İçeriğe atla

O misafir öldürücü mescidin, misafiri kıssasının bakıyyesi ve onun sebâtı ve sıdkı

63. bölüm / 81 · 749 kelime · ~4 dk okuma

4198. Ser-bâlâ taleb olan o şehrin garibi dedi: "Bu mescidde geceleyin uyurum!"

"Taleb", talebîden masdar-ı ca'lîsinden emr-i hâzırdır. "Ser-bâlâ-taleb" vasf-ı terkîbî olur; "başı yukarı isteyici" demek olur, "âlî-himmet olmak"tan kinâyedir.

4199. "Ey mescid, eğer benim Kerbelâ'm olursan, hâcet-revâ edici kıblem olursun!"

Misafir, nasîhat edenlere cevâb verdikten sonra mescide hitâben der ki: "Ey mescid, eğer sen benim Kerbelâm mesâbesinde olup, benim bu âlem-i sûretden intikālime sebeb olursan, benim istediğim bir şeyi bana yapmış olursun!"

4200. "Agah ol, beni bırak ey müntehab ev! Tâ ki Mansûr gibi ip oyunculuğu edeyim!"

"Dâr", ev ma'nâsına geldiği gibi "darağacı" ma'nâsına da gelir. Bu ikinci ma'nâya göre, ikinci mısra'daki Mansûr karînesiyle "san'at-ı ibhâm" vardır. Ya'ni: "Ey mescid ve ey müntehab ev, âgâh ol, beni kendi hâlime bırak, sen- de yatayım, tâ ki Mansûr gibi canbâzlık edeyim!" Hind nüshalarında "dâr" yerine "yâr" vâki'dir. Ma'nâ "Ey müntehab ve makbûl dost" demek olur.

4201. "Eğer siz nasihatte Cebrail oldunuz ise, Halil ateş içinde yardımcı istemez."

[Ey] akılları ve melekiyetleri gālib olan nasîhatçılar, eğer siz bana nasîhat hususunda Cebrâîl (a.s.) mesâbesinde oldunuz ise, ben de İbrâhîm Halil (a.s.) meşrebindeyim ve aşk ateşine atılırken yardımcı istemem. Nitekim İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un ateşine atılırken Hz. Cibrîl gelip: "Bir hâcetin var mı?" diye sordu. Hz. İbrâhîm: “Var ammâ, sana değil!" buyurdu. Hz. Cibril: "O halde Rabb'inden iste!" dedi. Cenâb-ı İbrâhîm: “Benim talebime ne hâcet var, benim hâlimi bilmiyor mu?" buyurdu.

4202. "Ey Cebraîl git ki, ben yanmış, yanmış olan öd ve anber gibi daha iyiyim!"

"Öd ağacı ve anberin kokuları yandıkları vakit zâhir olur; binâenaleyh onların yanmaları, yanmamalarından daha iyidir; ben de onlar gibiyim, benim yanmam müreccahdır."

4203. "Ey Cebrail, gerçi yârlık ediyorsun, birâder gibi hifz edicilik yapıyorsun!"

Ankaravî hazretleri ikinci mısra'daki "birâder" kelimesinin "ber" ve "âder" sûretinde ikinci vechi olduğunu ve “çûn” lafzının istifhâm için olabileceğini beyân buyururlar. Böyle olunca ma'na: "Sen ateş üzerinde nasıl hıfz edicilik yaparsın?" demek olur.

4204. "Ey birader, ben ateş üzerinde çabukum; ben o can değilim ki ziyâde ve eksik olayım!"

4205. Hayvana mensub olan can alefden artar, ateşe mensub idi ve odun gibi telef oldu.

Rûh-i hayvânî ateşe mensûbdur, çünkü harâret-i garîziyyedir; ve ateş odundan ziyâdelenip, şiddet bulduğu gibi, harâret-i garîziyye dahi yiyecekten ziyâdeleşir. İmdi rûh-i hayvânî mâdemki ateşe mensûb idi ve sönmek ateşin hâssasından idi, binâenaleyh odun gibi yandı ve söndü.

4206. Eğer odun olmaya idi, o müsmir olurdu; ebede kadar ma'mûr ve hem amir olur idi.

Eğer o rûh-i hayvânî odun gibi olmasa idi, yeşillenip meyve ve bir mahsûl verir idi. Ve sonunda kâmilen fenâ bulmaz ve ebede kadar hem ma'mûr ve hem de imâret edici olur idi.

4207. Bil ki bu ateş, yakıcı havadır; ateşin pertevi olur, onun aynı değil.

Bu ateş dediğimiz şey, yakıcı havadır, ya'ni kimyâ fenniyle sabit olduğu üzere müvellidü'l-humûza ta'bîr olunan gazdır, ateşin hakîkatinin aksidir ve o hakîkatin aynı ve aslı değildir.

4208. Ateşin aynı muhakkak esîrde geldi; yeryüzünde onun pertevi ve sâyesidir.

“Esîr”, fezâ-yı bî-nihâyeyi dolduran ve tartılıp ölçülmeyen bir seyyâle-i rakîkadan ibârettir ki, onun zerrâtının ihtizâzâtından harâret ve ziyâ ve elektrik hâsıl olur. Ya'ni “Ateşin aslı ve menbaı muhakkak esîrde geldi. Kesîf olan yeryüzündeki harâret ve ateş, esîrdeki harâretin pertevi ve aksidir.” Zîrâ fezâda tekevvün eden ecrâm-ı kesîfenin maddeleri ve anâsır-ı muhtelifesi hep esîrden peydâ olmuştur ve arz dahi o ecrâmdan biridir.

4209. Şübhesiz pertev ıztırabdan dolayı sabit olmaz, acele ma'den tarafına rücû' eder.

Mâdemki arzın harâreti, esîrin harâretinin sâyesidir ve aksidir; ve akis ve gölge dâimâ ıztırâb ve harekettedir, binâenaleyh gölgede sebât olmaz ve acele harâretin menbaı ve ma'deni olan esîr tarafına rücû' eder. Böyle olunca hayvanın harâret-i garîziyyesi de bittabi' pâyidâr olmayıp, kendi aslına rücû' eder.

4210. Senin boyun, tertibde ber-karar geldi; senin gölgen bir dem kısa, bir dem [4224] uzundur.

Gölgede sebât olmadığının misâli zâhirdir. Nitekim senin boyun, hilkatin tertîbinde sâbit ve ber-karardır; ne uzar ve ne de kısalır; fakat senin gölgen ziyânın vaziyetine göre ba'zen uzar, ba'zen kısalır.

4211. Zîrâ ki kimse pertevde sebat bulmaz, akisler ümmehât tarafına rücû' etti.

Ya'ni "Muhakkaktır ki, hiçbir kimse akisde ve sâyede sebât bulmaz; zîrâ akisler ve gölgeler, asıllarına ve gölge sahibi tarafına rücû' ederler."

4212. Agah ol, ağzı bağla ve fitne dudak açtı; kuru getir, Allah reşâdı en çok bilir.

"Huşk âr", tegāfül et ve sükût et demekten kinâyedir. Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfde zât-ı ulyâlarına hitâben buyururlar ki: "Yâ Mevlânâ, ba'zı esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş etmeğe başladın; keşf-i esrârdan ağzını kapa, zîrâ fitne koparıcı hasedciler ağız açtı ve i'tirâza başladı. Onların i'tirâzından tegāfül et ve sus! Ve Allah Teâlâ doğru yolu pek çok bilir."