Seyislerin ıslığı sebebiyle at yavrusunun su içmekten ürkmesi hakkında darb-ı mesel
67. bölüm / 81 · 1371 kelime · ~7 dk okuma
4278. Onu ki, o hitabda buyurmuştur: Yavru ve anası su içerler idi.
Hakîm Senâi-i Gaznevî hazretleri nasîhaten vâki' olan hitâbında şöyle buyurmuştur ki: At yavrusu, anası olan kısrak ile beraber su içmekte idi.
4279. O cemaat her dem, "Agah ol, su iç!" diye onlar için ıslık çalarlar idi.
Onları su içirmeğe getiren seyisler, onlara su içmeleri için mütemâdiyen ıslık çalarlar idi.
4280. O ıslık çalma, yavruya erişti, başını kaldırdı ve içmekten ürktü.
4281. Anası: "Ey yavru, her bir saat bu suyu içmekten niçin ürküyorsun?" diye sordu.
4282. Dedi: “Bu taife ıslık çalıyorlar, onların seslerinin ittifakından heybet tutarım."
Yavru anasına cevâben dedi: "Bu seyis tâifesi müttefikan ıslık çalıyorlar; onların hep bir ağızdan çaldıkları ıslık sesinden bana heybet geliyor, ürküyorum."
4283. "Binaenaleyh kalbim titredi, yerinden gidiyor, na'ranın ittifakından bana korku erişiyor."
"O heybetten dolayı kalbim titredi ve yerinden oynadı; seyislerin müttefikan çaldıkları ıslık sesinden bana korku geliyor, su içemiyorum."
4284. Anası dedi: "Cihân var olalıdan beri yeryüzünde bu kâr artırıcılardan mevcud oldular."
"Kâr", burada gürültü ve kavga demektir. "Kâr-efzâyân", vasf-ı terkîbî olup gürültü ve patırdı artıranlar, demek olur. Ya'ni yavruya anası dedi ki: "Cihân mevcûd olduğu zamandan beri yeryüzünden bu gibi gürültü ve patırdı koparanların mevcûdu aslâ eksik olmadı."
4285. Ey azîz âgâh ol, sen kendi işini yap, onlar çabuk kendi sakallarını yolacaklardır.
Ey azîz olan sâlik, sen esrâr-ı ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyyeden bâhis olan bu Mesnevî-i Şerîfden istifadeye çalış, ta'n eden ahmakların ıslıklarına ve gürültülerine kulak asma; bu çeşme-i feyz-i ilâhîden istediğin kadar âb-ı hayât-ı ma'rifeti iç; onlar âlem-i hakîkate intikāl ettikleri vakit pek çabuk feryâd ve hasret ile sakallarını yolacaklardır.
4286. Vakit dar ve su geniş gidiyor, ondan evvel ki hicrden şah şah olasın.
4287. Ab-ı hayat ile dolu meşhur bir mecrâ vardır, su çek, tâ ki senden nebât bitsin!
Ey tâlib-i ma'rifet olan sâlik, dedikodulara bakma, vakit dardır. Eline hayât suyu gâyet geniş akan Mesnevî-i Şerîf geçmiştir. Bu Mesnevî-i Şerîf, âb-ı hayatla dolu bir meşhûr mecrâdır. Mevt-i ıztırârî ile bu âlem-i fânîyi terk ettiğin vakit, bu âb-ı hayât mecrâsından mehcûr kaldığından dolayı, âlem-i hakîkatte şâh şâh, ya'ni keder ve teessüf hançerinden kalbin dilim dilim olmazdan evvel, bu mecrâdan ma'rifet suyunu çek, tâ ki senden ilm-i ledün ve irfân fidanları neşv ü nemâ bulsun.
4288. Ey susamış olan gāfil gel! âb-ı Hızr'ı evliyânın nutku ırmağından içelim!
"Ey hayât suyuna susamış ve fakat âb-ı hayatın mâhiyetinden gāfil bulunmuş olan kimse, gel o âb-ı hayatı -ki âb-ı Hızır dahi derler- evliyânın nutku ırmağından içelim!" Bu hitâbda Hz. Pîr'in zât-ı şerîflerini teşrîk buyurması, üslûb-ı hakîmâne üzere dâimâ nâsihlerin kullandıkları bir ta'bîr-i meşhûrdur.
