İçeriğe atla

Misafirin onlara cevâb vermesi ve mesel getirmesi ve sırtında Sultân Mahmûd'un davulunu çaldıkları bir deveyi tarla bekçisinin tarladan def sesiyle def' etmesi

60. bölüm / 81 · 4859 kelime · ~25 dk okuma

4074. Dedi: "Ey dostlar, o şeytanlardan değilim ki izim bir “lâ havle"den zayıf gelsin.

Misafir, o mescid ehlinin i'tirâzlarına cevâben dedi: "Ey dostlar ben "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" zikriyle kaçan şeytanlar gibi değilim; o şeytanlara böyle bir zikir kâfî gelir ve kaçarlar. Ben ise, sizin bana karşı vâki' olan korkunç sözleriniz ile adımlarını zayıflatıp kaçan bir kimse değilim."

4075. Bir çocuk ki, o bir tarlanın bekçisi idi, kuşların def'inde bir küçük davulu çalardı.

4076. Nihayet kuşlar o davulcuktan dolayı tarladan ürker idi; tarla fenâ kuşlardan korkusuz olurdu.

4077. Vaktaki kerîm olan Ulu Sultan Mahmud, geçit üzerinde o tarafta büyük çadır kurdu.

"Şâh", burada, ulu ve büyük ma'nâsınadır. "Sultan Şâh Mahmûd", Büyük Sultan Mahmûd demek olur.

4078. Esîrin yıldızları gibi kalabalık ve muzaffer ve saf yırtıcı, memleket zabt edici bir asker ile.

"Esîr", fezâ-yı bî-nihâyeyi dolduran seyyâle-i rakîkadır ki, ecrâm-ı felekiyye olan yıldızların madde-i asliyyesidir; ve her biri birer âlem olan yıldızların vücûdu, bu zerrât-ı esîriyyenin harekâtından tekevvün etmektedir, tafsîli hey'et kitablarındadır. Ve bu beyt-i şerîf, yeni hey'etin keşfini müeyyid ve yukarıdaki beytin mütemmimidir. Ya'ni "Sultan Mahmûd Sebüktegîn o tarlanın geçidine böyle çok bir asker ile geldi ve çadır kurdu" demek olur.

4079. Bir deve var idi ki, büyük davulun hamalı idi; horoz gibi ileri gidici bir makbul deve idi.

Horoz, her bir hayvandan evvel seher vaktini i'lân hususunda nasıl ileri gidici ise, bu deve dahi ordunun önünde gider ve orduyu kumanda için çalınan gâyet büyük bir davulu hâmil bulunur idi.

4080. Davulun sesini onun üzerinde rücû'da ve talebde çalarlar idi.

[4094] Bu davulu, ordunun rücû'unda ve ileriye gitmesi istenildiği vakitte kumanda için çalarlar idi; davul pek büyük olduğundan, sesi âfāka intişâr ederdi.

4081. O deve, o tarlaya girdi, çocuk buğdayı hıfz hususunda o davulcuğu çaldı.

"Bür", buğday ma'nâsınadır. Ya'ni "O koca davulun âfâakı tutan sesine alışık olan deveyi def' etmek ve buğday mahsûlünü muhafaza etmek için, çocuk, kuşları kaçırmak için çaldığı küçük bir davulu çalmaya başladı."

4082. Bir âkil ona dedi: "O davulcuğu çalma ki, o davulun beslisidir ve ona alışıktr."

4083. "Sen çocuğun bu tebûrâki onun önünde ne olur? Zîra o, yirmi kadar olan sultanın davulunu çeker."

"Tebûrâk", bağlarda muzır kuşları kaçırmak için, birbirine vurulup sadâ çıkarılan iki tahtanın ismidir. "Kifl", Arabî'de nasîb ve ecrin za'fı ve mikdâr ma'nâsınadır; burada mikdâr demektir. Ya'ni "Senin gibi bir çocuğun çaldığı tebûrâkin gürültüsü ile o deve kaçar mı? Zîrâ o, Sultân Mahmûd Sebüktegîn'in, senin gürültünün yirmi kadarını çıkaran büyük davulunu sırtında taşır ve sırtında o davul çalınırken, gürültüsü ona hiç gelir ve o deve bu davul için beslenmiştir."

4084. "Ben"la"nın kurbanı olmuş âşıkım; benim canım bela davulunun nevbet mahallidir."

"Lâ"dan murâd "Lâ mevcûde illallah" zikrindeki nefy-i vücûd-ı mâsivâ-dır. "Nevbet", burada, muayyen zamanlarda hükümdarların saltanatlarını teşrîfen çalınan muzika ma'nâsınadır. Ya'ni "Ben vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde, vücûd-ı izâfiyi nefy edip, bu nefyin kurbanı olmuş bir âşıkım ve bu nefy neticesinde mevhûm olan benim vücûd-ı izâfim dahi, nazarım- da yok olmuş ve ancak isneyniyet zevki benim canımda kalmıştır. Binâenaleyh benim canım, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın nevbeti çalınan bir mahal olmuştur ki, o nevbet mahallinde ibtilâ davulu çalınır. Nitekim hadîs-i şerîfde اذا احب الله عبدا ابتلاه ya'ni "Allah Teâlâ bir kulu sevdiği vakit, onu mübtelâ kılar" buyrulur."

4085. Bu gözlerin görmüş olduğu şey önünde, bu tehdîdler muhakkak tebûrakdir.

İmdi benim canım belâ davulunun nevbet mahalli olunca, ey ehl-i mescid, sizin beni ölümle tehdîdleriniz muhakkak tarla bekçisi olan çocuğun elindeki tahtaları birbirine vurarak yaptığı gürültüye benzer. Binâenaleyh benim kalbimin gözlerinin gördüğü tecelliyât-ı ilâhiyye önünde, sizin bu tehdîdlerinizin hiç hükmü yoktur.

