Ev hanımının nohuda özür söylemesi ve ev hanımının nohudu kaynama içinde tutmasının hikmeti
62. bölüm / 81 · 1026 kelime · ~6 dk okuma
4189. Ev hanımı ona der ki: "Bundan evvel ben de senin gibi eczâ-yı zemînden idim."
Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfenin ma'nâlarına bir mukaddime olmak üzere Azîz Nesefî hazretlerinin Resâil'inden muktebes olan şu beyânâtın tercümeten buraya dercini münasib gördüm: “Ma'lûm olsun ki, toprak ve su ve hava ve ateş ümmehâtdırlar ve her birinin bir "sûret"i vardır ve "ma'na"sı vardır. Her birinin sûreti "zulmet"tir ve her birinin ma'nâsı "nûr"dur. Her birinin sûretine "unsur" derler; ve her birinin ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört unsur, dört tabîat olur ve bunun cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı yekdîğerine karıştırırlar, o şart ile ki, bu meyânda elbette müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda ola. İşte o, "mizâc"dır ve mizâcı, imtizâcdan almışlardır. Vaktâki bu mukaddimâtı öğrendin ve ma'nâ-yı mizâcı bildin, şimdi bil ki ümmehâtı birbirine karıştırdıkları vakit elbette her dört sûreti karıştırmış olurlar ve her dördün ma'nâsını karıştırmış olurlar. Her dördün sûretinden müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda olur, ona "cisim" derler ve her dördün ma'nâsından dahi müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda olur, ona da "rûh" derler. Böyle olunca mizâc hem rûhda ve hem de cisimde olur. Ümmehât birbirleriyle karışmamış oldukları müddetçe, "anâsır" ve "tabâyi" derler ve yekdîğerine karıştıkları vakit "mizâc” peyda olur; "cisim" ve "rûh" derler. Vaktâki cisim ve rûh ve mevâlîdin nasıl peyda olduklarını bildin; şimdi bil ki, işte bu cisimdir ki merâtibde zahir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Cism-i cemâd, cism-i nebât ve cism-i hayvan. Ve işte bu rûhdur ki merâtibde zâhir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Rûh-1 cemâd, rûh-ı nebât ve rûh-ı hayvân; ve insân envâ'-1 hayvandan bir nevi'dir. Ve işte hakîkat-ı mizâc budur. Ve işte hakîkat-i cisim budur. Ve işte hakîkat-ı rûh budur ki söylenildi. Cisim âlem-i mülktendir ve rûh âlem-i melekûtdandır ve cisim âlem-i halktandır ve rûh, âlem-i emirdendir. İmdi rûhun birden ziyâde olmadığı ma'lûm olunca, rûhun ta'rîfi o olur ki: Rûh cevherdir ve cismin mükemmili ve muharrikidir; ve mertebe-i nebâtta bi't-tab' ve mertebe-i hayvanda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insanda bilfiil."
4190. "Vaktaki ateşe mensub olan cihâdı el ile tuttum, imdi revân olucu ve bir çeşni içinde oldum."
"Nûşîden", burada, bir şeyi el ile tutmak ve kabûl etmek demektir. "Azer" ateş, burada aşktan kinâyedir. "Pezîrâ", kabûl edici ve mutî' ve revân olucu; ve "hôr", meze ve lezzet ve çeşni; ve "ender", edât-ı zarfdır. Ya'ni "Vaktâki aşka mensûb olan cihâdı kabûl ettim, binâenaleyh sefer edici ve bir çeşni ve zevk içinde oldum."
Hind nüshalarında "cíhâd" yerine "cihâz" vâki'dir, bu sûrette ma'nâ: "Vaktāki ateşe mensûb olan cihazı el ile tuttum" demek olur. Ve Hind şârihleri "cihâz"ı, nohut hakkında tebahhur ve insan hakkında gıdâ hazm olunan mi'de demişlerdir.
4191. "Bir müddet zaman içinde, diğer müddet ten tenceresi içinde kaynamışım."
"Ey nohud, ben de senin gibi bir müddet müfredât ve anâsır içinde üzerimden zamanlar geçip, harâret-i şemsin ve suyun terbiyesi altında piştim; vaktâki ümmehât birbirine karışıp cisim hâsıl oldu ve cisimde nutfe olup, rahm-i mâdere döküldüm, bir müddet dahi o ten tenceresi içinde kaynadım."
4192. Bu iki kaynayıştan hislerin kuvveti oldum. Rûh oldum, binaenaleyh sana usta oldum.
"Evvelen bir müddet âlem-i müfredât ve anâsır içinde ve sâniyen dîğer bir müddet rahm-i mâderdeki kaynayışlardan hislerin, ya'ni havâss-i hamse-i zâhire ve bâtınenin kuvveti oldum ve bu imtizâcdan rûh-i hayvânî oldum; binâenaleyh havâssimin idrâkâtı sebebiyle senin terbiyen husûsunda sana üstâd oldum."
