İçeriğe atla

“Yâ cibâlü evvibî maahû ve't-tayre” âyet-i kerîmesinin tefsîri

66. bölüm / 81 · 1201 kelime · ~7 dk okuma

4254. Dâvûd'un yüzü onun ferinden taban olmuştur, dağlar onun peyinde nâlân olmuştur.

Dâvûd (a.s.)ın vech-i nübüvveti Hakk'ın nûrundan parlamıştır, dağlar onun peyinde ve akabinde nâlân olmuştur.

4255. Dağ Dâvûd'a bir refik olmuş, her iki mutrib bir şâhın aşkında sarhoş olmuş idi.

4256. "Ey dağlar, tercî' edin!" emri geldi; ve her ikisi hem-âvâz ve hem-perde olurdu.

Cenâb-ı Hak tarafından dağlara: "Ey dağlar, peygamberim Dâvûd'un tegannî ile ettiği münâcâtı siz de tekrar edin!" emri geldi; her ikisi, ya'ni Dâvûd (a.s.) ile dağ, bir ses ve perde üzerine Hakk'a münâcât ettiler.

4257. Dedi: "Ey Dâvûd, sen hicrân görmüşsün, benim için hemdemlerden kesilmişsin."

Hak Teâlâ hazretleri Dâvud'a hitâben buyurdu ki: "Ey Dâvûd, sen benim visâlimin hicrânını ve firkatini görmüşsün; benim için bu âlem-i keserâtta hemdemlerden ve musâhiblerden munkatı' olup dağlarda münâcâta gelmişsin."

4258. "Ey mûnissiz olmuş garib adam, şevk ateşi senin kalbinden şu'le vurmuştur!"

4259. "Mutribler ve hânende ve musâhib istersen, o Kadîm, dağları senin önüne getirir."

"Sen musâhiblerden benim için ayrıldın, fakat Mezâmîr'in tilaveti için sa- na muvâfakat edecek hânende ve musâhib istersen, benim o kadîm olan Zât-ı azîmü'ş-şânım, senin huzûruna mutriblik ve hânendelik etmek üzere dağları getirir."

4260. "Mutriblik ve hânendelik ve zurnacılık eder; dağ senin huzurunda bad- peymâlık eder."

"Bâd-peymâ”, nağme tegannî edici olmaktan kinâyedir. Zîrâ “bâd", hava ve "peyma”, “pey-mûden" masdarından emr-i hazırdır, ölçmek demektir. "Bâd-peymâ", vasf-ı terkîbî olur, "hava ölçücü" demektir. Hadd-izâtında ne- gamât-ı mevzûne, nefes vâsıtasıyla çıkan muhtelif sadâları durûb ile ölçmek- ten ibârettir ki, mûsikîye âşinâ olanlar bilir. Ve "bâd", âh ve nâle ma'nâları- na gelir. Bu sûretde ma'nâ, “nâle ölçücü" demek olur.

4261. Mâdemki dağın nağmesi câizdir, tâ bilesin ki, dudaksız ve dişsiz velî- nin de naleleri vardır.

Ağzı ve dişi olmayan dağlardan nâle ve negamât sudûru câiz olunca, bil ki, ağzını ve dişlerini kullanmaksızın, velînin vücûdunun dahi dağlar gibi nâ- leleri vardır.

4262. O sâfî olan cesedin cüz'lerinin nağmesi, her bir dem onun his kulağına erişir.

"O sâfî ve nûr olan evliyânın cesedinin eczâsının nağmeleri vardır ve o nağmeler her dem onun his kulağına, ya'ni zâhirî kulağına vâsıl olur." Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden beyân buyrulur.

4263. Hem-nişînler işitmezler, o işitir; ey saadetli can ki, o gaybda olan onu tasdik eder.

Ya'ni "Velînin his kulağı ile işittiği kendi eczâ-yı cisminin nağmelerini ya- nında berâber oturanlar işitmez. Fakat mâdem velî, "Böyle bir nağme vardır ve ben işitiyorum" diyor, ne saâdetli bir candır ki, o can o velînin bâtınında olan o nağmelerin vücudunu inkâr etmeyip tasdîk eder ve ona inanır."