4086. Ey refikler, ben onlardan değilim ki, bir hayalâtdan bu yolda durayım.

Ey refîkler, ben tarîk-i Hak'da mevhûm ve muhayyel olan bir vücûdun zevâli havfından dolayı, tevakkuf eden ve seyrinden geri kalan kimselerden değilim.

4087. Ben korkusuz İsmaililer gibiyim; belki İsmâîl gibi baştan âzâdım.

İsmailîler, mezâhib-i bâtıleden bir mezhebe sâlik olan tâifedir. Bunlara İsmailîyye denilmesi, imâmeti Ca'fer-i Sâdık hazretlerinin İsmail ismindeki büyük oğluna isbât etmiş olmaları veyâhud reisleri Muhammed bin İsmâîl'e tâbi' olmaları hasebiyledir. Târihçe ma'rûf olan Hasan ibn Muhammed es-Sabbâh onlardandır. Bu şahsa tâbi' olanların asla ölümden pervâları yoktur; zîrâ Hasan Sabbah'ın hîlesi sebebiyle her biri öldükten sonra gidecekleri cenneti dünyâda gördüklerine kāni'dirler. Bu beyt-i şerîfde İsmailîler'in bu hâline işâret buyrulur Ya'ni "İsmailîler gibi ölüm tehdîdinden korkan bir kimse değilim; belki İsmâîl (a.s.) gibi Hak yolunda baş kaydından geçip, kurban olmağa hazırım." Zebîhin İsmâîl (a.s.) olarak beyân buyrulması, kavl-i meşhûra mebnî olduğu, yukarılarda birkaç mahalde îzah olundu.

4088. "Tumturakdan ve riyadan fâriğim; "Kul teâlev" benim canıma gel dedi!"

"Nefsin kerr ü ferinden ve gösterişinden fâriğim; Hak Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı kerîmde قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) “Yâ Habîbim, ileri gel de!” buyurması, benim canıma gel, dedi. Ya'ni bu hitâb ile Hak Teâlâ hazretleri benim canımı âlem-i süflîden, âlem-i ulvîye da'vet buyurdu; ve bu hitâb cezb-i ilâhîden ibâret bulundu." Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerinde buyururlar.

"Kul teâlev!" hitâbı Hakk'ın cezbinden bir alâmet ve nişandır; biz Hak Teâlâ'nın cezbi ile gidiyoruz.

4089. Peygamber buyurdu ki: "Halefe teyakkun eden kimse, selefde atıyye ile cûd eyledi."

Bu beyt-i şerîfde مَنْ ايقن بالخلف لم يحذر التلف ya'ni "Ivaza yakîni olan kimse, telefden korkmaz" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni "Bir kimse elinde olan bir şeyi fedâ ettiği ve atıyye olarak verdiği vakit, muhakkak onun mukābili olarak bir şey geleceğini yakînen bildiği için verir ve fedâ eder; yoksa beşerin tab'ında boş yere fedakârlık etmek yoktur. Bunun için Hak Teâlâ hazretleri insanları iyiliğe مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا (En'âm, 6/160) ya'ni “Kim ki bir iyilik ile geldi, onun için o iyiliğin on misli vardır” âyet-i kerîmesiyle teşvik buyurur."

4090. Her kim atâya muhakkak yüz ivaz görürse, bu garazdan dolayı atâyı [4104] çabuk oynar

Bir atâya ve vergiye karşı, yüz ivaz, ya'ni birçok kâr olacağını görürse, o atâyı aslâ te'hîr etmez; bu kâr garazından dolayı o atâyı derhal oynar ve fedâ eder.

4091. Cümle halk pazarda, ondan dolayı bend oldular, kendi mallarını vermek için ne faide vâki' oldu?

Çarşıdaki esnafın cümlesi ondan dolayı çarşıda dükkânlara bağlanıp kaldılar ki, kendi mallarını ellerinden çıkarmak için ne kâr hâsıl olur diye intizâr ederler ve bu kâr beklemek fikri onları dükkânlarına bağlar.

4092. Altın torbalar içinde muntazır oturmuş, tâ ki kâr gelsin, bezlde musır gelsin.

Altın torbalar içinde, kâr gelsin ve altın sahibi bu altını hüsn-i rızâsıyla sarf etmekte musır olsun diye torbalar içinde oturmuştur.

4093. Vaktaki bir metaı kârda ziyade görür, onun aşkı kendi metâından soğuk olur.

Kâr etmek garazıyla dükkânında bağlanıp oturan bir tâcir, kendi sattığı malın gayri olan bir malın daha ziyâde kâr getirdiğini gördüğü vakit, kendi malından soğur ve o mala muhabbeti ve aşkı eksilir; zîrâ tab'-ı beşerin meyli kâradır.

4094. Ona ondan dolayı sıcak kalmıştır ki, o kendi meta'ları için kar ve ziyadelik görmedi.

Ziyâde kârlı olan mala ondan dolayı kalbinde harâret hâsıl olmuştur ki, o tâcir kendi malları için kâr ve ziyâdelik görmedi ve kendi malından soğudu ve o kârlı mala rağbet etti.

4095. İlim ve hünerler ve san'atlar da böyledir; vaktaki şerefde onlardan efzûn görmedi.

Ya'ni "Bir kimse mâlik olduğu ilim ve hünerler ve san'atlardan şerefde ziyâdelik görmediği vakit, o ilim ve hünerler ve san'atlar hakkında da bu hâl vâki' olur." Ya'ni onlardan soğur ve şerefde ziyâdelik gördüğü ilim ve hünerlere ve san'atlara karşı kalbinde muhabbet besler; zîrâ beşerin tabîatında her husûsda terakkîye ve ziyâdeliğe meyil vardır.

4096. Tâ ki candan iyi değildir, can azîz olur; vaktâki iyi geldi, canın adı, hakîr şey oldu.

Ya'ni "Candan iyisi olmadıkça, can azîzdir ve kıymetlidir; fakat candan daha iyisi geldiği vakit, canın adı hakîr bir şey olur." "Lîz", hakîr ve az bir şey ma'nâsınadır. Ve candan daha iyi olan şey, cânın Hâlık'ı olan Hak'dır.

