Mü'minin kaçmasının ve onun ıztırâb ile belâda sabırsızlığırın temsîli ve nohut ve diğer havâyicin tencere kaynayışında kararsızlığı ve dışarıya sıçramak için üstüne koşması
61. bölüm / 81 · 3466 kelime · ~18 dk okuma
4145. Tenceredeki nohuda bak, ateşten zebûn olduğu vakit, nasıl yukarı sıçrar.
4146. Nohud kaynayış vaktinde her zaman tencerenin başı üzerine yukarı gider ve yüz hurûş getirir.
"Ber-âmeden" burada, yukarıya gitmek, âlî olmak ma'nâsınadır. "Hurûş", ağlıyarak veyâ ağlamaksızın bağırmak demektir. Burada nohut dânelerinin cızırtısı murâd olunur.
4147. (Der) ki: "Niçin bana ateş vurursun? Mâdemki satın aldın, niçin beni baş aşağı edersin?"
Nohud lisân-ı hâl ile onu pişiren kimseye der ki: "Niçin beni ateşe koyup kaynatırsın ve mâdemki bana kıymet verip satın aldın, niçin beni altüst edip tahkîr edersin?"
4148. Evin hanımı delikli kepçeyi vurur, der ki: "Hayır, iyi kayna ve kaynatıcıdan sıçrama!"
"Ked", hâne, “bânû”, hanım ma'nâsınadır. “Ked-bânû”, evin hanımı demek olur. "Keflîz", delikli kepçe, "âteş-kün", vasf-ı terkîbî olup, ateş edici, ya'ni kaynatıcı demektir. "Nohud" sâlike ve "ev hanımı" mürşid-i kâmile teşbîh buyurulmuştur.
4149. "Ondan dolayı kaynatmam ki, benim mekrûhumsun, belki tâ sen zevk ve çeşni tutasın."
Ev hanımı, kaynayıp dışarıya sıçramak isteyen nohudlara elindeki kepçeyi vurmak sûretiyle der ki: "Hayır, ben seni benim mekrûhum olduğun ve senden iğrendiğim için kaynatmıyorum, belki sende pişkinlik zevki ve çeşnisi hâsıl olmak için kaynatıyorum."
4150. “Tâ ki gıda olasın ve cana karışasın; bu imtihan sana hakāret için de- [4164] ğildir."
"Ey nohud, benim seni kaynatmam, senin gıdâ-yı insân olup, rûh-ı sultânîye karışman içindir; zîrâ sen çiğ iken insana gıda olup, rûha karışamazsın; belki vücûd-ı beşerde fitne ve fesâd koparırsın; binâenaleyh bu kaynatmak mihneti sana hakaret için değildir, ancak kâmil kılmak içindir."
Ma'lûm olsun ki, bu kıssada "nohud" vücûd-ı beşere ve "belâlar ve riyazetler ve mücâhedeler" ateşe ve "âlem-i kevn" tencereye ve "ked-bânû" insân-ı kâmile teşbîh buyrulmuştur.
4151. "Yeşil ve tâze olarak bostanda su içtin, o pınar bu ateş için olmuştur."
"Ey nohud, yeşil ve tâze bir halde olarak bostanda su içip, neşv ü nemâ buldun. İşte o senin su içtiğin pınarın vücûdu bu ateş için tertib olunmuştur."
Ya'ni ey beşer, sen bu dünyâ bostanında envâ'-i gıdalar ve ni'metler ile beslendin ve bol bol yedin ve içtin; işte o ni'met bostanı, bu âteş-i mihnet ve riyâzet için tertîb olunmuştur; zîrâ bu âlem-i kevn esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âyînesidir; ve esmâ ve sıfât ise mütekābildir. Mün'im ismini Muazzib ismi ve Muazzib ismini Mün'im ismi ta'kîb eder. Bu âlem-i zâhirde mütekābil olan esmâ ahkâmı böylece teselsül eder ve aslâ ta'tîl kabûl etmez; ve ahkâm-ı esmânın zuhûru ise, esmâya rahmettir.
