Kāsır fehimlerin kötü hayal düşünmesinin zikri
64. bölüm / 81 · 1144 kelime · ~6 dk okuma
4213. Bu kıssa mahlasa kadar erişmezden evvel, ehl-i hasedden bir fenâ duman geldi.
Bu sadedinde bulunduğumuz kıssa, mahlasına, ya'ni nihâyetine erişmez-den evvel, ulemâ-yı zâhirin hasedçilerinden, bir fenâ duman kokusu, ya'ni bu Mesnevî'ye bir i'tirâz kokusu geldi.
4214. Ben bundan incinmem; fakat bu tepme, bir sade-dilin hatırının sinirini koparır.
"Pey kerden", ayak sinirini topuğun yukarısından kesmek ma'nâsınadır ki, yara iyi olsa bile, ayak yürüyemez olur. Âciz yapmak ve reftârsız etmek ma'nâsına da kullanılır. Ya'ni "O hâsidin fitne-engîz olan i'tirâzından ben in-cinmem; fakat bu i'tirâz tepmesi bir saf kalbli kimsenin tarîk-ı ma'rifetteki pây-i himmetini yürüyemez bir hâle getirir ve âciz bırakır." Bu hâsidler her zaman mevcuddur, başkalarında olan kemâlât-ı ilâhiyyeyi görmeğe taham-mül edemezler. Nitekim Ankaravî hazretleri buyururlar ki: Minhâcü'l-Fukarâ ismindeki tarîkat-nâmeyi te'lîf ve ızhâr ettiğim vakit, bizim tarîkımızın kisve-sinde ve sûretinde olan hâsidler: "Mesnevî-i Şerîf var iken buna ne hâcet var idi?" diye i'tiraz ettiler ve bu i'tirâz, birtakım sâde-dillerin istifadesine mâni' oldu."
4215. O hakîm-i Gaznevî, mahcûblar için, misal-i ma'nevîyi latif beyan etti.
Hakîm Senâî hazretleri, sıfât-ı nefsâniyyeleri idrâk-ı hakāyıka hicâb olan kāsıru'l-fehm kimseler için, kendi eş'ârında latîf misâl-i ma'nevî beyân bu-yurmuştur, şöyle:
4216. Ki, "Eğer Kur'ân'dan kālin gayrini görmezse, ashâb-ı dalâlden bu aceb olmaz."
"Mü'min sûretinde görünen ashâb-ı dalâl, eğer Kur'ân'ın zâhir ma'nâ-sından ve kıyl ü kālden başka bir şey görmezse, taaccüb olunmaz." Çünkü onların isti'dâdı budur; zîrâ anlayışları kısadır, dakāyık-ı ma'nâya nüfüz edemezler. Fakîr bunlardan birinin kasr-ı fehmine âid bir nümûneyi burada arz edeyim: Ulemâ-yı zâhireden ve câmî'-i şerîf vâizlerinden bulunan bir zât, ehl-i tasavvuf meclisinde bulunmuş ve sohbet esnasında geçen şu: لو ظهرت الحقيقة لبطلت الشريعة ya'ni "Eğer hakîkat zâhir olsa idi, elbette şerîat bâ- til olurdu" kelâmına i'tiraz etmiştir. Halbuki bu söz, Kur'ân'ın beyân-ı âlîsinden müstenbat olan bir sözdür. Ma'lûmdur ki, Mûsâ (a.s.) sâhib-i şerîat ve ulü'l-azm bir peygamberdir. Emr-i ilâhî ile, ilm-i ledün sahibi olan Hz. Hızır'a mülâkî olduğu vakit, cenâb-ı Hızır, onun muvâcehesinde nâ-bâliğ olan bir çocuğu öldürdü; Mûsâ (a.s.) hükm-i şerîatle onun fiiline i'tirâz etti. Hızır (a.s.) ona cevaben: وما فعلته عن امرى (Kehf, 18/82) Ya'ni "Ben onu kendi emrimden yapmadım" dedi. Ya'ni bu fiil her ne kadar zâhirde şerîata muhalif görünür ise de, hakîkate nazaran ayn-ı hikmettir. Binâenaleyh hakîkat zâhir oldu ve şerîat burada bâtıl oldu. Bu Kur'ân-ı Kerîm'in nâtık olduğu bir hakîkattir; fakat o vâiz efendinin fehmi kısa olduğu için, bu ma'nâya nüfüz edemeyip inkâr etti ve bu inkâr ile Hızır ve Mûsâ (aleyhime's-selâm) vak'asının rûhunu inkâr ettiğinin farkına varmadı.