4097. O büyüklükte çocuk doğurucu olmadıkça ölü bebek çocuğun canı olur.

"Lu'bet", çocukların oynadıkları bebek ve kukla ma'nâsınadır. Ya'ni "Kız çocuklar cansız bebekler ile oynamayı, canları gibi severler ve büyüyüp evlenerek canlı çocuk doğurdukları vakit, o ölü bebeğin muhabbeti zâil olur."

4098. Bu tasavvur ve tahayyül bebektir, tâ ki sen çocuksun, ona hâcet vardır.

Vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde, kendine ve muhîtindeki eşyaya varlık tasavvuru ve tahayyülü, çocukların cansız bebeklere alâka göstermesine benzer; fakat sen vâsıl-ı Hak olmadıkça, çocuk mesâbesinde olacağın için, gerek mevhûm olan vücûd-ı izâfîne ve gerek muhîtindeki eşyaya sarılmak ihtiyacın vardır ve havâss-i hamseni ve tasavvur ve hayâli kullanmak lâzımdır.

4099. Vaktâki can çocukluktan kurtuldu, visâlde oldu, hisden ve tasavvur ve hayalden fâriğ oldu.

Vaktâki can sülükünde çalıştı, çocukluktan kurtulup, ricâlullâh mertebesine geldi ve ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a vâsıl oldu, artık o can, havâss-i hamseden ve havâss-i bâtınedeki tasavvur ve hayâlden fâriğ oldu ve hakîkati tamâmiyle müşâhede etti.

4100. Mahrem yoktur, tâ ki nifaksız söyliyeyim, susdum ve Allah vifakı en ziyâde bilicidir.

Ya'ni "Visâlde olmak ve hisden ve tasavvur ve hayâlden kurtulmak hâli nedir? Bunları iki veche, ya'ni zâhir ve bâtına taalluku olmaksızın açıkça söylemek için, mahrem yoktur; binâenaleyh bu sırrı ehli olmayan kimselere ifşa etmek harâm olduğu cihetle susdum ve Allah Teâlâ hakîkata muvâfik olanı en ziyâde bilicidir."

4101. Mal ve ten fenânın dökülücüsü olan kardırlar; onun müşterisi Hak'dır ki, Allah satın aldı.

Mâl ve ten, fânî olan bu vücûd-ı izâfî meydanına dökülücü ve eriyip yok olmağa mahkûm kar tâneleri gibidir; böyle olduğu halde Hak Teâlâ hazretleri kemâl-i kereminden o malın ve tenin müşterisidir ki, âyet-i kerîmede beyân buyurulduğu üzere onları Allah Teâlâ hazretleri satın aldı. Nitekim buyrulur: ان اللهَ اسْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَ أَمْوَالَهُم بِأَن لَهُم الجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) Ya'ni “Allah Teâlâ cennet mukābilinde mü'minlerden nefislerini ve mallarını satın aldı."

4102. Karlar o sebebden sana semenden evlâdır, zîrâ sen şek içindesin, sana bir yakîn yoktur.

Ey gāfil, karlar mesâbesinde fânî olan mala ve cisme sarılmak, bunlara semen olan cennete sarılmaktan daha müreccah geliyor; çünkü sen şek içindesin ve bu fânî olan mala ve nefse mukābil, semen olarak cennetin verileceği hakkında sana bir yakîn hâsıl olmamıştır. "Acaba!" içindesin. Eğer içinde, acaba öyle mi? diye bir şek olmasa, bu uğurda malını ve nefsini esirgemez idin.

4103. Ey zayıf, bu sende acîb zandır ki, yakîn bostanına uçmaz.

Ey îmânda zayıf olan kimse, beyân-ı ilâhîye rağmen sende bu mâlı ve cismi Hak yolunda fedâda bir fâide olmadığı zannı, öyle bir acîb zandır ki, aslâ tebeddül edip yakîn bostanına uçamaz.

4104. Ey oğul, her zan, yakînin susamışıdır, tezâyüdde kol ve kanat çırpar.

Ey sülükde mübtedî olan ve çocuk mesâbesinde bulunan kimse, her zan, ilm-i yakînin susamışı ve tâlibi ve âşıkıdır; her dem ilm-i yakîn mertebesine terakkî etmek için kolunu ve kanadını oynatarak çırpınır durur; zîrâ zan ilim cinsinden değildir. Nitekim dehrîlerin zannı hakkında Hak Teâlâ وَ مَالَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَظُنُّونَ (Casiye, 45/24) ya'ni “Onların bu i'tikādlarında ilimden bir şey yoktur, onlar ancak zannederler" buyurur.

4105. İlme eriştiği vakit, ayak üzerinde olur, onun ilmi muhakkak yakîne koşucu olur.

Ya'ni "Zan mertebesinde bulunan bir kimse, ilim mertebesine eriştiği vakit, canlanıp ayağa kalkar ve onun ilmi yakîn mertebesine koşucu olur."

Ya'ni zan ile yakîn arasında ilim vardır ve zandan yakîne ancak ilim vâsıtasıyla geçilebilir.

4106. Zîrâ ki, müfteten olan tarîkdadır, ilm-i yakînden aşağı ve zannın fevkındedir.

Ma'lûm olsun ki, bir şeyi idrak etmek ilimdir, fakat bu ilmin üç derecesi vardır: Birisi işiterek bilmektir; bu işiterek bilme, sebât ve istikrâr olduğu vakit "ilme'l-yakîn" olur; ve dîğeri görerek bilmektir ki, "ayne'l-yakîn" derler; Ve üçüncüsü, kendi nefsinde vukū'u ile bilmektir ki, buna da "hakka'l-yakîn" denir. Meselâ "şecâat" denilen ma'nâ işitilmek veyâ ahlâk kitablarında okunmak sûretiyle bilinir; fakat harb meydanında bir kimseden şecâatin zuhûrunu görmekle bu ilim kuvvetlenir; ve bu şecâat kendi nefsinde vâki' olduğu vakit, evvelki ilimlerden daha kavî bir ilim hâsıl olur ki, bu hâl-i şecâatle tahakkuk demektir. Bu îzâhâtdan anlaşılır ki, henüz sübût ve istikrâr bulmayan ilim, zandan yukarı ve fakat ilmin bu üç mertebe-i yakîninden aşağıdır. Bu sebeble beşerin önünde fitnelenmiş yol vardır ve beşer bu mihnet ve meşakkat ta'biye olmuş olan yolda yürümek ve sefer etmekle mükelleftir.

