküz sahibi olan da'vâcıyı zebûn ve mağlûb etmek istersen, harûn eşekler gibi onu o tarafa, ya'ni Hak yolunun rehberi olan insân-ı kâmil tarafına şiş ile dürte dürte sevk et!"

2540. Veliyullâhın yakınında olduğu vakit, onun yüz arşın olan dili kısa olur.

[2550] "Eğer sen cisim öküzünün sahibi olan nefsi şişleyip huzûr-ı velîye sevk edersen, o veliyy-i kâmilin yakınında ve huzûrunda bulunduğu vakit onun yüz arşın kadar uzun olan dili kısa olur." Ya'ni âlim ve ârif geçinen o nefis kendisinin pek câhil olduğunu görüp susar.

2541. Onun yüz dili ve her dilinde yüz lügati vardır; riyası ve hîlesi vasfa gelmez.

Nefsin sıfatları çoktur ve her sıfatın bir dili vardır ve her dilin de muhtelif beyânları vardır. Meselâ "hased" sıfatının dili ve "kibir" sıfatının dili ve "ucüb" ve "hırs" sıfatlarının dilleri başkadır. Meselâ hased dilini kullandığı vakit, senin ni'metinin zevâlini murâd ederek zâhirde muhikk nasîhatlar eder. Sen o nasîhat ile âmil olup da felâkete ma'rûz kaldığın vakit mahzûz olur. Sâir sıfatlar da böyledir. Onun riyâsını ve hîlesini tamâmiyle vasf etmek mümkin değildir.

2542. Öküzün müddeîsi olan nefis fasîh olarak geldi; yüz binlerce gayr-ı sahih hüccet getirir.

“Cisim öküzünün müddeîsi olan nefis, riyâda ve hîlede kemâl-i fesâhat ve belâgat ile sözler söyleyerek zâhir olur; ve zâhirde ma'kül gibi görünen ve hakîkatte gayr-ı sahîh olan birçok hüccetler getirir." Meselâ sıfat-ı kibr ile zâhir olacağı vakit الكبر الى المتكبر صدقة ya'ni "Mütekebbire kibr etmek sadakadır" hadîs-i şerîfini delil getirir. Ve sıfat-ı ucb ile zahir olacağı vakit kendini medheder ve kemâlâtını halka karşı ızhâr edip وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ (Duha, 93/11) ya'ni "Rabbinin ni'metini haber ver!" âyet-i kerîmesini hüccet getirir. Ve sıfat-ı şehvetinin hükmünü infâz ve icra için نفسك مطيتك فارق بها ya'ni "Nefis senin binek hayvanındır, ona rifk ile muamele et!" hadîs-i şerîfini delîl olarak beyân eder. Sâir sıfatları hakkındaki delilleri de bunlara benzer.

2543. Şehri aldatır, şah müstesnadır. Agâh olan şahın yolunu vuramaz.

"O nefis, bir şehir halkını ya'ni avâmı aldatır, fakat şâh-ı hakikat olan insân-ı kâmili aldatamaz." Zîrâ hîle ve telbîs o şâhın indinde müessir değildir. Zira iblis إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr, 15/40) ya'ni "Yâ Rab, senin muhlas olan kulların müstesnâdır, onları azdıramam" dedi. Binâenaleyh nefis, kendisinin riyalarına ve hîlelerine vakıf olan o şâh-ı hakîkatin yolunu vuramaz.

2544. Nefsin sağ elinde tesbih ve Mushaf, yeninde hançer ve kılıç vardır.

Ya'ni "Nefsin dış yüzü iyi ve iç yüzü berbâddır." Nitekim yukarıda îzâh olundu.

2545. Onun Mushaf'ına ve riyasına i'timâd etme, kendini onunla sırdaş ve kafadar etme!

2546. Seni abdest için havuz tarafına götürür ve seni ırmağın dibine atar.

Nefis, evvelâ sana tarîk-ı Hak'tan dem vurur ve rûy-i Hak'tan görünür. Sen onun delillerini sahîh zannedip onun murâdı üzere hareket ettiğin vakit, seni öyle bir girdâb-ı felâkete atar ki, kurtulmak müşkil olur.

2547. Akıl, nûrânîdir ve iyi talibidir; zulmânî olan nefis niçin onun üzerine galibdir?

Bu beyt-i şerîf suâldir. Ya'ni, "Akıl, nûra mensûbdur ve nûrun tâlibidir. Zulümât-ı tabîiyyeye mensûb olan nefis, niçin o nûrânî olan akıl üzerine galib oluyor, bunun sebebi nedir?"

2548. Zîra ki evindedir, senin aklın garibdir; köpek kendi kapısında korkunç arslan olur.

Nefs-i zulmânînin akl-ı nûrânî üzerine galebesinin sebebi budur ki, nefs-i zulmânî, cism-i zulmânîde ve kendi evindedir. Rûh-i insânînin sıfatı olan akl-i nurânî ise, bu zulmânî olan evde garîbdir ve misafirdir. Nitekim köpek mensûb olduğu evin kapısında korkunç bir arslan gibidir.