4264. Kendi nefsinde yüz güft ü gûya nazar eder, onun hem-nişîni hiç koku götürmemiştir.

"Nitekim bir kimse kendi nefsinde içinden birçok sözler söyler ve kendi kendine konuşur. Halbuki onunla beraber oturan arkadaşı ve musâhibi, onun içinde söylediği bu sözlerin hiç birini duymaz ve asla koku almaz; onu sâkit duruyor zanneder." İşte âkil bunu kendi hâlinden bir kıyâs yapar da, evliyânın sâf cesedinin nağmelerini his kulağıyla o zâtın işittiğini inkâr etmez.

4265. Yüz sual ve yüz cevab senin kalbinde, lâ-mekândan senin menziline erişir.

Ma'lûm olsun ki, bu beyitlerde beyân buyrulan kelâm ve sual ve cevâb, kelâm-ı nefsîdir ki, onlar havâtırdan neş'et eder ve havâtır kalbe, âlem-i lâ-mekândan gelir; ve herkesin menâzil-i nefsâniyyeden menzili ne ise, o menzile münasib sûrette gelir. Meselâ nefs-i emmâre menzilinde olanlara hâtıra-i ma'siyet; ve nefs-i levvâme menzilinde olanlara kâh ma'siyet ve gâh tövbe; ve mülhime menzilinde olanlara aşk-ı Hak ve zevk-i ma'rifet gelir. Sâir menâzil-i nefsâniyye de bunlara benzer.

4266. Sen dinlersin, kulaklar ondan işitmez, eğer kulağı senin yakınına getirse de.

Senin içinden konuştuğunu, başkalarının kulakları duymaz, eğer kulağını senin yakınına getirse de, seninle beraber oturan kimse, senin o kelâm-ı nefsîni asla işitmez.

4267. Ey sağır, farz edeyim sen onu işitmezsin, onun misalini gördüğün vakit niçin işitmezsin?

Ey hevâ-yı nefsânî ile zâhir ve bâtın kulakları sağır olmuş olan kimse, farz edeyim ki sen evliyânın eczâ-yı cesedinin nağmelerini işitmezsin, fakat onun misâlini sen kendi vücûdunda gördüğün halde niçin ona inanmayıp inkâr ediyorsun?

Kendi fehminin kusûrundan nâşî Mesnevîye ta'ne vurucunun cevabı

4268. Ey ta'n edici köpek, sen hav hav ediyorsun, Kur'ân'ın ta'nına hariç ol ediyorsun.

Ey Kur'ân ve hadîsin tefsîr ve îzâhından ve birçok hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyenin beyânından ibaret olan bu Mesnevî-i Şerîfe ta'n ve i'tiraz eden köpek tabîatlı kimse! Senin bu ta'nın, köpeklerin havlamasına benzer; sen ta'n ederken, "Kur'ân-ı Kerîmin ta'nına hâriç ol!" Ve: "Benim bu ta'nımda Kur'ân dâhil değildir" diyorsun; fakat bil ki Mesnevîye ta'n etmekle Kur'ân'a ta'n ediyorsun ve zu'munca bu ta'ndan Kur'ân'ı hariç tuttuğunu zannediyorsun.

4269. Bu o arslan değil ki, ondan can götüresin, yahud onun pençe-i kahrından îmân götüresin.

Bu Kur'ân ve Kur'ân'ın hakāyık ve dekāyıkını beyan eden bu Mesnevî kükremiş bir arslandır; onların elinden, ey tâin canını kurtaramazsın, yâhud onların pençe-i kahrından, îmânını selâmete çıkaramazsın!

4270. Kıyamete kadar Kur'ân nidâ ediyor: "Ey cehle fedâ olmuş taife!"

4271. "Zîrâ beni efsane zannettiniz, ta'n ve kâfirlik tohumunu ekdiniz!"

Kur'ân-ı Kerîm kıyâmete kadar nidâ edip diyor ki: "Ey cehâlet ve gafletin kurbanı olmuş olan tâife, siz çok câhilsiniz; zîrâ beni masal zannettiniz ta'n ettiniz ve kâfirlik ve inkâr tohumunu beyne'l-beşer kalblere ekdiniz."