4107. Bil ki, ilim yakîni isteyici olur ve o yakın müşâhede ve uyân isteyicidir.

Henüz sübût ve istikrar bulmayan ilim, ilm-i yakîni isteyicidir ve o ilm-i yakîn dahi, ayne'l-yakîni ve hakka'l-yakîni isteyicidir. Ya'ni ilim gâyet kıymetli bir şeydir, her an terakkîye mütemâyildir.

4108. Şimdi bunu "Elhâküm"de oku, "kella"dan sonra "lev ta'lemûn"dan sonra.

Şimdi bu yakîn mertebelerini الهيكم التكاثر [Tekasür] sûre-i şerifinde كلا لو تعلمون (Tekâsür, 102/5) âyet-i kerîmesinden sonra oku! الهيكم التكاثر حتى زرتم المقابر كلاً سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلاَ سَوْفَ تَعْلَمُونَ كَلَا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ لَتَرَوُن الجَحِيمَ ثُمَّ لَتَرونها عين اليقين ثم لتسئلن يومئذ عن النعيم (Tekâsür, 102/1-8) Ya'ni “Mezarları ziyaret edinceye kadar çoğalmanız sizi meşgül etti. Hayır, yakında bileceksiniz; tekrâr hayır ki yakında bileceksiniz. Hayır, eğer ilm-i yakîn ile bile idiniz, elbette cahîmi görürdünüz; sonra onu elbette ayne'l-yakîn ile görürdünüz. Sonra bu günde ni'metlerden suâl olunursunuz." Bu sûre-i şerîfde pek çok hakāyık vardır; tafsîli uzun olur. Şu kadarı zâhirdir ki, ilim ve ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn mertebeleri zikr buyrulmuştur. Ve ilim, ihbâr-ı Kur'ân üzerine, cahîmin vücûdunu bilmektir; ve bu ilim birtakım delâil-i vâzıha ile kalbde sabit olur ve istikrar bulur, ilme'l-yakîn olur. Ve bu âlemde halkın ef'âl-i seyyiesine mukābil seyyieye ve ef'âl-i hasenesine mukābil haseneye ma'rûz kaldığı dikkat edilip görülürse, bu ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîne ve kendinden sâdır olan seyyieye mukābil kişi kendi nefsinde seyyieye ma'rûz kaldığını idrak ederse, bu ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîne mübeddel olur. Sûre-i şerîfde, hakka'l-yakînin meskût olması, ayne'l-yakînde dâhil olduğu içindir. Zîrâ müşâhede ya hâriçte veyâ kendi nefsinde olur; binâenaleyh hakka'l-yakîn ve ayne'l-yakînin bir nev'i olur.

4109. Ey alîm, ilim müşahede tarafına çeker; eğer yakın olaydı cahîmi görürler idi.

Ey ilme tâlib olan kimse, bil ki ilim insanı müşâhede tarafına çeker ve dâimâ terakkîye meyyâldir. Eğer ihbâr-ı Kur'ân'î üzerine mü'minlerde hâsıl olan ilim, yakîn mertebesine vâsıl olaydı, bu hayât-ı dünyâda cahîmi, ya'ni cehennemi görürler idi; zîrâ bu hayât-ı dünyeviyyede elem ve lezzetin mümtezic olduğu meydandadır; ancak mahfî ve müstetir olan cihet, elemin ve lezzetin isâbetindeki sebebdir. Bu sebeb keşif ve müşâhede ile ma'lûm olur ki, bu, ayne'l-yakîn mertebesine vusûldür.

4110. Yakînden riyazsız rü'yet doğar; nitekim zandan hayal doğar.

Zandan nasıl hayâl doğarsa, yakînden de derhal rü'yet doğar. Ya'ni ilim mertebe-i yakîne vâsıl olur olmaz, rü'yet hâsıl olur; ve rü'yet ya hissî veyâ aklî olur. Mahsûsen mer'î olan şeyin hilafına delîl ikāmesi mümkin olmadığı gibi, ma'külen mer'î olan şeyin hilafına da delîl ikāme edilemez. Meselâ akıl zulmün fenâ ve adlin iyi olduğunu görür, bunların hilafina delîl ikāmesine imkân göremez. Binâenaleyh yakînden rü'yet hâsıl olur ve zandan da aslı olmayan hayâl doğar. Meselâ Hâlık-ı kâinâtın mevcûd olmadığı zannı üzerine yürütülen mütâlaât hep hayâldir; ve hayal, cüz'î bir darbe-i ilim ile zâil olur.

4111. “Elhâküm”de bunun beyanını gör ki, ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn olur.

"Elhâkümü't-tekâsür" sûre-i şerîfesinde, yukarıda îzâh olunduğu üzere ilme'l-yakînden rü'yet, ya'ni ayne'l-yakîn hâsıl olduğunun beyânını gör!

4112. "Zandan ve yakînden daha yukarıyım ve melâmetden benim başım dönmez."

Ya'ni "Zandan ve ilme'l-yakînden daha yukarı olan ayne'l-yakîn mertebesindeyim. Mâdemki hakîkati rü'yet ediyorum, şunun bunun melâmetinden ve ilkāâtından dolayı başım zevk-i rü'yetten geri dönmez."

