İçeriğe atla

"Muhakkak Kur'ân'ın zahrı ve batnı vardır ve onun batnının yedi batna kadar batnı vardır" hadîsinin tefsîri

65. bölüm / 81 · 1987 kelime · ~10 dk okuma

4230. Bil ki, harf-i Kur'ân'ın bir zahiri vardır, zâhirin altında çok bir kāhir bir batın vardır.

"Harf"den murâd kelimedir, "zâhir"den murâd lügāt ve elfâza müteallık olan şeylerdir ve birtakım muhassenât-ı kelâmiyyedir ki, onlar da mecâz, istiâre ve kinâyât ve îcâz ile telmîh ve îhâm, tezâd, irsâl-i mesel, tenâsüb gibi sanâyi'-i bedîiyyedir. Ve "batn"dan murâd, elfâzdan maksûd olan maânî-i şerîfesidir ki, bu ma'nâlar dahi iç içe yedi batna kadar gider. İmâm-1 Ca'fer-i Sâdık (r.a.) hazretleri buyurmuşlardır: كتاب الله على اربعة اشياء العبارة والاشارة واللطائف والحقايق فالعبارة للعوام والاشارة للخواص واللطائف للاولياء والحقايق للانبياء عليهم السلام -Yani Kitâb-ı ilâhî dört şey üzerinedir ki, ibâre, işâret, letâif ve hakāyıktır. "İbâre" avâm içindir ve “işâret" havâs içindir ve "letâif" evliyâ içindir ve "hakāyık" enbiyâ (aleyhimü's-selâm) içindir".

4231. O bâtının altında bir üçüncü batn vardır ki, onda akıllar hep gaib olurlar.

4232. Kur'ân'dan dördüncü batnı, nazîrsiz ve misilsiz olan Huda'dan gayri, muhakkak kimse görmedi.

4233. Ey oğul, sen Kur'ân'dan zahiri görme; şeytan Adem'i çamurdan gayri görmez.

Ey çocuk mesâbesinde âlim-i zâhirî, sen Kur'ân'ın yalnız lügāt ve elfâzın ma'nâ-yı zâhirîlerini görme, sonra şeytan bakışlı olursun. Zîrâ şeytan Adem'in sûret-i cismâniyye ve zâhiriyyesine bakıp, onu ancak çamurdan ve topraktan ibâret gördü ve: "Ben ondan hayırlıyım" diye bir kıyâs-ı fâsid yaptı.

4234. Kur'ân'ın zahiri âdemînin şahsı gibidir ki, onun nukūşu zahir ve canı hafîdir.

Kur'ân-ı Kerîm insanın şahsına benzer, âdemin cismi ve nukūşu zâhir ve meydandadır, fakat onun rûhu gizlidir, bu sebeble الانسان و القرآن توأمان ya'ni "İnsan ve Kur'ân ikiz kardeştir" denilmiştir.

4235. Kişinin yüz yıl amcası ve dayısı, bir kıl ucu kadar onun halini göremez.

Kişinin ilimde ve tahsîlde ve tecrübede, kendisinden daha âlim olması lâzım gelen amcası ve dayısı yüz yıl Kur'ân'ın bâtınına vukūf talebinde bulunsa, bir kıl ucu kadar, onun hâlini göremez, meğer ki Hak Teâlâ lutfen ve inâyeten ikinci ve üçüncü batnlardan ba'zı ma'nâlar ihsân buyursun. Onun beyânındadır ki, enbiyâ ve evliyânın dağlara ve mağaralara gitmesi kendilerini gizlemek için değildir ve havf-ı teşvîş için de değildir; belki halkın irşâdı ve mümkin olduğu kadar dünyâdan inkıtâ'a teşvîk içindir