4193. "Cemâdlık içinde der idim ki: "Ondan koşasın, tâ ilim ve sıfât-ı ma'nevî olasın!"
"Ben cemâdlık mertebesinde iken, lisân-ı hâl ile kendi kendime der idim ki: "İlim ve sıfât-ı ma'nevî olmak için, bu cemâdlık mertebesinden intikāl edip koş!" Bu beyân-ı âlî, her ferd-i beşerin lisân-ı hâlidir.
4194. “Vaktaki sen rûh oldun, imdi diğer def'ada başka cûş et, hayvanlıktan geç!"
"Ey insan, vaktāki sen müfredâtdan mürekkebâta ve mürekkebâttan nebâta ve nebâttan hayvana kadar sefer edip, rûh-i hayvânî ve his sahibi oldun, imdi bu rûh-i hayvânî mertebesinde de başka bir türlü kayna, ya'ni enbiyâ ve evliyânın gösterdikleri yol üzerinde yürü ve nefsin ile mücâhede et; nihâyet bu hayvanlık mertebesinden dahi terakkî et!"
4195. Hak'dan niyaz et, tâ ki bu nükteden kaymıyasın ve müntehaya kadar vâsıl olasın.
Ey tâlib-i ma'rifet, biz bu bahisde birtakım nükteler söyledik ve insan eczâ-yı zemîndendir; evvelce bir müddet cemâd âleminde ve diğer bir müddet cisim içinde kaynadı. Ve bu iki kaynamadan rûh-i hayvânî mertebesine geldi ve havâss-i hamse-i zâhire ve bâtine sahibi oldu. Binâenaleyh hayvanlıktan da terakkî etmek lâzımdır, dedin. Sakın bu nüktelerden tabîîlik ve maddîlik ve tenâsüh mezheblerine kaymıyasın; zîrâ onların mezheblerinde hakîkate temâs eden ba'zı cihetler olsa bile, esas cihetinden butlân vardır. Bu bizim söylediğimiz bahis, senin hakîkatinin mertebe-i ilimden mertebe-i ayna nüzûlüdür ve bu nüzülün mukābilinde urûc vardır; ve urûc وَ أَنَّ إِلَى رَبِّكَ المُنتَهى (Necm, 53/42) ["Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir"] âyet-i kerîmesindeki işaret vech ile senin Rabb'ine kadardır.
4196. Zîra Kur'ân'dan çokluk gümrah oldular; o ipten bir kavim kuyunun içine gittiler.
Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Bakara'da olan يُضِلُّ به كثيرًا و يهدي به كَثِيرًا وَ مَا يُضِلُّ بِهِ الَّا الْفَاسِقِينَ (Bakara, 2/26) ya'ni "Kur'ân sebebiyle çokları dalâlete düşer ve çokları hidâyet bulur ve onunla dalâlete düşenler ancak fâsıklardır, ya'ni ezelde hidâyetten hâriç olanlardır" âyet-i kerîmesine ve ikinci mısrâ'da da واعتصموا بحبل الله (Âl-i İmrân, 3/103) ya'ni "Allah'ın ipine sarılın!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni "Kur'ân'ın ma'nâsını yanlış anlamak sûretiyle çok kimseler dalâlete düştüler; bir tâife dahi, o Allah'ın ipine sarılıp tabîat kuyusunun içine düştüler."
4197. Ey anûd, muhakkak ipin suçu yoktur; mâdemki senin başının sevdası yukarıya değildir.
Ey muhakkiklere tâbi' olmak isteyen inatçı, Kur'ân, bir ucu âlem-i illiyyînde, bir ucu âlem-i esfel kuyusuna uzatılmış olan Allah'ın bir ipidir. Eğer sende âlem-i ulvîye çıkmak hevesi ve sevdâsı varsa, sen o ipe tutuna tutuna yukarıya çıkarsın; ve eğer esfele meylin ve hevesin varsa, sen onun esfele doğru uzanan kısmına sarılıp, tabîat ve zulmet kuyusuna inersin. Meselâ الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ya'ni "Rahmân, arş üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinin ma'nâsını anlamak hususunda muhakkiklerin verdikleri ma'nâya göre Rahmân'ı, arşı, istivâyı anlar ve idrâkin âlem-i bâlâya yükse- lir ve fakat onlara karşı inâd edip verdikleri ma'nâyı kabûl etmez de, âlem-i süflîden olan ma'nâ-yı lügavîlerine tâbi' olur isen, "Mücessime" tâifesi gibi Rahmân'ın cismânî olan arş üzerine bağdaş kurup oturduğunu tahayyül eder ve hufre-i butlâna düşersin; binâenaleyh kusûr ipde değil, ancak sende ve senin anlayışındadır.