2549. Sabret, tâ ki arslanlar orman tarafına gitsinler ve bu kör köpekler orada tasdik ederler.

"Ey başına birtakım ehl-i nefs ve hevâyı toplamış olan müddeî-i kâzib, dur sen! Arslan mesâbesinde olan kâmiller senin sıfât-ı nefsâniyyen ormanı tarafına gitsinler ve orada bu sıfatları avlayıp halkın önüne koyarak ızhâr etsinler. Bu senin başına topladığın köpekler mesâbesinde olan ehl-i nefs ve humekā bu zuhûr mahallinde, o arslanların kadr ve menziletini tasdîk ederler." Nitekim Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretlerinin zamânında ona muârız olan ehl-i nefs feylesoflardan biri "Halk bu adama neden bu kadar i'tibâr ediyorlar, onun aslâ ahvâl-i bâtından haberi yoktur; ben onun meclisine gider ve gizlice afyon yutarım, haberi bile olmaz" demiş ve filhakîka da birkaç tâbi'i ile beraber o hazretin huzûruna bu niyetle girip oturmuş ve o kadar kalabalık içinde yenin-de sakladığı afyonu gizlice ağzına atmıştır. Fakat afyonu yutmak istediği hal-de boğazında tıkılıp kalmış ve nefesi kesilip mosmor bir renge girmiştir. Bu hâ-li gören Ubeydullah hazretleri "Ensesine bir yumruk indirin!" buyurmasıyla birisi kalkıp bir yumruk indirmiş ve boğazında kalan afyon orada halkın önü-ne fırlamıştır. Merkūm o veliyy-i kâmilin tasarrufu sebebiyle enzâr-ı halkta re-zîl olup, halk, Ubeydullah hazretlerinin tasarrufunu tasdîk etmişlerdir.

2550. Nefsin ve tenin mekrini şehrin avâmı bilmezler. O vahy-i kalbin gayri [2560] ile kahr olmaz.

"Nefsin ve cismin mekr ve hîlesini şehrin avâm sınıfından olan halkı bilemezler. Nitekim öküz da'vâcısı aleyhinde Dâvûd (a.s.) tarafından vâki' olan hükme bu avâm-ı şehir i'tirâz ve muhalefet ettiler. O mekr ve hîle ancak kalbin vahyi ile makhûr olur." "Vahy", burada ilhâm ma'nâsınadır ve "ilhâm" bilcümle evliyâya vâki' olduğu gibi "nefs-i mülhime" maķāmında olan sâliklere de nefsin fücûru ve takvâsı ilhâm olunur. Nitekim âyet-i kerîmede وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا buyurulur.

2551. Her kim onun cinsi ise onun yâri olur. Ancak Dâvûd değil ki o senin şeyhin olur.

"Her kim ki o nefsin ve nefsânînin cinsi ise, nefsin ve nefsânînin dostu ve muîni olur. Ancak o senin şeyhin olan Dâvûd meşrebindeki zât, nefse ve nefsânîye muhâlif olur. İkinci mısra'daki مگر lafzi te'kîd için zâid olarak gelmiştir.

2552. Zîrâ Hak her kimi gönül makāmında oturttu ise, o mübeddel oldu, onun cinsi kalmadı.

Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri her kimi gönül makāmında oturttu ise, onun sıfât-ı nefsâniyyesini sıfât-ı rûhâniyyeye tebdîl buyurdu ve o zâtın makām-ı nefsâniyyetteki hâli kâmilen değişti ve onda artık nefsin cinsi kalmadı ve bu sebeple o nefse ve nefsânîye meyletmez oldu.

2553. Halk cümleten kemînden illete mensûbdurlar; muhakkaktır ki illet, illetin yâri olur.

"Halk-ı âlem sûret-i umûmiyyede bâtın cihetinden illete mensûbdurlar. Her bir illet mutlakā diğer illetin yâri ve muîni olduğu için, onlar da birbirinin yâri ve muîni olurlar." "Bâtın cihetinden olan illet"ten murâd, nefsin kötü sıfatlarıdır. Ya'ni kötüler kötülerin yâri ve muîni olur. Nitekim âyet-i kerîmede الْخَبِيثَاتِ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ (Nûr, 24/26) ya'ni "Fenâ olan kadınlar fenâ olan erkekler için ve fenâ olan erkekler dahi fenâ olan kadınlar içindir" buyurulur.

Beyt (Ankaravî'den): Câhili câhil bulur, dânâyı dânâ, dûnu dûn Cinsine meyl eyler elbette cihanda her kişi

2554. Her bir alçak Dâvûd'luk da'vâsı eder. Her kim temyîzsiz ise elini ona vurur.

"Henüz nefs-i leîminin hükmü altında zebûn olan her bir alçak Dâvûd'luk ya'ni mürşidlik da'vâsı eder; ve her kim sıfat-ı nefsâniyye illetiyle ma'lûl olanı fark edemeyecek derecede bî-temyîz ise, ona elini vurur." Ya'ni gidip mürşid-i kâmil zannıyla ona intisâb eder ve onun terbiyesi ile kendisinin kemâle geleceğini zanneder. Böyle illet sahibi olan her iki kimsenin içtimâ'ından ne fâide hâsıl olur?