4289. Eğer sen suyu görmez isen, testiyi kör gibi fen ile ırmak tarafına getir, ırmak üzerine vur!
Eğer sen dâimü'l-cereyân olan bu Mesnevî ırmağındaki ma'rifet suyunu görmüyor isen, her halde çağıltısını işitiyorsun, binâenaleyh körler gibi fen ve san'atla kalbinin testisini bu Mesnevî ırmağına getir ve içine daldır!
4290. Vaktaki bu ırmakta su olduğunu işittin, köre taklîd olarak iş bağlamak [4304] lazımdır.
Bu Mesnevî-i Şerîf ırmağında, maarif-i ilâhiyye suyu olduğunu, kendin zevk-i müşâhede ile görüp bilmedin; yalnız şundan bundan işittin. O halde körlerin ef'âline taklîden hareket etmek ve iş yapmak lâzımdır. Ya'ni kalb ve idrâk testisini, körler gibi ırmağa salıvermek îcâb eder.
4291. Su düşünücü tulumunu ırmakta aşağıya götür, tâ ki kendi tulumunu ağır göresin.
Ma'rifet suyunu içmeyi düşün, kalbinin tulumunu bu Mesnevî-i Şerîf ırmağına daldır; tâ ki kalb ve idrâk tulumunu, iktisab ettiği ilim ve irfandan ağırlaşmış bir halde göresin.
4292. Vaktaki ağır görürsün, istidlal edici olursun; o vakit-gönül kuru taklîdden kurtuldu.
Mesmûât üzerine bu Mesnevî-i Şerîf ırmağına kalbinin tulumunu daldırıp, ağırlaşmış bir halde gördüğün ve ilim ve ma'rifet hâsıl olduğunu idrâk eylediğin vakit, bu ırmağın âb-ı hayât ırmağı olduğunu kendi hâlin ile istidlâl edici olursun. O vakit Mesnevî-i Şerîf'in mu'terizlerine ve tâinlerine asla kulak asmazsın; çünkü kendi hâlin ve zevkin sebebiyle kalbin, kuru taklidden, ya'ni şunun bunun medhi sebebiyle Mesnevî-i Şerîf'i taklîden âlî bilmekten kurtuldu.
4293. Gerçi kör, ırmağın suyunu aşikâr görmez; fakat testiyi ağır gördüğü vakit bilir.
4294. Zîra ırmaktan testiye su gitti, zîrâ bu hafif idi ve sudan pek ağır oldu.
"Zeft", burada saht ve pek ma'nâsınadır. İkinci mısra' كين سبك بود و زفت گران شد از آب takdirindedir. Ya'ni "Bu Mesnevî-i Şerîf'in ilim ve ma'rifet nehri olduğunu açık bir sûrette göremeyen ve basar-ı basîreti kör olan kimse, Mes- nevî mütâlaasına başladığı vakit, kalbinin testisi o nehr-i ma'rifete batar ve bî-ma'rifet olan kalb, âb-ı ma'rifetle pek ağırlaşır."
4295. “Zîrâ ki her bir heva, beni kapar idi, heva beni kapamaz, ağırlığım ziyade oldu."
Nutk-ı evliyâdan feyz alan kimsenin kalbi der ki: "Ben evvelce bir boş tulum gibi idim, her bir hevâ-yı nefsânî beni kapar ve tahrik eder idi, şimdi ise ma'rifet ırmağından doldum ve ağırlaştım; artık her bir hevâ-yı nefsânî beni kımıldatamaz."
4296. Muhakkak sefihleri her hevâ kapar, zîrâki onların kuvvetlerine ağırlık olmadı.
"Sefîh", akılsız ve idrâksiz ve müsrif kimseye derler ki, kârını ve zararını fark edemez. "Sefih olan kimseleri muhakkak her bir hevâ-yı nefsânî kapar ve onların kalblerinde tasarruf eder; zîrâ ki onların kuvâ-yı zâhire ve bâtınelerinde ağırlık ve metânet yoktur." Ve havâss-i zâhire ve bâtıneye ağırlık ve metânet veren şey ancak ilim ve irfandır.
4297. Şer adamı, demirsiz gemi geldi, zîrâ eğri havadan o hazer bulmaz.
Şerre mütemâyil olan bir kimse, demir atmamış olan bir gemiye benzer; zîrâ öyle demir atmamış olan bir gemi her bir muhâlif havadan hareket eder ve aslâ eğri havadan korkusu olmaz.
4298. Akıl demiri, akıl için emândır; âkıllerden bir demir dilen!
Vücûd-ı beşer, bu âlem-i şehadet deryâsında bir gemiye ve akıl o geminin demirine benzer. Ve akıl demiri, vücûd gemisini muhâlif havalara tâbi' olmaktan hifz eder. Binâenaleyh âkıllerden geminin demiri mesâbesinde olan aklı iste ve dilen!