4152. Onun rahmeti kahırdan sabıktır. O sebebden dolayı ehl-i imtihan rahmetten nâşî olur.
Hakk'ın rahmeti onun kahr ve gazabını geçmiştir. Zîrâ rahmeti aslî ve gazabı ârızîdir. Nitekim hadîs-i şerîf-i kudside سبقت رحمتى على غضبى ya'ni "Benim rahmetim gazabımı sebk etmiştir" buyurulmuştur. Ve Hakk'ın gazabı rahmetini geçmiş olmasından dolayı, ehl-i mihnetin mihnetleri rahmetten nâşî olur. Zîrâ mihnet kahr-ı ilâhîdir. Fakat bu kahır, ehl-i mihneti avârızdan tecrîd içindir. Ve vücûd-ı izâfî vücûd-ı hakîkînin ârızıdır.
4153. Onun rahmeti ondan dolayı kahır üzerine sabık olmuştur, tâ ki vücudun sermâyesi ele gele.
"Vücûd”dan murâd, vücûd-ı izâfi ve "onun sermâyesi"nden murâd vücûd-ı hakîkîdir ki, vücûd-i izâfinin kuvâsı ve sermâyesidir. Zîrâ vücûd-1 hakîkî, vücûd-ı izâfinin Kayyûm'udur; binâenaleyh kahır, vücûd-ı izâfi-i beşeriyyete terettüb eder ve bu kahrın neticesinde vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın hicâbı olan vücûd-ı izâfinin ahkâmı kalkar ve ehl-i mihnet bu sûretle avârızdan tecerrüd edip, vücûd-ı hakîkînin ahkâmı zahir olur.
4154. Zîrâ et ve deri lezzetsiz neşu ü nemâ bulmaz; mâdemki neşu ü nemâ bulmaz, dostun aşkı neyi eritir?
İmdi vücûd-ı hakîkînin avârızı olan, bu vücûd-1 izâfî, etsiz ve derisiz zâhir olmaz; ve et ve deri de niam-ı muhtelifenin lezzeti olmaksızın neşv ü nemâ bulmaz. Eğer bu avârız néşv ü nemâ bulmayacak olursa, isneyniyet ve muhib ve mahbub ve muhabbet ve âşık ve ma'şûk ve aşk nisbetleri de zuhûra gelmez; ve binâenaleyh dostun, ya'ni vücûd-ı hakîkînin aşkına fedâ edilecek bir şey kalmaz.
4155. Eğer o takāzâdan kahırlar gelirse, akıbet o sermayeyi îsâr edesin.
"Takāzā", lügatte, alacaklı borçludan hakkını istemek demektir. Ya'ni "Vücûd-ı hakîkî sana karz-ı hasen ile ikrâz eylediği vücûd-ı izâfi borcunu ödemek talebinde olup, sana ondan kahırlar gelirse, onun sana verdiği o ser-mâye-i kuvâyı ona îsâr ve fedâ edesin."
4156. Onun özrü için yine lutuf gelir, gusl ettin ve boyunduruktan sıçradın diye.
“Cû”, burada çift sürerken öküzün boynuna taktıkları boyunduruk ma'nâsınadır. Ya'ni “Vaktâki borcunu ödedin, o tazyîkın ve o takāzânın özrü için: “Aferîn, gayriyet cünüblüğünden gusl edip temizlendin ve ikilik ve enâniyet boyunduruğundan kurtuldun!” diye sana, mukrız olan vücûd-ı hakîkîden yine lutuf gelir ki, bu lutuf, evvelkinden başka bir lutuftur.
4157. Der ki: “Ey nohud, baharda otladın, meşakkat senin misafirin oldu, onu - iyi tut!”
Evin hanımı kaynayan nohuda der ki: “Ey nohud, sen bahâr mevsiminde topraktan gıdâ aldın ve letâfetle neşv ü nemâ buldun; şimdi meşakkat senin misafirin oldu, onu iyi tut!” Bu ve âtîdeki beyitler ev hanımı ve nohud nikābı altında mürşid-i kâmilin sâlike hitâbıdır.
4158. “Ta ki misafir şükr edici olarak geri dönsün, şahın huzurunda senin îsarından açık söylesin!”
“Ey sâlik, sana gelen belâ, şâh-ı hakîkî olan Hak tarafından gelmiş bir misâfir-i gaybîdir. Eğer sen o misafiri istiskäl etmeyip hüsn-i sûretle kabûl edersen, senden memnûniyyet beyân ve şükr edici olduğu halde geriye döner ve huzûr-ı şâhda senin îsârından ve fedakârlığından açık bir sûretde bahs eder.”