4272. Ona ki ta'ne vurdunuz, kendinizi gördünüz, zîra siz fanî ve efsane oldunuz.

"Siz Kur'ân'a ve Kur'ân'ın şârihi olan Mesnevîye "Efsanedir ve masaldır!" diye ta'n etmekle kendinizi gördünüz; çünkü sizin kendiniz fânî olup, ahvâli elbette bir gün bir masal olacaktır." Halbuki Kur'ân hiçbir vakit sizin gibi efsâne ve masal hâline gelmedi; 1351 seneden beri yaşıyor ve yaşayacaktır; ve Kur'ân'ın hakāyık ve dekāyıkını îzâh eden bu Mesnevî-i Şerîf dahi 851 seneden beri elden ele gezmede ve erbâbı ondaki hakāyıkdan istifade etmektedir; Hindistan'da otuz kadar şerhi vardır. Son zamanlarda İngilizler III. cildine kadar tercüme ve tab' ettiler. Velhâsıl Avrupa'da Mesnevî-i Şerîfin âşıkları günden güne artmaktadır. Memleketimizde ise ulemâdan geçinen ba'zı ahmaklar hikâye kitabı telakkîsinden utanmıyorlar.

4273. "Ben Hakk'ın kelâmıyım ve zât ile kaimim; canın canının kutuyum ve temîz yakūtum!"

Kur'ân nidâ edip buyuruyor ki: "Ben Hakk'ın kelâmıyım, zîrâ kelâm, mütekellimin sıfatıdır ve sıfat zât ile kāimdir ve aslâ zâtdan münfekk değildir; ve rûh-ı hayvânînin canı olan rûh-i izâfinin gıdâsıyım ve tertemiz bir yâkūtum ve cevherim." İmdi kelâm, sıfat-ı mütekellim olunca, mütekellimin zâtı, kendi sıfatı olan kelâmda gizli olur. Nitekim bu ma'nâyı âtîdeki beyitte ârifin biri güzel tasvîr buyurmuştur. Beyit:

"Kendi gazelimde saklanacağım, tâ ki okuduğun vakit senin dudağını öpeyim." Bu ma'nâların zımnında Mesnevî-i Şerîf de dâhildir. Ârife işaret kâfidir.

4274. "Sizin üzerinize düşmüş, fakat güneşten cüdâ olmamış olan güneşin nûruyum."

4275. İşte o âb-ı hayatın pınarı benim, akıbet âşıkları ölümden kurtarırım!

Bu hitâb, Mesnevî-i Şerîf lisânındandır. "İşte ben âb-ı hayât olan Kur'ân-ı Kerîm'in pınarıyım. Esrâr-ı kur'âniyye ve hakāyık-ı rabbâniyyeyi benden alınız; ben âşıkları ölümden kurtaran bir devâyım." Zîrâ âşıkları ma'şûklarına kavuştururum.

4276. Eğer sizin hasediniz böyle fenâ koku koparmıya idi, sizin körünüzün üzerine Hak bir cür'a döker idi.

"Ey tâin-i Mesnevî olanlar, eğer sizin hırs-ı şöhretiniz ve hasediniz böyle fenâ bir koku neşreden i'tirâz koparmıya idi, Hak Teâlâ hazretleri sizin kör olan kalblerinize bir cür'a-i şarâb-ı aşk ve ma'rifet döker idi." Fakat ne yapalım ki, sizin sıfat-ı nefsânîniz feyz yolunu kapadı. “Gûr”, kâf-1 Fârisî ile mezar ma'nâsına olunca ma'nâ: "Sizin ruhunuzun mezarı olan cesedinize," demek olur.

4277. Hayır, ben o hakîmin sözünü ve nasihatini tutarım; her bir sakîm olan ta'n için gönül çevirmem.

Hakîmden murâd 4125 numaralı beyt-i şerîfde îzâh olunan Hakîm Senâî-i Gaznevî hazretleridir ki, âtîdeki darb-ı mesel onlarındır.