4236. Onu ki derler: "Adamların gözünden gizli olmaları için evliya dağda olurlar."

Tarîk-i Hak sâlikleri arasında bir söz şâyi' olmuştur. Onlar derler ki: "Adamların gözlerinden gizlenmek için evliyâ dağlara ve mağaralara kaçıp saklanırlar." Filvâki' dağlara ve mağaralara kaçıp, ehl-i tarîkden saklananlar çoktur, fakat bunlar sâlikdirler; zîrâ sâliklere, makām-ı velâyete kadem basıncaya kadar, halk ile ünsiyyet kalblerine teşvîş verir ve bu sâlikleri teşvîşden muhafaza etmek için evliyâdan ba'zıları da rehber olurlar ve onlan bu yolda fiilen irşad ederler. Yoksa onların halktan gizlenmeye ihtiyaçları yoktur.

4237. Halkın önünde onlar yüz dağın fevkindedir; adımlarını yedinci felek üzerine koyarlar.

"Evliyâ-yı Hak, halkın önünde azamet cihetiyle yüz dağın fevkindedir. Binâenaleyh onları kemâl-i azametlerinden dolayı dağ saklıyamaz; belki isterlerse onlar dağları saklarlar. Onların indinde küre-i arzın üzerindeki dağların ne ehemmiyyeti vardır, onlar [yedinci] feleğin üzerine ayak basmışlardır ve onlar semâvâta urûc ederler." Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât'ın I. cildinde avâlimi nasıl dolaştığını beyân buyururlar.

4238. Böyle olunca niçin gizlensin, dağ isteyici olsun ki, yüz derya ve dağ o taraftan olur.

Evliyâ makām-ı fenâdadır, kendi varlıklarını vücûd-i hakîkînin varlığında mahv etmişlerdir; onlardan beşer diye bir kuru ad kalmıştır; ve birçok dağlar ve denizler o vücûd-ı hakîkî tarafından peyda olur. Binâenaleyh onlarda zâhir olan Hakk'ın azameti, onların dağlarda saklanmalarına mâni'dir.

4239. Onun dağ tarafına kaçmaya ihtiyacı olmaz; zîra onun peyinden felek küresi yüz na'l döktü.

"Pey", ayak izi ve "küre", Arabî'de, yuvarlak cisim ve Fârisî'de at ve eşek ve sâir hayvanât yavrusu ma'nâsınadır. "Na'l rîhten", na'l dökmek; aciz olmaktan kinâyedir. "Küre" Arabî olduğu takdirde, ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "O velînin ayağının izinden felek küresi aciz kaldı" demek olur ki, tayy-ı mekândan kinâyedir. "Küre" Fârisî olduğu takdirde, felek at yavrusuna teşbîh buyurulmuştur, Türkçe'de "tay" denir. Bu sûrette "pey" kasd ve irâde ma'nâsına olmak münasib olur. Ya'ni "O velînin seyr ü seferdeki kasd ve irâdesinden, üzerine bindiği bu felek tayı pek çok na'l döktü" demek olur. İkinci mısra'da diğer bir vecih dahi vârid olur ki, bu vecihde "pey", için ma'nâsına gelir ve na'l karînesiyle “küre", Fârisî olmak münasib olur. Ya'ni "Küre-i felek o veli için koşa koşa yüz na'l döktü ve o velîye vâsıl olamadı" demek olur. (Vallâhu a'lem) Velhâsıl beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur ki: Evliyânın halktan dağlar tarafına kaçmasına hâcet yoktur; zîrâ evliyâ manzûr olan cisim ve sûret değildir, belki bir ma'nâ-yı azîmdir. Halkın arasında olsa da, halk onu göremezler; binâenaleyh halkın nazarından mahfi olan evliyâ, niçin onlardan ihtifâ için dağ tarafına kaçsınlar. Eğer onlar cisimlerini ve sûretlerini de setr etmek isteseler, tayy-i mekân ile derhal hal- kın nazarından gâib olurlar. Zîrâ o velînin ayağının izinden felek küresi âciz kaldı; veyâhud velînin seyr ü seferdeki kasd ve irâdesinden üzerine bindiği bu felek tayı pek çok na'l döktü.