Bu beyt-i şerîf mescidde misafir olan kimsenin nâsihlere karşı olan cevâbı cümlesindendir. İkinci mısrâ'ın nihâyetindeki "serem", "sirem" dahi okunabilir; bu sûrette ma'nâ “bâtınım dönmez" demek olur.

4113. "Vaktaki benim ağzım, onun helvasını yedi; gözü aydın ve onun görücüsü oldum."

“Vaktâki benim rûhumun ağzı, onun helva gibi lezîz ve latîf olan ulûm-1 ledünniyyesini yedi, benim bu kesâfet ve zulmâniyyet-i nefsâniyye içinde gözüm aydın oldu; ve bu ilme'l-yakîn ile ayne'l-yakîne terakkî ettim ve benim gözüm onun görücüsü oldu ve bu zulmet-i tabîiyye içinde cenneti ve cehennemi görür oldum."

4114. Haneye gittiğim vakit, küstah olarak ayak korum; ne ayak titretirim, ne de körce giderim.

İkinci mısra' پا نلرزانم نه کورانه روم sûretinde yazılırsa "Ayağımı titretmem, körce gitmem" demek olur. "Hâne"den murâd ölüm hânesi olan kabir olmak münasibtir.

4115. O şey ki Hak güle dedi, onu handân etti; benim gönlüme dedi, onun yüz kadarını yaptı.

Bu beyt-i şerîf Ankaravî hazretleri tarafından pek latîf bir sûrette şerh buyrulmuştur, hulâsası şudur: Hak Teâlâ'nın Latîf ve Cemîl ism-i şerîflerinin pertevi, herhangi bir insanın vücûdunda zâhir olsa, ona "letâfet" ve "melâhat" derler; ve eğer lisanda zâhir olursa, ona "hüsn-i beyân" ve "fesâhat" derler; ve eğer boyunda ve bosunda zâhir olsa ona "mütenâsib endâm" derler. Ve eğer huyunda zuhûr etse, ona "ahlâk-ı hamîde" derler; ve eğer kalb ve rûhunda zuhûr etse, ona "zevk-i bâtın" derler. Bu isimlerin tecellîsi eşyâdan herhangi bir şeyde zâhir olursa, o şeye münasib bir ism-i latîf verirler. Bülbülün sesine "hoş-elhân" ve gülde zâhir olana da "letâfet" ve "ân" ta'bîr ederler; ve bunların hepsi "latîfe-i Rabbânî" ve "ân” dır. Hakk'ın söylemesi, bu isimler ile tecellîsinden ibârettir. Ya'ni "Hak Teâlâ esmâ-i cemâliyyesinden ba'zılarıyla güle tecellî buyurdu ve onu latîf ve handân etti; benim gönlüme, ona ettiği tecellînin yüz katını etti, çünkü insan olmam i'tibariyle bu tecellîye isti'dâdım vardır."

4116. O şeydir ki serve vurdu ve onun boyunu doğru yaptı; ve o şeydir ki, ondan nergis ve nesrîn yedi.

"Nesrîn", bir nevi' güldür. Ya'ni "O Latîf ve Cemîl isminin tecellîsidir ki, servi ağacı üzerine mün'akis oldu, onu boyu bosu muntazam bir ağaç yaptı; ve nergis çiçeği ile "nesrîn" denilen gül, o isimlerin tecellîsini yuttu, böyle latîf oldu."

4117. O şeydir ki, kamışı tatlı canlı ve gönüllü etti; ve o şeydir ki toprağa mensub olan, ondan Çigil nakşını buldu. "Çigil", Türkistan'da bir şehrin ismidir ki, o şehrin ahâlîsi pek ziyâde cemâl sahibi olup, ok atıcılıkta emsâlsizdirler. Ya'ni "Hakk'ın Latîf ve Cemîl isimleriyle tecellîsindendir ki, kamış, şeker kamışı ve tatlı içli oldu; ve toprağa mensûb olan beşer, cemâlde mümtâz olan Çigil şehri halkı gibi güzel nakışlı ve sûretli oldu."

4118. O şeydir ki kaşı öyle tarrar yaptı, çehreyi gül renkli ve nar çiçeği renkli yaptı.

"Tarrâr", yan kesici, hîlebâz ve ayyâr ma'nâsınadır. "O isimlerin tecellîsidir ki, güzellerin kaşlarını tarrâr, ya'ni gönül kesesini kapıcı yaptı ve güzellerin çehrelerini ya gül gibi penbe veyâhud nar çiçeği gibi kırmızı renkli yaptı; ve o güzeller bu letâfetleri ile gönüller kaptı."

4119. Muhakkak dile yüz efsûngerlik verdi; ve o şeydir ki ma'dene Ca'ferî altını verdi.

"Efsünger", teshîr edici ma'nâsınadır. "Zer-i Ca'ferî" hulefâ-yı Abbasiyye vüzerâsından Ca'fer Bermekî'nin ihdâs ettiği sikke-i hâlisadır ki, bu zât altınlardaki mağşûşâtı kaldırdı. Binâenaleyh "zer-i Ca'ferî"den murâd hâlis altın demektir. Ya'ni "Hakk'ın Latîf ve Cemîl ismiyle olan tecellîsi, beşerin lisânına ve nutkuna fesâhat ve belâgat verip, dinleyenleri teshîr etti ve ma'den menba'ına da hâlis altın olmak hâssasını verdi."

4120. Vaktaki silahhanenin kapısı açıldı, gözün gamzeleri ok atıcı oldu.

"Zerrâd", zırh halkalarının birbirine girmesi ma'nâsına olan "zerd" kelimesinden mübâlağa ile ism-i fail olup, "zırh yapıcı" demektir; ve bilcümle harb silâhlarını yapan kimseye de "zerrâd" denir. "Zerrâd-hâne", silâh i'mâlât mahallî demek olur. Bundan murâd, Hakk'ın sıfât ve esmâ mertebesi; ve "kapı"dan murâd, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti'dâdını hâiz olan insandır. Ya'ni "Vaktāki Zât-ı ahadiyyede mahfi olan sıfât ve esmânın, âlem-i şehadette kapısı olan insan zuhûr etti ve bu kapı açıldı, Cemîl ve Latîf isimlerinin tecellîsi yüzünden güzellerin göz işaretleri, aşk okunu gönüllere atıcı oldu."