2555. Bir avcıdan kuş sesini işitir, ahmak kuş o tarafa yürür.

"Avcı"dan murâd, yalancı şeyh, "kuş sesi"nden murâd evliyâullâhın hakāyık ve maârifine müteallık sözleri, "ahmak kuş"tan murâd, şeyh-i mukallîdin taklîdini fark ve temyîz edemeyen kimselerdir. Ve bu beyt-i şerîf evvelki beyt-i şerifin te'kîdidir.

2556. Nakdi nakilden tanımaz gavîdir; âgâh ol, her ne kadar ma'nevî ise de ondan kaç!

Ma'lûm olsun ki, yalancı şeyh iki nevi'dir. Birisi tamâmiyle nefsinin sıfatlarına mağlûb olmakla beraber, evliyâullâhın ulûm ve maârifini, zekâsı ve dirâyeti hasebiyle iyi öğrenmiş olur; ve talâkat-i lisâniyyesi olmak i'tibâriyle halka vâzıh beyânatta bulunup onları kendi tarafına celb eder; ve bundan maksadı istifâde-i nefsâniyyedir. Bunların halkı başlarına toplamak için çığırtkanları vardır. Şeyhlerinin kutbü'l-aktâb olduğunu i'lân ederler. Bunlar sırf sûret şeyhleridir. Diğer sınıf, sülük ve ibâdât ile nefislerinin ba'zı sıfatlarından kurtulmuş olurlar ise de ba'zı mühim sıfatları bâkîdir. Tarîkatte terakkî edip kendilerine tecelliyât-ı rûhâniyye vâki' olur. Bu tecelliyât-ı rûhâniyyeyi, tecelliyât-ı rabbâniyye zannedip sülüklerinin tamâm olduğuna hükmederek kendilerini mürşidden müstağnî görürler ve halkı irşâda kıyâm ederler. Bunlar, dahi ma'nevî olan yalancı şeyhlerdir. "Zîrâ her iki sınıf dahi nakd ile nakli ya'ni sahîh ile kalpı fark edemezler ve Hak yolunun azgını ve şaşkınıdırlar. Binâenaleyh ey zekî olan tâlib, bunlardan kaç, hakîkî mürşid ara!"

Şeyh Şihâbüddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif'te bu ma'nevî olan yalancı şeyhlere "mürid-i ebter" ta'bîr buyururlar. Zîrâ kendilerinde mevcûd olan enâniyet sebebiyle, bir kâmile itâat ve inkıyâd lüzûmunu hissetmezler. Bunlar dâimâ kendilerini medh edip halka münasebet düştükçe kerâmetlerinden bahs ederler ve tasarruflarını söylerler ve sûrî kıyafetlere pek ziyâde ehemmiyet verirler; ve bî-temeyyüz ve ahmak olan kimseler de bunlara aldanıp mürid olurlar.

2557. Onun önünde "ruste" ile "ber-beste" birdir. Her ne kadar yakîn da'vâ ederse de o şek içindedir.

"Ruste", kendinden bitmiş ya'ni hudâyî nâbit olan; ve "ber-beste", nemâsı olmayan ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu yalancı şeyhlerin önünde terakkîye isti'dâdı olan ile olmayan müridler müsâvîdir. Onlara lâzım olan teksîr-i mürîddir. Mürîdler çoğaldıkça nefisleri mahzûz olur. Maahâzâ insan kendi nefsine basîret üzere olduğundan, zâhirde mürîdlerine karşı her ne kadar mertebe-i yakîne vusûl da'vâsında bulunsa da, bâtını ve kalbi şek ve şübhe içindedir."

2558. Böyle kimse her ne kadar zekiyy-i mutlak ise de, mâdemki ona bu temyîz olmaz, ahmaktır.

"Böyle "ruste" ile "ber-beste"yi fark edemeyen kimse, her ne kadar halk ile olan münasebetinde ve muâmelâtında zekiyy-i mutlak olsa bile, mâdemki kendisinde bu temyîz ve tefrîk dirâyeti yoktur, ahmaktır." "Ahmak" aklı az olup bir şeyi kendi mevki'inin gayri bir yere koyan kimseye derler.

2559. Agah ol, âhû arslandan kaçtığı gibi ondan kaç, ey cesûr olan ârif onun tarafına acele etme!

Ey tarîk-ı Hak tâlibi, müteyakkız ol, âhû arslanın şerrinden nasıl kaçarsa sen dahi o temyîz sahibi olmayan ahmaktan öyle kaç! Ey mürşid aramakta cesûr olan ârif, sakın o ahmak tarafına isti'câl etme!