4159. “Nihayet ni'met yerine, sana Mün'im erişsin, bütün ni'metler senin üzerine hased götürsün!”
“Ey sâlik, sen bu sûretle hareket edersen, sana Hakk'ın ni'metleri yerine, Mün'im olan O'nun Zât'ı erişir ve takarrub eder; O'nun Zât'ı sana eriştiği ve aradaki senin senliğin hicabı kalktığı vakit bütün ni'metler senin üzerine hased duygusuyla mütehassis olurlar; zîrâ o ni'metler ile, Mün'im arasında hi- câbât pek çoktur ve o ni'metlerin cümlesi Mün'im'in âşıkıdır, binâenaleyh elbette kıskanırlar.
4160. Ben Halil'im, sen bıçak önünde oğulsun; baş koy, muhakkak ben seni boğazladığımı görürüm.
Mürşid-i kâmil buyurur ki: "Ey sâlikim, ben İbrâhîm (a.s.) meşrebindeyim, sen bıçak önünde benim oğlumsun; teslîm ol, zîrâ senin senliğini boğazladığımı ve seni kurban ettiğimi âlem-i misâlde gördüm." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz kâmilin bu hâlini beyânen bu Mesnevî-i Şerîf'de şöyle buyururlar:
"Kâmiller senin adını uzaktan işitirler, senin târ u pûdunun ka'rına, ya'ni ayn-ı sabitene kadar giderler. Belki sen senelerce evvel doğmadan, seni hallerin ile görmüş olurlar."
Beyt-i şerîfdeki "biçek", Türkçe "bıçak" ma'nâsınadır, "ezbehuk" ile hemkāfiye olmak için "biçuk" telaffuz olmak îcâb eder.
4161. Gönül karar üzerinde olarak, başı kahır önüne koy, tâ ki senin boğazını İsmâîl gibi keseyim.
Ma'lûm olsun ki, kıssa-i zebhin İshak ve İsmâîl (aleyhime's-selâm)dan hangisi hakkında vâki' olduğunda müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Ashâb-ı kirâmdan Ömer ve İmâm-ı Ali ve İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs ve İkrime ve Saîd b. Cübeyr (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) hazarâtı ve tâbiînden İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık ve İmâm-ı Ebû Hanîfe hazarâtı ile sâir zevât, zebîhin İshak (a.s.) olduğuna; ve Abdullah b. Ömer ve Saîd b. Müseyyeb ve Şa'bî ve Hasan-ı Basrî ve Mücahid ve Rebî' ibn Enes ve İmâm-ı Şâfîî ve Muhammed b. Ka'b ve Kelbî hazarâtıyla, dîğer ba'zı zevât dahi İsmâîl (a.s.) olduğuna zâhib olmuşlardır. Ve kavl-i meşhûr dahi, ikinci kavildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de zebîh İshak (a.s.) olduğunu beyân buyururlar. Sahib-i Mesnevî cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu Mesnevî-i Şerîflerinde avâma İshak (a.s.)ın zikrinden vahşet gelmemek için, kavl-i meşhûru ihtiyâr buyurmuşlar, yoksa onlara göre de zebîh İshak (a.s.) dır. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde âtîdeki beyt-i şerîfleriyle tasrîh buyururlar:
4162. Baş keserim, lakin bu baş o bir baştır ki, kesilip öldürülmüş olmaktan ve ölmekten berîdir.
"Ey sâlik, ben senin senliğinin başını keserim, lâkin senin senliğinin başı kesilir ve yok olur başlardan değildir; zîrâ senin senliğin, ilm-i ilâhîde sâbittir ve senin hakîkatindir; onun kesilip öldürülmüş olması ve ölmesi mümkin değildir." Benim kesdiğim ancak senin vehminin başıdır ki, o vehmin, senin senliğini Hak'dan ayrı ve müstakil bir vücûd zanneder ve bu istiklâl da'vâsıyla Hakk'ın hüküm ve kazâsına teslîm ve râzı olmayıp muhalefette bulunur.