4299. O aklın yardımlarını o cûd denizinin inci hazînesinden vaktaki kaptı.
Vaktâki o aklın yardımlarını, Hakk'ın kerem deryâsının inci hazînesi olan insân-ı kâmilden kaptı,
4300. Böyle imdaddan gönül pür-fen olur, gönülden sıçrar, gözü de rûşen olur.
Böyle yardımdan gönül pür-fen ve hüner olur; ve bu imdad gönülden, ya'ni ilim ve idrak mertebesinden de sıçrar, bâtın gözünü aydınlatıp, insan görmek mertebesine vâsıl olur.
4301. Zîra ki nûr gönülden bir göz üzerine oturdu, hatta gönül gittiği vakit, se- nin gözün atıldır.
Bu imdâdın gönülden göze sıçramasını istib'âd etme; zîrâ gözün nûru, gönül- den peyda olur ve kalb kuvvetli olunca, havâs de kuvvetli olur. Hattâ eğer kal- bin darabânı ve kuvveti gittiği ve munkatı' olduğu vakit, göz de muattal olur.
4302. Gönül vaktāki akla mensub olan nûrlar üzerine de vura, ondan bir nasib dahi iki göze verir.
Kalbe, akla mensûb olan nûrlar hâsıl olduğu vakit, gözümüze dahi o nûr- dan bir hisse ve nasîb erişir.
4303. İmdi bil ki, gökten âb-ı mübarek, gönüllerin vahyi ve sıdk-ı beyan oldu.
Bu beyt-i şerîfde وَ نَزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكاً فأنبتنا به جنات و حب الحصيد (Kāf, 50/9) ya'ni "Biz gökten mübarek olan suyu indirdik, onunla bahçeler ve biçilen hu- bûbâtı bitirdik" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve sûre-i Kāf'da olan bu âyet-i kerîmenin, lisân-ı işaretle olan ma'nâsı beyânen buyurulur ki: "Gökten ve âlem-i ulvîden inen mübarek su, göklere nazil olan vahy-i ilâhî ve lisân- dan cârî olan sıdk-ı beyandır ki, gönül bahçeleri envâ'-ı ma'rifetle ter ü tâze olur ve gıdâ-yı rûhânî olan hubûbât-ı maârif-i ilâhiyye hâsıl olur."
4304. Biz dahi o hayvan yavrusu gibi ırmak suyunu içelim, o tain olan vesvâs tarafına bakmıyalım. Ey sâlikler, biz dahi o hayvan yavrusu gibi bu Mesnevî-i Şerîf'in tâinleri olan vesvâs tarafına ve onların hiçbir kıymeti hâiz olmayan i'tirazlarına kulak asmayıp, ma'rifet-i ilâhiyye ve esrâr-ı bâtıniyye ırmağı olan Mesnevî-i Şerîf'den istifade edelim.
4305. Peygamberlerin peyrevi isen, yolu tayy et, halaikın ta'nesini hep bir zar-ta say!
"Siper", "siperden" veyâ "seperden" masdarından emr-i hâzırdır. Tayy etmek ve yola gitmek ma'nâsınadır. "Bâd", burada insanın veyâ hayvanın esfelinden çıkardığı yel ve havadır. Ya'ni "Eğer peygamberlere tâbi' isen, tarîk-ı Hakk'ı tayy et; eğer bu husûsda halk sana i'tirâz ederler ve seninle istihzâ eylerler ise, onların bu ta'nelerini aşağıdan çıkan bir yel say!" demek olur.
4306. O hudavendler ki yolu tayy etmişlerdir, kulağı ne vakit köpeklerin sadâ-sına etmişlerdir?
"Hudâvendler"den murâd, vâsıl-ı Hak olan evliyâ-yı kirâmdır. Ya'ni "Tarîk-ı Hak'da kat'-ı mesâfât edip, maksûd-ı aslî olan Hakk'a vâsıl evliyâ-yı kirâm hazarâtı, köpek meşrebinde olan ta'n edenlere aslâ kulak asmamışlardır." Ey sâlik-i tarîk-i Hak, sakın sen de bu Mesnevî-i Şerîf'in mu'terizlerine kulak asma ve onun sana ilkā eylediği esrâr-ı rabbâniyyeyi ve maârif-i ilâ-hiyyeyi anlamağa çalış!