4121. Benim kalbime ok vurdu ve beni sevdâyî etti. Beni süt ve şeker çiğneyiciliğe âşık etti.

Mâdemki güzellerde zâhir olan cemâl ve hüsn ü ân, Hakk'ın zuhûr-ı sıfat ve esmâsından ibarettir, işte mezâhirde zâhir olan o cemâl, benim kalbime ok sapladı, beni sevdâya mensûb kıldı ve beni maârif-i ilâhiyye sütünü içmeğe ve ezvâk-ı rûhâniyye şekerini çiğnemeye âşık etti; ve ben mezâhirde gördüğüm güzelliğe âşık olunca, halk zannetti ki, o mazharın âşıkıyım. Halbuki benim aşkım mazhara değil, ancak zâhiredir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar:

صح عند الناس اني عاشق غير ان لم يعرفوا عشقى لمن

“Nâs indinde muhakkak benim âşık olduğum sâbit oldu; şu kadar ki, benim aşkımın kime olduğunu bilmediler.”

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri bu muhabbet husûsundaki hakāyıkı Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Muhammedî'de beyân buyurmuşlardır.

4122. Ben onun âşıkıyım ki, her ân onun ânıdır; akıl ve cân onun bir mercanının candârıdır.

“Candâr”, köle ve hizmetkâr demektir. “Mercan”dan murâd, âlem-i şehadette ipliğe dizilmiş olan latîf mercan tâneleri gibi, mezâhir-i cemîlenin her birinde muntazaman meşhûd olan hüsün ve letâfettir. Meselâ her bir çiçekte başka başka; ve tulû' ve gurûbda ayrı ayrı ve mevâsimde türlü türlü ve efrâd-ı beşerin her birinde muhtelif hüsün ve ânlar ve letâfetler meşhûddur. Ya'ni “Ben o Zât-ı Vâhid'in âşıkıyım ki, her ân ve letâfet, o Zât-ı Celîl'in ân ve letâfetidir. Akıl ve cân, O'nun her bir mazharda zâhir olan tecellîsinin gölgesi ve hizmetçisidir.”

Bu beyt-i şerîfde muhassenât-ı kelâmiyyeden ism-i işaret olan “ân” ile, letâfet ma'nâsına olan “ân” kelimeleri arasında “cinâs-1 tâm" ve "cân" ile "mercân" kelimeleri arasında "cinâs-ı nâkıs" mevcûddur.

4123. Ben öğünmem ve eğer öğünür isem, su gibi ateş söndürücülükte ıztırab yoktur.

Ya'ni "Benim sözlerimi öğünmeye ve kuru da'vâya haml etme; eğer ben öğünür ve da'vâ edersem, mu'terizlerin âteş-i i'tirazlarını söndürücülük husûsunda acz ve ıztırâb yoktur. Kimin i'tirâzı varsa, gelin onun i'tirâz ateşini derhal söndüreyim."

4124. Mâdemki mahzenin hafızı odur, nasıl çalarım? Niçin saht-rû olmuyayım? Benim arkam odur.

"Saht-rû"da iki vecih câizdir: “Rû”, yüz ma'nâsına olursa, “pek yüzlü" ya'ni hatıra ve gönle bakmıyarak doğruyu söyleyici demek olur. Yahud "rev", "reften" masdarından emr-i hâzırdır, bu sûrette terkîb ""cesûr gidici" ma'nâsına vasf-ı terkîbî olur. Burada her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni "Ey mu'teriz, eğer bu maârif ve hakāyıkı çalmışsın dersen, cevâben derim ki: Mâdemki hazîne-i maârif ve hakāyıkın hafız-ı hakîkîsi ve korucusu Hak'dır, nasıl çalarım? Ben O'nun izni olmaksızın, o hazîneden nasıl alabilirim? İmdi mâdemki bu öğünmede ve da'vâda benim zahîrim ve arkam Hak'dır, niçin hatıra ve gönle bakmıyarak doğruyu söylemiyeyim; veyâhud tarîk-i Hak'da cesûr gidici olmıyayım."

4125. Her kim güneşten sıcak arkalı olursa, saht-rev olur, onun ne korkusu ve ne utanması vardır.

"Saht-rev", burada vasf-ı terkîbî ve cesûr gidici ma'nâsına olmak münasib-dir. "Her kimin arkası kızgın güneşten harâretli olursa, yürüyüşü cesûrâne olur, onun bu yürümede kimseden korkusu ve utanması olmaz; zîrâ onun saiki güneşin şedîd harâretidir." Enbiyâ ve evliyânın tarîk-i Hak'da yürüyüşleri dahi zât güneşinin kızdırması sebebiyle olduğundan, onlar وَ لَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِم (Mâide, 5/54) ya'ni "Levm edicinin levminden korkmazlar" âyet-i kerîmesi muktezâsınca hakkı söylemekte cesûrdurlar

4126. Güneşin korkusuz olan yüzü gibi, onun yüzü hasım yakıcı ve perde yırtıcı olur.

"Güneş"den murâd Zât-ı Hak'dır; "hasım"dan murâd tab'larında muhâlefet olan nefis ve şeytandır. "Perde"den murâd, hicâb-ı tabîîdir. Ya'ni "Zât-ı

Hakk'ın tecellîsi, âlem-i isneyniyyette tab'an muhalif olan nefis ve şeytanı nasıl yakar ve hicâbât-ı tabîiyye perdelerini nasıl yırtarsa, hulefâ-yı Hak olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyânın yüzleri de öyle o hasımları yakar ve o perdeleri yırtar."