4163. Fakat ezelin maksûdu senin teslîmindir; ey müslümân, sana teslîm istemek lazımdır!
“Ezel”den murâd, bizim şimdiki varlığımıza nazaran mâzîde nâmütenâhî olan ezmine-i mukadderede vücûdun istimrârıdır. Bizim bizliğimiz o vücûddandır ve o vücûd içindedir. Ya'ni "Ey sâlik, ezelin senin senliğini îcâddan maksûdu ancak senin onun hüküm ve kazâsına teslîm olmandır; binâenaleyh ey müslüman, bu âlem-i kesâfette o vücudun vâki' olan tecelliyâtına, senin için teslîm istemek lâzımdır."
4164. Ey nohud, ibtila içinde kayna, tâ ki senin için ne varlık ve ne kendilik kalsın!
“Ey sâlik, bu vücûd-ı izâfî tenceresi içinde, taleb ateşi ile kayna, tâ ki senin için ne Hakk'ın vücûdundan gayri bir varlık ve ne de senin mevhûm olan kendiliğin kalsın."
4165. Eğer o bostan içinde gülmüş isen, sen cân ve göz bostanının gülüsün.
"Ey sâlik, eğer o vücûd-ı izâfî bostanı içinde bârân-ı belâdan neşv ü nemâ bulup açılmış ve münşerih olmuş isen, sen hayât ve göz bostanının açılmış bir gülüsün; binâenaleyh sen can ya'ni rûh-ı izâfî bostanında mümtâz olup, hakāyık-ı eşyayı idrak eder ve görürsün." "Handîden", gülmek ve gül hakkında açılmak ma'nâsınadır.
4166. Eğer sen su ve çamur bağından cüdâ oldun ise, lokma oldun ve diriler içinde geldin.
"Eğer sen su ve çamur, ya'ni anâsır-ı kesîfe bağı olan vücûd-ı izâfî âleminden cüdâ oldun ise, vücûd-ı hakîkînin lokması oldun ve onun sıfat-ı Hayât'ıyla diri oldun; ve onun lokması olan sâir diriler içine karıştın." Nohuda hitâb olduğuna göre: "Ey nohud, sen topraktan ayrılıp, insana lokma oldun ise, diriler içine karıştın ve onlara gıda oldun" demek olur.
4167. Gıda ve kuvvet ve fikirler ol! Süt idin, ormanlara arslan ol!
"Ey nohud, beşerin gıdâsı ve kuvveti ve fikirleri ol, mukaddemâ seni bir vâlide yedi, onun memelerinde süt oldun ve çocuğa gıdâ ve kuvvet oldun; ve o çocuk büyüdü, düşünceler sahibi oldu; binâenaleyh sen o çocukta fikirler oldun ve sonra o çocuk büyük bir adam oldu, ilim ve irfana muhabbet etti, binâenaleyh ey nohud, sen bu adamın vücudunda ma'rifet ormanlarında arslan ol!"
4168. İbtidada onun sıfatlarından bittin, çâlâk ve çevik olarak yine onun sıfatlarına git!
"Ey nohud, bidâyette Hakk'ın Hayât, İlim, İrâde, Kudret ve Tekvîn sıfatlarından dolayı, bu vücûd-ı izâfî âleminde zâhir oldun; çâlâk ve serî' bir sûrette insân-ı kâmile gıda olmak sûretiyle, yine onun sıfatlarına rücû' et!" Zîrâ insân-ı kâmil halîfe-i Hak'dır ve bu âlem-i şehadette sıfât-ı ilâhiyye ile zâhirdir. Nitekim hadis-i kudside . . . اخرج بصفاتى الى خلقى الخ ya'ni "Benim halkıma, benim sıfatımla çık! ilh." buyurulmuştur.