4217. Zîrâ nûrdan dolu olan güneşin şua'ından, körün gözü harâretin gayrini bulmaz.
Nûr-ı ma'rifet dolu ve hakîkat güneşi olan Kur'ân'ın şuâ'-ı ma'nevîsinden, kalb gözü kör olan kimse, ondan ancak bir harâret bulsa bile, ondaki nûr-ı ma'rifeti göremez.
4218. Bir ahmak ansızın eşek ahırından bir ta'âne gibi başını dışarıya çıkardı.
Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyurur ki: "Harbet" (خربت) ve "harbete", kaza derler ve kaz hamâkat ve belâhet ile meşhûr olduğu için, ahmak adama da "harbet" ve "harbete" derler. Ve "harbet"in "tı" harfiyle harbat" (خربط) yazılması galattır; zîrâ bu kelime Fârisî'dir ve Fârisî'de "tı" harfi yoktur. Ve şârihlerden İmdâdullâh ve Şeyh Muhammed Efdal hazarâtı da bu ma'nâda müttehiddirler. "Ta'âne" mübâlağa ile ism-i fâilin müennesidir. Mübalağa ile "ta'n edici bir kadın" demek olur. "Ta'âne" buyurulması, "ta'n eden erkek" dahi nâkısatü'l-akl olan kadına müşabih olduğuna işâret buyrulur.
4219. Ki, "Bu söz, ya'ni Mesnevî aşağıdır; Peygamber'in kıssasıdır ve peyrevliktir."
4220. Bahs ve âlî esrârın zikri yoktur ki, evliyâ o tarafa at koştursunlar.
Ahmak tâin der ki: "Bahis, ya'ni herhangi bir madde hakkında tahkîk tarîkiyle söz ve yüksek esrârın zikri yoktur ki, evliyâ-yı Hak o Mesnevî kitabı tarafına himmet atını koştursunlar."
4221. Makāmât-ı tebettülden fenâ mertebesine kadar, derece derece Huda'nın mülakātına kadar.
"Tebettül", Hakk'ın gayrinden munkatı' olmak ve günâhı terk etmek ma'nâlarına gelir.
4222. Her bir makāmın ve menzilin şerhi ve ta'rifi yoktur ki, bir gönül sâhibi ondan kanad ile yukarıya uçsun!
Yukarıki beyit ile bu beyit, bir cümle-i tâm teşkîl eder. Ya'ni tâin der ki: "Bu Mesnevî kitabında, Hakk'ın gayrinden inkıta' makamlarından, "fenâ fillâh" mertebesine ve derece derece Hakk'a vüsûl mertebesine kadar, her bir makāmın ve menzilin şerhi ve ta'rîfi yoktur ki, bir gönül sahibi olan sâlik o Mesnevîden istifade edip, ma'rifet kanatları ile yukarıya ve âlem-i illiyyîne uçsun!"