4127. Her peygamber cihanda pek yüzlü idi, bir başına şahların ordusu üzerine vurdu.

"Her peygamber bu âlem-i şehadette pek yüzlü, ya'ni her kim olursa olsun hatıra ve gönle bakmıyarak emir ve nehy-i ilâhîyi dosdoğru tebliğ buyurur idi ve yalnız başına olup, onlardan kendisine bir fenâlık geleceğini aslâ düşünmez ve tek başına saltanat-ı zâhire sahibi olan şahların orduları üzerine yürür ve hücûm eder idi." Nitekim Hz. İbrâhîm ve Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ ve sultân-ı enbiyâ Muhammed Mustafa (aleyhimü's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in ahvâl-i târihiyyeleri ma'lûmdur.

4128. Korkudan ve bir gamdan yüz çevirmedi, yalnız bir başına koca âlemi vurdu.

"Âlemî"de "yâ” yâ-yı ta'zîmdir. "Enbiya (aleyhimü's-selâm) muhâliflerin korkusundan ve onların kavlen ve fiilen îrâs ettikleri zararların gamından dolayı aslâ telkîn-i hakîkatten yüz çevirmediler ve her bir peygamber yalnız başına koca bir âlemi, bir büyük hükümdarın âlem-i saltanatını altüst etti."

4129. Taş pek yüzlü ve lâubâlî olur; o kerpiç dolu cihandan korkmaz.

"Saht-rû", pek yüzlü; ve “çeşm-i şûh", lâubâlî, açık meşrebli ve bî-hayâ ma'nâlarınadır. Burada "lâubâli" münasibdir. Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ mesâbesinde ve pek yüzlülükte ve lâubâlîlikte taşa teşbîh buyrulmuştur. Ve metânetsiz ve çabuk müteessir olan "kerpiç"ler dahi nefsânî ve nâkıs insanlara benzetilmiştir. Ya'ni "Taş gibi pek yüzlü ve lâubâlî olan insân-ı kâmil, kerpiç gibi metânetsiz insanlar ile dolu olan cihandan korkmaz."

4130. Zîrâ o kerpiç hışt-zenden bir pâre oldu; taş Huda'ya mensub olan san'attan katı oldu.

"Hışt-zen", kerpiç yapıcı demektir. Ya'ni "O kerpiç dediğimiz madde, kerpiç yapıcı tarafından çamurlar yoğrulmak sûretiyle bir parça hâline getirildi; fakat sert bir taş, Hakk'ın sun'u ile öyle katı olarak zâhir oldu." Ya'ni biri masnû'-ı abd, dîğeri masnû'-ı Hak'dır. Masnû'-ı abd gevşek ve zayıf olur, masnû'-ı Hak ise kavî ve metîn olur. "Masnû'-ı Hak"dan murâd enbiyâ hazarâtıdır, zîrâ nübüvvet kesbî değildir, vehbîdir. Ve kezâ "nefs-i mutmainne" mertebesinden sonra olan "nefs-i râziye" ve "merziyye" ve "sâfiye" mertebeleri dahi vehbîdir; binâenaleyh onlar masnû'-1 Huda'dır. Fakat mürşid-i kâmil terbiyesiyle makām-ı "nefs-i mutmainne"ye gelenler, kerpiç gibi masnû'-ı abddir, onlarda enbiyânın ve "nefs-i sâfiye" mertebesindeki evliyânın metâneti ve kuvveti yoktur.

4131. Koyunlar her ne kadar hesabdan hariç olsalar, o kasap onların kesretinden ne vakit korkar?

Koyunlar ne kadar çok olursa olsunlar, kasap hiçbir vakit, onların çokluğundan korkmaz; enbiyâ dahi böyledir. Nüfûs-ı nâkısanın çokluğu onları tedhîş etmez, dâimâ onlara galebe çalarlar.

4132. Hepiniz çobansınız, peygamber de çoban gibidir; halk sürü gibidir; o sa'y edicidir.

Bu beyt-i şerîfde Abdullah b. Ömer'den mervî şu hadîs-i şerîfe işâret buyrulur: كلكم راع وكلكم مسئول عن رعيته والرجل راع على اهل بيته و هو مسئول عن رعيته والمرئة راعية على بيت زوجها و ولده و هي مسئولة عنهم و عبد الرجل راع على مال سيده و هو مسئول عنه الا كلكم راع و كلكم مسئول عن رعيته Ya'ni "Hepiniz çobansınız ve hepiniz raiyyetten mes'ûlsünüz; ve erkek ehl-i beytinin çobanıdır ve o kendi raiyyetinden mes'ûldür; ve kadın zevcinin evi ve çocuğu üzerinde çobandır ve onlardan mes'ûldür; ve kişinin kölesi, efendisinin malı üzerinde çobandır ve ondan mes'ûldür. Agâh olun, hepiniz çobansınız ve hepiniz raiyyetinizden mes'ûlsünüz." Ya'ni "Halk, derecât üzerine kendi maiyyeti üzerinde çoban ve onları hıfz edicidir. Ve bir kavme meb'ûs olan peygamber dahi, hepsinin çobanı ve hafızıdır; halk dahi onun hıfzı altında sürü gibidir. O peygamber onları zâhirî ve bâtınî olan esbâb-ı helâkden hıfza sa'y edicidir."

4133. Çoban cenk husûsunda sürüden korkmaz, ancak onları sıcaktan ve soğuktan hafız olur.

"Eğer sürü çobanın götürdüğü yere gitmekten imtina' ederse, o sürü ile mücadele ve cenk hususunda çoban korkmaz; çobanın vazîfesi onları i'tidâl dâiresinde tutmak ve sıcaktan ve soğuktan hifz etmektir." "Sıcak"tan murâd, harâret-i nefs ile hayvaniyyete meyil ve inhimâkdir. Ve "soğuk"tan murâd dahi, nefsin, şer'-i hakîm dâiresinde olan ihtiyâcâtını vermeyip, onu zebûn kılmaktır. Zîrâ bu iki hâl, i'tidâl hâricidir ve peygamberler halkı bu âlemde i'tidâle da'vet ederler.