4169. Buluttan ve güneşten ve felekten geldin; sonra evsaf oldun, felek üzerine gittin.
Azîz Nesefî hazretleri risâlelerinin birinde buyurur ki: "Hak Teâlâ âlemde bir şey halk etmek murâd ettiği vakit, o şeyin sûreti olan arşa gelir ve arşdan kürsîye gelir ve kürsîden sâbitâtın nûrunda açılır. Ba'dehû yedi âsumânı geçer, ba'dehû seyyârelerin nûruyla hem-râh olur ve âleme gelir. Alem-i süflînin pâdişâhı olan tabîat o misafirin istikbâline pîşkeş çeker; tâ ki Hz. Hudâ'dan gelen o misafir-i gaybı kabûl ede. O misafirin hâline münasib erkân-ı erbaadan bir merkeb pîşkeş çeker; tâ ki o misâfir-i gaybî, o merkebe süvâr ola ve âlem-i şehadette mevcûd ola ve âlem-i şehadette mevcûd oldukda, Hudâ'nın ma'lumu olan o şey halk edilmiş olur. Binâenaleyh âlem-i şehadette mevcûd olan her şeyin canı, âlem-i emirdendir ve o şeyin kalıbı, âlem-i halktandır. Hz. Huda'dan gelmiş olan bu cân-ı pâk ne işle gelmiş ise, o işi tamâm ettikde, tekrar Hz. Huda'ya rücû eder. منه بدء الامر واليه يعود "Emir Ondan başladı ve O'na avdet eder".
"İmdi âlem-i emirden nüzûl eden her bir rûhu, bu âlem-i tabîatta bulutlar yağdırdığı su ile ve güneş harâreti ile ve feleklerin her biri, henüz fennen münkeşif olmamış olan te'sîrleriyle terbiye ederler. Ba'dehû o şey insân-ı kâmile gelip gıda ve kuvvet ve fikir olmakla, evsâf olur, ya'ni vasıflar nev'inden olur ve kesâfetten, mertebe-i letâfete gelir ve mertebe-i letâfetten, âlem-i ulvîye rücû' ve urûc eder."
4170. Yağmur ve harâret sûretinde geldin; müstetab olan sıfatta gidiyorsun. [4184]
"Ey nohud, senin bir hakîkatin ve rûhun var idi, bu âlem-i emirden idi; vaktāki tabîat âlemine nüzûle başladın, yağmûr ve harâret sûretinde birer kalıbla geldin ve âlem-i halkda zâhir oldun; vaktāki senin nüzülünden maksûd olan nohud sûretin peyda oldu ve nüzülün kemâle geldi, ondan sonra insân-ı kâmile gıda oldun ve müstetâb olan sıfât-ı ma'rifete bürünüp, mebde'ine rücû' ediyorsun."
4171. Güneşin, bulutun ve yıldızların cüz'ü oldun, nefis ve kavil ve fikirler oldun.
"Ey nohud mesâbesindeki insan, âlem-i halkdaki kalıbın, sendeki harâret-i garîziyye hasebiyle güneşin ve mâyi' hasebiyle bulutun ve mürekkebât-ı sâire i'tibâriyle de yıldızların cüz'ü oldu; ve rûh ile kalıbın ittihâdından ve kalıbındaki anâsırın terekkübünden nefsin vücûda geldi ve bu birleşmelerden, nefsinin zâhirinde kavil ve bâtınında fikirler peyda oldu." Arzdaki vücûd-ı beşerin -yıldızların cüz'ü olduğu beyânıyla- ecrâm-ı semâviyyeyi teşkîl, anâsırın bir cinsinden olduğuna işaret buyrulur ve أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَتَقْنَاهُمَا (Enbiyâ, 21/30) ya'ni “İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık" âyet-i kerîmesi bu ma'nâyı beyân buyurur.
4172. Nebâtın ölümünden hayvanın vücudu oldu اقتلونی یا ثقات doğru geldi.
Nebâtın tekemmül edip hayvan mertebesine intikālinden veyâhud nebâtâtı hayvan yemek sûretiyle o nebâtın ölüp, hayvanın vücûdunu teşkîl etmesinden dolayı, o nebât hayvan oldu, binâenaleyh اقتلونی یا ثقات ya'ni "Ey büyükler, beni öldürünüz!" kelâmı, cemâd, nebât ve hayvân ve insan mertebeleri için doğru bir söz olur. Zîrâ cemâd ölünce, onun fevki olan nebât ve nebât ölünce, kendisinin fevki olan hayvân ve hayvân ölünce kendisinin fevki olan insan ve insan ölünce, kendisinin fevki olan melek ve melek ölünce, kendisinin fevki olan vücûd-ı hakîkî mertebesine intikāl eder.