4223. Vaktaki kitabullâh geldi, onun üzerine de o kâfirler böyle ta'na vurdular.
Ey sâlik, bu ahmak tâinlerin i'tirâzlarına kulak asma, onlar ilhâm-ı ilâhî ile söylenen ve her bir beytinde esrâr-ı sülük mündemiç olan Mesnevî-i Şerîf'i okuyamazlar ve okurlarsa da anlıyamazlar; onu kıssa ve hikâyelerden ibâret görürler. Nitekim Kur'ân-ı azîmüşşân nâzil olduğu vakit, kâfirler de Kur'ân'a böyle ta'n ve i'tirâz ettiler de, dediler:
4224. Ki, "Esâtirdir ve âdî efsanelerdir; yüksek bir ta'mîk ve tahkîk değildir!"
Bu beyt-i şerîfde يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ (En'am, 6/25) ya'ni "Küffâr dediler ki, bu ancak geçmiş akvamın tarihidir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Nejend", gamlı ve müncemid ve aşağı ve âdî ve öfkeli ma'nâlarınadır. Burada aşağı ve âdî ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Küffâr Kur'ân'a, geçmişlerin tarihidir ve âdî masallardır, istifade edilecek bir şey değildir; zîrâ içinde ta'mîk ve tahkîk sûretiyle söylenmiş yüksek bir söz yoktur dediler."
4225. "Küçük çocuklar onu fehm eder; makbûl ve nâ-makbûl emrin gayri değildir!"
Küffâr dediler ki: "Kur'ân'da ne vardır!" Küçük çocukların bile anlıyabileceği birtakım hikâyeler vardır ve emir ve nehiyden başka bir şey yoktur."
4226. "Yûsuf'un zikri, onun kıvırcık saçının zikri; Ya'kūb'un ve Züleyhâ'nın ve onun gamının zikri!"
4227. "Zâhirdir, her bir kimse nişan bulur; hani beyân ki, onda akıl gâib olur?"
"Pey bürden", "nişan yâften" nişan bulmak ve ta'kîb etmek ve iz götürmek ma'nâsınadır. Bunların cümlesi "idrâk etmek" ma'nâsıyla hulâsa edilebilir. Ya'ni münkirler dediler ki: "Kur'ân'daki hikâyelerden meselâ Yûsuf'un zikri vardır ve onun güzelliği ve Züleyhâ'nın Yûsuf'a âşık olduğu; ve pederi Ya'kūb (a.s.)ın firkat-ı Yûsuf ile gama düşmesi ve Züleyhâ'nın aşk-ı Yûsuf ile elem çekmesi mezkûrdur. Bunlar ise zâhirdir, herkes anlıyabilir. Hani içinde akıl gâib olacak olan beyân-ı dakîk?"
4228. Dedi: "Eğer bu sana kolay görünürse, böyle kolay bir sûre söyle!"
Kur'ân kâfirlerin bu ta'nına cevâben buyurdu ki: "Ey münkir, eğer beyâ- nât-ı aliyye-i kur'âniyye sana kolay görünüyor ise, haydi bakalım sen de böyle kolay bir sûre söyle!"
4229. "Cinleriniz ve insanlarınız ve ehl-i kârınız, bundan kolay bir âyet getir- sin!" de!
Ey Resûl-i Ekrem, tâinlere cevâben de ki: "Sizin cinleriniz ve insanlarınız ve belâgat ve fesâhat arzıyla meşgül olan ehl-i hüneriniz, Kur'ân'dan kolay ve kısa bir âyete nazîre getirsin!"
Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i [İsra'da] olan şu âyet-i kerîme- ye işaret buyrulur: قُلْ لَئِن اجتمعت الانس و الجنَّ عَلَى أَنْ يَأْتُو بمثل هذا القرآن لا يأتون بمثله ولو كان بعضهم لبعض ظهيراً (İsrâ, 17/88) Ya'ni "Ey Resûlüm, de ki: "Eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın mislini getirmek üzere toplansalar ve eğer ba'zıları ba'zı- sına zahîr olsa da, onun mislini getiremezler." Ve ikinci mısrâ'ında dahi sûre-i Bakara'nın ibtidâsında olan و ان كنتم في ريب مما نَزَلْنَا عَلَى عبدنَا فأتُوا بسُورَة من مثله (Baka- ra, 2/23) ya'ni "Bizim kulumuza indirdiğimiz şeyden şek içinde oldunuz ise, onun misli cinsinden bir sûre getiriniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.