4240. Felek döndü ve o canın tozunu görmedi, gök ta'ziye libasını giydi.

Felek bu kadar zaman döndüğü halde o canın ve o ma'nâ-yı azîmin tozunu ve eserini göremedi; binâenaleyh gökyüzü mavî renkte olan ta'ziye ve mâtem libâsını giydi.

4241. Gerçi zâhirde o peri gizli olur; âdemî ise, perilerden daha gizli olur.

Peri dediğimiz cins-i latîf, zâhirde ve âlem-i hisde görünmez, fakat insanın ma'nâsı o perilerden daha gizli olur, binâenaleyh onu periler de göremez.

4242. Akılin nezdinde âdemî, muzmer olan o periden, muhakkak yüz kere daha gizlidir.

4243. Ademî mâdemki akılin nezdinde hafîdir, gaybda olan âdem nasıl olur ki o safîdir?

"Bir âkılin indinde peri gizlidir ve görünmez; ve insanın ma'nâsı ise o gizli olan periden yüz kere daha gizlidir. İmdi âkılin indinde alelumûm benî-Adem'in ma'nâsı ve canı gizli olunca, ya gaybda ve nefs-i sâfiye sahibi olan âdemin hâli nasıl olur? Ya'ni onu bilmek ve görmek mümkin olur mu?"

Menküldür ki, bir gün Hz. Pîr'in mürşid-i âlîleri Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizî hazretleri söz söyler idi. Bir şahıs, "Filân kimseden senin medhini işittim" dedi. Buyurdular ki: "İbtidâ göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir? Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medh etsin. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır; zîrâ bu söz ve o harf ve savt ve o dudak ve ağız kalmaz. Bunlar arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir. Eğer benim zâtımı tanımış ise, sûret zâta uymaz ki, medh etsin!"

Sûret-i evliyânın teşbîhi ve kelâm-ı evliyânın Mûsâ (a.s.)ın asâsı sûretine ve Îsâ (a.s.)ın efsûnunun sûretine teşbîhi

4244. Ademî, asâ-yı Mûsâ gibidir; ademî Îsâ'nın füsunu gibidir.

Ya'ni insân-ı kâmilin zâhiri ve sûreti cisim ve beşer; ve bâtını ve ma'nâsı Hak'dır. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın asâsının sûreti bir değnek idi ve ma'nâsı ise azîm bir ejderha idi. Ve kezâ insân-ı kâmil Îsâ (a.s.)ın okuduğu efsûn gibidir; sûreti lafız ve harf ve savt; ve bâtını ölüyü diriltici ve hastalara şifa verici idi. Velhâsıl insân-ı kâmilin bâtını Hak'dır. Nitekim Ebu'l-Hasan Harakānî hazretleri لو عرفتمونی لسجدتمونی ya'ni "Eğer siz beni bilse idiniz, bana secde ederdiniz" buyurmuştur. Ve kezâ Hz. Pîr efendimiz dahi این هیکل آدمست رو پوش ما قبله جمله سجدهائيم ya'ni "Bu heykel-i âdem nikābdır, biz bütün secdelerin kıblesiyiz" buyururlar.

4245. Hakk'ın yedinde dâd için ve zeyn için, mü'minin kalbi iki parmak arasındadır.

Bu beyt-i şerîfde ان قلوب بنی آدم كلها بين اصبعين من اصابع الرحمن ya'ni "Muhakkak benî-Adem'in kalblerinin hepsi Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Bu beyt-i şerîfin bu bahse rabtı ve hadîs-i şerîf ile te'lîfi gâyet dakîkdir; binâenaleyh tefhîm için bir mukaddime lâzımdır:

Ma'lum olsun ki, "Rahmân", "Allah" ismi gibi imâm-ı esmâdır. Nitekim âyet-i kerimede قل ادعوا الله او ادعوا الرحمن (İsrâ, 17/110) ya'ni "Ey Resûl'üm de ki: Rabb'inizi Allah, yahud Rahmân ismi ile çağırın" buyrulur. İmdi Zât-ı ahadiyyesine mahsûs olan esmâsına "Rahmân" ismiyle tecellî edip, onların sûretlerini ilminde ızhâr etti ki, buna "rahmet-i âmme-i zâtiyye" derler. Ve sâniyen bu suver-i ilmiyyeyi âlem-i kevnde ızhâr etti ki, ona da "rahmet-i âm- me-i sıfatiyye" derler. Ve esmâ mütekābil olduğundan, onların ahkâm ve âsârı da mütezâd olur. Hâdî ve Mudil ve Dâr ve Nâfi' ve Kabız ve Bâsıt ilh... gibi hadîs-i şerîfde esma "parmaklar"a ve onların tekabülü, “iki parmak"a teşbîh buyrulmuştur. Ve benî-Âdem'in hepsinin kalbleri Rahmân'ın bu iki parmağı arasındadır. Fakat insân-ı kâmil, yeryüzünde halîfe-i ilâhî ve hazîne-i ilâhiyyenin emîni olduğundan, ism-i Zâhir ve Bâtın'ın tecelliyâtı, cemî'-i zerrât-ı âleme halîfenin kabzasından vâki' olur ve o kabzadan tevzî' olunur; ve îmân ve küfür ve inkâr tecelliyât-ı esmâiyyeden ibaret olup, bu her iki şe'nin iktizââtı, onların mezâhiri olan mü'minler ile kâfirlere taksîm olunur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde "kalb-i mü'min" ile, hazîne-i ilâhînin emîni olan insân-ı kâmilin kalbine ve hadîs-i şerîfde ise insân-ı kâmilin hazîne-i kalbinden bilumûm benî-Âdem'in kalblerine vâki' olan tecelliyât-ı ilâhiyyeye işaret buyurulur. "Dâd", burada atâ ve "zeyn", zînet ma'nâsınadır.

Hulâsa-i ma'nâ: Atâyâ-yı esmâiyye için ve atâyâ-yı esmâiyye vâsıtasıyla âlem-i kevndeki vücûdât-ı izâfiyye âyînelerini tezyîn için, îmân-ı şühûdî sâhibi olan insân-ı kâmilin kalbi, yed-i kudret-i Hak'da, esmâ-i cemâliyye ve celâliyye parmakları arasındadır.

4246. Onun zahiri bir sopadır; velâkin boğazını açtığı vakit kevn onun önünde bir lokmadır.

"Hz. Mûsâ'nın asâsının zâhiri, bir sopadan ibarettir; fakat onun iç yüzü, âlem-i kevni bir lokma edip yutabilecek bir ejderdir." Bunun gibi insân-ı kâmilin sûreti dahi etten ve kemikten ve kandan mürekkeb bir cisimdir; fakat onun iç yüzü olan kalbi, âlem-i kevni bir lokma edecek kadar geniştir. Nitekim Bâyezîd-i Bistamî hazretleri لو ان العرش و ما حواه مأة الف الفا مرة في زاوية من زوايا قلب العارف ما احس به ya'ni "Eğer yüz binlerce kere arş ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz" buyurur. Efdalüddîn Hâkānî hazretleri bu ma'nâda şöyle buyurur. Rubâî:

Nazmen tercüme: "Gönül sahrâsı efzûndur cihândan O hâriçdir zemînden, âsumândan

4247. Sen Îsâ'nın efsûnundan harf ve savt görme; onu gör ki, ondan ölüm kaçıcı oldu.

"Îsâ (a.s.) hasta ve ölü üzerine ba'zı kelimât okuyup üfler idi; o kelimelerin zâhiri harf ve savtdan zuhûra gelir. Fakat onların zâhirine bakma, iç yüzüne bak, o kelimelerden ölüm kaçar ve ölüler diri olur idi." Bunun gibi, insân-ı kâmilin zâhiri seni aldatmasın.