4173. Mâdemki bizim için matdan sonra böyle bir bürd vardır, “إِنَّ فِي قَتْلِي حَيَاتٌ" ["Şübhesiz benim katlimde hayat vardır"] doğru geldi.
"Bürd" ile "mat" şatranc oyunu ıstılâhlarındandır; ve "mat", şatrancda şâhın mağlûbiyyetiyle oyunun bitmesidir; ve "bürd", bir tarafın mühreleri hep ölmüş olur, yalnız şâh kalır ve bu oyun "mat"ın nısfi menzilesindedir. Bu ma'nâya göre âlem-i halk şatranc tahtasına ve her bir mertebedeki istihâle "mat"a ve bu istihâlât-ı mütevâliyenin mecmû'u dahi şatranc oyunundaki "bürd"e teşbîh buyrulmuştur. Ve "bürd" oyununda yalnız "şâh" kaldığına göre, bu istihâlât neticesinde dahi rûhun bekāsına işaret buyrulur. Ya'ni "Mâdemki her istihâleden ve "mat"dan sonra, bir "bürd" ya'ni sâir merâtibin zâil olup, şâh-ı ruhun kalması vardır, o halde "Muhakkak benim katlimde hayât vardır" sözü doğru olur."
4174. Fiil ve kavil ve sıdk meleğin kuvveti oldu, hatta bu mi'râc sebebiyle felek tarafına gitti.
"Melek"den murâd, rûh-ı izâfidir, zîrâ rûh, melek cinsindendir. "A'râz nev'inden olan iyi fiil ve iyi kavil ve sıdk-ı dil, rûh-ı izâfinin kuvveti ve gıdâsı oldu ve rûh bunlardan kuvvet buldu ve bu sadâkat merdiveni ile felek tarafına gitti." Azîz Nesefî hazretleri bir risâlesinde şöyle buyurur: “Bütün ervâhın her biri kendi makāmından bu mertebe-i esfel-i sâfilîne nüzûl ederler ve merkeb-i kālıba süvâr olurlar. Ve kālıb vâsıtasıyla kemâl tahsîl ederler; ve tekrâr buradan urûc edip evvelki makāmlarına erişirler ve kendilerinin evvelki makāmlarına eriştiklerinde, her birinin urûcu tamâm olur; ve her birinin dâiresi tamâm olur. Ve dâire tamâm oldukta, terakkî mümkin olmaz. Ve terakkî, her birinin kendi makām-ı evveline vusûllerine kadardır, ziyâde değildir. Ervâh-ı mü'minîn, âsumân-ı evvele kadar, ervâh-ı âbidîn, ikinci göğe kadar; ervâh-ı zühhâd, üçüncü göğe kadardır. Ve böylece mertebe mertebe, dokuz mertebe, kendi evvelki makāmına kadar urûc ederler. Velâkin kendinin evvelki makāmından ileriye geçemez, yolda kalmak mümkindir. Velâkin kendinin evvelki makāmından ileriye geçmek mümkin değildir. Ve "yolda kalmak" bundan ibarettir ki, her kimin rûhu, makām-ı îmanda mufârakat ederse, onun rücû'u âsumân-ı evvele, olacaktır. Ve her kimin ruhu makām-ı ibâdette mufârakat ederse, onun rücû'u, ikinci göğe olacaktır. Ve makāmâtın cümlesini böyle bil! Her kim bir makāmda mufârakat ederse, onun rücû'u, o makamın ehli ile beraber olur. Her ne kadar o makāmın bâlâsından nüzûl etmiş olur ise de. Ve azîm teessüf olunur ki, bir kimse evvelki makāmına vâsıl olamıya ve yolda kala. Ve makām-ı îmâna vâsıl olmayan kimsenin rücû'u, herhangi mertebeden nüzûl etmiş olursa olsun, âsumâna olamıyacaktır. ان الذين كذبوا بآياتنا واستكبروا عنها لا تفتح لهم أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَ لَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يلج الْجَمَلُ فِي سم الخياط (A'râf, 7/40) Ya'ni “Bizím âyâtımızı tekzîb edenler ve onlardan istikbâr edenler için göğün kapıları açılmaz, deve iğne deliğine girmedikçe cennete girmezler."