4134. Eğer o sürüye kahır cihetinden bir ses vurursa, cümle üzerine tuttukları şefkatten bil!

"Eğer enbiyâ ve evliyâ, koyun sürüsü gibi olan halka, şiddet ve gazab ile muâmele ederlerse, onların bu hallerini, umûm-ı halka olan şefkat ve muhabbetlerinden bil!" Cenâb-ı Pîr efendimiz vâris-i ulûm-ı nebevî olduğundan, kendi hallerini ve zevklerini beyânen buyururlar ki:

4135. Her zaman yeni baht benim kulağıma söyler: "Eğer ben seni gam-gîn edersem, gam-gîn olma!"

"Baht"dan murâd, isti'dâd-ı ezelî ve "yeni"den murâd, her ân içinde o isti'dâdın muktezâsı olan tecelliyât-ı ilâhiyyedir; zîrâ tecelliyât-ı Hak, her abdin isti'dâdına göre olur. Ya'ni "Benim isti'dâd-ı ezelîmin iktizâsı olarak her ân vâki' olan yeni bir tecellî, benim kulağıma der ki: "Eğer ben seni gamlı ediyorsam, sakın gamlı olma ve celâlî olan şeklimden müteessir olma!""

4136. "Ben seni ondan dolayı gamlı ve ağlayıcı ederim, tâ ki seni kötü gözden gizli edeyim!"

Ya'ni "Benim celâlî ve kahrî şekilde zuhûr edip seni gamlı etmem ve ağlatmam, sana nazar değdirmemek ve seni kötü gözden saklamak içindir."

4137. "Senin huyunu gamlardan dolayı acı ederim, tâ ki kötü göz senin yüzünden döne!"

"Celâlî ve kahrî olan şeklim seni gamlı ve giryân ederek, senin huyunu ve tabîatini acı ve celâlî etti. Ben bunu, kötü gözler ve ehl-i şekāvet senden yüz çevirsinler diye yaptım."

4138. "Sen bir avcı ve benim talibim, benim re'yimin bendesi ve düşkünü değil misin?"

"Sen bu hayât-ı dünyâda benden sâdır olan ahkâmın avcısı ve benim tâlibim olmak i'tibariyle beni isteyici değil misin? Benim hükmüm olan ahkâmın bendesi ve düşkünü değil misin?"

4139. "Hile düşünürsün ki, bana erişesin; benim firâkımda ve benim talebimde bî-kessin."

"Bana vusûl için tedbîr düşünürsün; ey benim zıllim, benden ayrılık ve beni taleb hususunda bu keserât âleminde bî-kessin." Filhakîka tek insanın tedbîrleri hep kendi hakikatinin iktizâsı olan ahvâle vusûl içindir ve bu keserât âleminde kendi hakîkatinin zılli olan insan, o hakîkatin talebinde bî-kesdir ve o ahkâmın zuhûrunda kimsenin tavassutu yoktur.

4140. "Senin derdin, benim izimde çare arar; ben senin müteselsil âhını dün [4154] işittim."

"Ey sâlik, senin bu hayât-ı dünyâda çektiğin dert ve eziyet, benim izimde ya'ni benim hükmüm dâiresinde çâre arar; ben senin benden iftirakından dolayı müteselsil âhını dün gece, ya'ni ikilik gecesinde işittim. "İkilik gecesi," vücûd-ı mutlakın bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfât, gayriyet hicabı ve libâsıyle zuhûr ettiği mertebe-i ervâhdır.

4141. "Ben bu intizārsız yol vermeye, sana geçit yolunu göstermeğe de kādirim."

"Sâlikin kendi Hâlık'ı der ki: "Ben bu şûriş-i keserât arasında seni bekletmeksizin, benim iktizâ-yı Zâtîmin geçit yolunu sana göstermeğe de kādirim." Ma'lum olsun ki, abd, bu âlem-i keserâtda kendi hakîkatinin iktizâsı olmayan birçok yollara sülûk eder ve bittâbi' onun bu sülükü netîcesiz kalır ve ancak onun hakîkatinin iktizâsı olan ahvâl zuhûr ve tahakkuk eder. Bu şûriş ve dolaşıklık, abdin irâde-i cüz'iyyesinin, irâde-i külliyyeye karşı muzâhamasından neş'et eder. Meselâ denize düşen kimse, denizin harekâtına muhâlif hareketler yaptığı için, kurtuluncaya kadar çok zahmet çeker ve çektiği zahmet ve meşakkat kadar, sâhile çıkmanın zevkini ve râhatını duyar. Fakat denizin dalgaları, harekâtı onu kolaylıkla sâhile atsa, onun sahildeki râhatı, meşakkat çeken kadar olmaz.

4142. "Ta ki devranın bu girdabından kurtulasın, benim visalim hazînesinin başı üzerine ayak koyasın."

"Ey benim zıllim olan sâlik, sana geçit yolunu göstermem sebebiyle bu devrânın ve bu âlem-i keserâtın girdabından ve şûrişinden kurtulursun. Benim vuslatımın hazînesinin başı üstüne ayak basarsın ve artık sende benim hazînemde meknûz olan ahvâl zuhûra gelir."

4143. "Lakin makarrın lezzetlerinin tatlılığı, sefer meşakkatinin ölçüsü üzerinedir."

"Lâkin makar ve vatan-ı aslîde sükûn lezzetlerinin hoşluğu ve tatlılığı sefer meşakkatinin derecesine göre olur." Ya'ni seferde ne kadar ziyâde meşakkat çekilirse, makarr-ı aslîdeki sükûn ve râhatın lezzeti dahi o nisbette ziyâde olur. Nitekim "Cefâyı çekmeyen âşık, safânın kadrini bilmez" demişlerdir.

4144. "O vakit şehirden ve akrabâdan munkatı' olursun ki, garîblikten meşakkat ve mihnetler götürürsün."

"Seferdeki garîblikten dolayı meşakkat ve mihnetler çektiğin vakit, şehirden ve vatan-i aslîden ve akrabâdan munkatı' olursun."