4248. Sen onun efsûnundan pest olan lehceleri görme; ona bak ki ölü sıçradı ve oturdu.

"Lehce", âlet-i tekellüm olan lisân ve elfâz ve lügāt, "pest", âdî demektir. Ya'ni "Sen Îsâ (a.s.)ın İbrânîce okuduğu efsûndan âhâd-ı nâsın kullandığı o İbrânî lügatleri ve elfâzı görme, o lafızlardan ölünün dirilmesine bak!" Zîrâ o lafızları herkes söyler, amma ölü dirilmez. Ölüyü dirilten kâmilin o elfâza makrûn olan nefesidir.

4249. Sen o asâyı kolay buldu görme, onu gör ki bahr-ı ahzar'ı yardı.

Ya'ni "Ey zâhir-bîn, sen Mûsâ (a.s.)ın asâsını ve yeryüzündeki ağaçlardan kolayca koparılıp terk edilmiş bir dal parçası olduğunu görme, o asânın Bahr-ı Ahmer'i yardığına bak ki o, asânın iç yüzüdür." İnsân-ı kâmilin cismi de arzda vâlide ve pederin içtimâ'ından kolayca vücûda gelmiş bir sûrettir, ona bakıp aldanma, bâtınına nazar et!

4250. Sen ziyade uzaktan kara çadır gördün; bir adım ayak ileriye koy, askeri gör!

Sen insân-ı kâmilin, kara çadır mesâbesinde olan şahs-ı kesîfini gördün; zîrâ âlem-i ma'nâdan pek uzaktasın, bu kesâfet âleminden bir ayak ileriye bas ki, onun bâtınındaki cem'iyyet-i esmâiyye ordusunu göresin.

4251. Sen pek uzaktan tozun gayrini görmüyorsun; biraz ileriye gel, toz içinde âdemi gör!

Sen pek uzaktan insân-ı kâmilin tozundan, ya'ni evsâfından gayrini görmüyorsun; biraz sûretden insân-ı kâmilin huzûruna doğru ileri gel de, uzaktan gördüğün ve işittiğin toz ve evsâf içinde merdi, ya'ni insân-ı kâmilin kendini gör!

4252. Onun tozu gözleri aydın eder, onun erliği dağları koparır.

Onun tozu, ya'ni evliyânın zikr-i evsâfı kalb gözlerini aydınlatır, zîrâ تنزل الرحمة عند ذكر الصالحين ya'ni "Sâlihlerin zikri indinde rahmet nüzûl eder" buyurulmuştur. İmdi onun evsâfı böyle kalb gözlerini aydınlatınca, onların bizzât icra ettikleri merdlikler, vücûd-ı mevhûm dağlarını koparır ve kişinin enâniyyet-i nefsâniyyesini izâle eder.

4253. Vaktaki Musâ sahrânın nihayetinden zahir oldu, Tûr Dağı onun makdeminden rakkās oldu.

“Mûsâ (a.s.) zâhirde Tîh Sahra'sının nihâyetinden gelip zâhir oldu. Tûr Dağı onun kudûmundan ve seferden gelişinden raks edici oldu ve ihtizâz eyledi.” "Makdem", seferden gelmek ma'nâsınadır, kudûm gibi. Ma'nâ-yı işârîsi beyt-i şerîfin budur ki: "İnsân-ı kâmil, sahrâ-yı tabîatin nihâyetinden gelip zâhir oldu ve onun bu gelişinden, insân-ı nâkısın Tûr-ı enâniyyeti yerinden oynadı."

Bu âyet-i kerîme sûre-i Sebe'dedir. وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ أَوْبِى مَعَهُ وَ الطَّيِّرَ وَ النَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) Ya'ni "Biz tarafımızdan Dâvûd'a muhakkak fazıl"