4175. Nitekim o yiyecek, beşerin kuvveti oldu; cemâdlıktan terakkî etti ve canlı oldu.
Birtakım a'râzın gıdâ-yı rûh olması taâmın, cism-i beşer olmasına benzer ki, o taâm cemâd mertebesinde idi, insanın cismine intikal etmekle, terakkî edip rûh-i hayvânî oldu.
4176. Bu söz için diğer makāmda bir vasi' tercüme denilmiş gelir.
Efâl ve akvâl-i hasenenin ve sıdk-ı dilin, gıdâ-yı rûh ve cemâdın, vücûd-ı beşere intikāli ile zî-rûh olduğuna dair olan kelâmın beyânı ve tafsîli, bu Mesnevî-i Şerîfin dîğer mahallinde denilmiştir.
4177. Ticaret etmek ve geri gitmek için, dâimâ felekten kervân gelir.
Ervâh kervânı felekteki kendi makāmlarından, bu esfel-i sâfilîn mertebesi olan dünyaya nüzûl ederler ve tahsîl-i kemâlât ve icrâ-yı ticaret edip, her biri kendi makāmına urûc etmek için, cism-i kesîfe râkib olurlar.
4178. İmdi ihtiyar ile tatlı ve latif git, acılık ile ve kerâhet ile hırsızca değil.
Azîz Nesefî hazretleri buyurur ki: “ Ervâh, bir müddet aşağıya gelirler ve bir müddet doğru giderler; ve bir müddet dahi yukarı çıkarlar. Ve ba'zıları âlem-i tabîatten çabuk ve kolaylık ile geçerler ve onlara hiçbir zahmet erişmez. Ve ba'zıları düşe-kalka geçerler ve onlara birçok zahmet erişir, ammâ âkıbet geçerler. Ve ba'zıları geçemezler ve âlem-i tabîatte kalırlar ve âlem-i ulvîye erişemezler. Ve bu sırât kıldan ince, kılıçtan keskindir; çünkü cümle umûrda vasat sırât-ı müstakîmdir."
Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin ma'nâsı budur: "Ey mü'min, emr-i ilâhîye mutâvaat ve nehy-i ilâhîden ictinâb sûretiyle kendi makām-ı evveline ihtiyârın ile tatlı tatlı ve latîf bir halde git. Bunlarda birçok acılık ve mekrûhât göre göre, hırsızlar gibi envâ'-ı azablara ma'rûz kala kala gitme!"
4179. Ondan dolayı sana acı söz söylüyorum, tâ ki seni acılıklardan yıkayım.
Ey sâlik-i tarîk-i Hak, ondan dolayı senin nefsine acı gelen sözleri söylüyorum ki, seni âlem-i ma'nâda acı gıdalara giriftâr edecek olan nefsinin sıfatlarından yıkayayım ve seni temizleyip rûh-ı musaffâ edeyim. Nitekim "Türkçe'de, "Acı acıyı izâle eder" darb-ı meseli meşhûrdur.
4180. Donmuş üzüm, soğuk sudan kurtulur; soğukluktan ve donmuşluktan dışarıya sıçrar.
Bu da dîğer bir misâldir. Ya'ni "Üzüm soğuktan donup buz tuttuğu vakit, soğuk suya atarlar, buzları erir ve üzüm bozulmaz. Ve eğer ılık ve sıcak suya atılsa üzüm bozulur." Bunun gibi ey sâlik nefsine soğuk gelen sözler, senin donmuş olan kalbini yumuşatır.
4181. Vaktaki sen acılıktan kalbi pür-hûn olasın, binaenaleyh bütün acılıklardan dışarıya gidersin.
Benim acı sözlerim, senin kalbine te'sîr edip pür-hûn olduğu vakit, sen nefsinin bütün acı ve soğuk olan sıfatlarından dışarıya çıkarsın ve o sıfatlardan soyunursun.
Belânın sırrına ve menfaatine vakıf olduğu vakit mü'minin sabr edici olmasının meseli
4182. Şikara mensûb köpek değildir, onun tasması yoktur; çiğ ve kaynamamış zevksizin gayri değildir.
Bu iki mısra' birer misâldir. Boyunda tasma olmayan köpek, av köpeği değildir, belki başı boş gezip, bir işe yaramayan bir köpektir. Ehl-i sülük olan mü'minin, köpek mesâbesinde olan nefsinin boynunda da riyâzet ve mücâhede tasması lâzımdır ki, matlûbunu avlıyacak bir köpek olduğu anlaşılsın. Ve kezâ çiğ ve kaynamamış olan nohud ve hubûbât-ı sâirede dahi aslâ çeşni ve zevk olmaz. Bunun gibi âteş-i riyâzet ve mücâhedede kaynayıp pişmemiş olan mü'min dahi Hak yolunda zevksiz olur.
4183. Nohud dedi: "Ey benim hanımım, mâdemki böyledir, latif kaynayım, bana doğruca yarîlik ver!"
"Sittî", Arabça "seyyidetî" kelimesinin muhaffefidir, "benim hanımım" demek olur. Ya'ni "Nohut mesâbesinde olan sâlik, tarîk-i mürşidinin ikāzı üzere belânın sırrına ve menfaatine vâkıf olduğu vakit der ki: "Ey benim mürebbîm olan zât-ı kerîm, mâdemki meşakkatte fâide vardır, o halde benim için bir usûl-i mücâhede ve riyâzet ta'lîm buyur ki, o ateş içinde kaynayıp pişeyim. Bu husûsta bana doğruca yardım et!"
4184. "Bu kaynayış içinde sen benim mi'mârım gibisin, bana kepçeyi vur, zîrâ çok latîf vuruyorsun."
4185. "Ben fil gibiyim, benim başıma yara ve dağ vur, tâ ki rüyada Hindistan'ı ve bağı görmiyeyim!"
"Dâğ" burada, kızdırılıp vurulan demir ma'nâsınadır; ve mukarrerdir ki fil rü'yâsında Hindistan'ı görünce kudurup sahibinin emrine itâat etmez olur ve ondan bu hâlin def'i için dağ vururlar. Nefs-i emmâre file teşbîh buyrulur ve nefs-i emmârenin huzûzât-ı dünyeviyyeye meyli, filin Hindistan'ı görmesine benzetilir. Ya'ni "Sâlik mihnetlerin ve meşakkatlerin sırrını anlayınca der ki: "Benim nefs-i emmârem fil gibi azîmdir, onun başına mihnet ve meşakkat yarasını ve te'dîb dağını vur tâ ki الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyanın rü'yâsı gibidir" hadîs-i şerîfi mûcibince, rü'yâdan ibaret olan bu dünyâda, benim fil gibi nefsim, Hindistan'ı ve bağını, ya'ni dünyânın huzûzât ve lezzât-ı âcilesini görüp kudurmasın!"
4186. "Tâ ki ben kendimi kaynamaya vereyim, hatta o âgūşa ben bir yol bulayım!"
"Ey benim mürşidim, bir hadde kadar bana riyâzet emir buyur ki, kendimi bu riyâzât ve mücâhedât ateşleri içinde kaynamaya vereyim, tâ ki insân-ı kâmilin âgūşuna bir yol bulayım, ya'ni tabâyi'-i ehlullâhın makbûlü olup gönüllerine gireyim."
4187. Zîra insan gınada tâgî olur, rüya görücü fil gibi bâgî olur.
Zîrâ ki insan, bu hayât-ı dünyeviyyede zengin olup, ihtiyâcât-ı nefsâniyyesini mebzûlen bulduğu vakit, kendisini Hak'dan müstağnî görüp azgın olur ve rü'yâsında Hindistan'ı gören fil gibi kudurup, serîu'z-zevâl olan bu dünyâ bağına mensûb olur veyâ serkeş ve bâgî olur. Nitekim âyet-i kerîmede كَلَّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى (Alak, 96/6) ya'ni "Muhakkak insan, kendisini müstağnî görürse, elbette tuğyan eder" ve kezâ وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ (Şûrâ, 42/37) ya'ni "Ve eğer Allah Teâlâ kullarına rızkı bast etse yeryüzünde bağy ve fesâd ederlerdi" buyurulur.
4188. Fil rüyada Hind'i gördüğü vakit, filciyi dinlemez, habâset getirir.
Ya'ni "Nefs-i emmâre bu dünyâ rü'yâsında huzûzât-ı âcile ve lezzât-ı fâniyyeye meyl ettiği vakit, artık filci mesâbesinde olan mürebbîsini dinlemez ve habâset ızhâr eder."