İçeriğe atla

Sırrı âşikâr etmek ve hüccetleri, hepsini kat' etmek için dâ-vûd (a.s.)ın halkı o sahrâya çağırmağa azm etmesi

3. bölüm / 81 · 1894 kelime · ~10 dk okuma

2433. Dedi: "Ey dostlar, onun zamanı erişti ki, onun mektûm olan sırrı zahir ola."

Dâvûd (a.s.) mu'teriz olan halka hitâben buyurdu ki: "Ey dostlar, bu da'vâcının mektûm olan sırrının zâhir ve âşikâr olması zamânı geldi."

2434. Hepiniz kalkınız, tâ ki dışarıya gidelim, tâ ki o gizli sırra vakıf olalım!

"Tâ", ta'lîl içindir. Ya'ni "Dışarıya çıkmamız o gizli sırra vakıf olmamız için, hepiniz kalkınız!"

2435. Filân sahrada cesîm bir ağaç vardır, onun dalları müctemi' ve çok kubbelidir.

"Enbuh", "enbûh" kelimesinin muhaffefidir, "kesîr" ve "kalabalık" ma'nâsınadır; ve "çeft" Şemsü'l-Lügāt'ın beyânına göre "tak gibi kamburlaşmış tavan" ma'nâsınadır ki "kubbeli" diye tercüme edilmiştir. Yâni, “Ağacın dalları birbirine girift olmuş ve kubbeli bir hâle gelmiştir" demek olur.

2436. Onun haymegahı, onun mîhı pek muhkemdir. Onun kökünden bana kan kokusu geliyor.

"O ağacın sâyesini saldığı dalların hey'et-i mecmûası ve onun mîhı ya'ni kökü pek muhkem ve kavîdir. Onun kökünden bana kan kokusu geliyor."

2437. O latîf ağacın dibinde kan olmuştur; bu uğursuz tāli'li, efendisini öldürmüştür.

"O latîf ağacın dibinde bir katl vâki' olmuştur; uğursuz tâli'li olan bu öküz da'vâcısı orada kendi efendisini öldürmüştür."

2438. Şimdiye kadar Huda'nın hilmi onu örttü. Nihayet o pezevengin şükürsüzlüğünden.

"Hak Teâlâ hazretlerinin hilmi şimdiye kadar bu kātilin habâsetini halktan setr etti, fakat nihâyet o pezevengin bu setr lutfuna karşı şükretmemesi cinsindendir,"

2439. Ki efendisinin iyalini ne Nevruz'da ne bayram mevsimlerinde bir gün görmedi.

2440. Bî-nevaları bir lokma ile aramadı, o ilk hakları yâda getirmedi.

2438. numaralı beytin ikinci mısrâ'ı, onu ta'kîb eden bu iki beyt ile tamâm bir cümle teşkil eder. Ya'ni "Bu mel'ûn, efendisini öldürdükten sonra onun bî-kes kalan ailesini eyyâm-ı mübarekeden ma'dûd olan ne Nevrûz'da ne de bayram günlerinde bir hediye ile ziyaret ederek bir gün bile görmemesi ve o azıksızları bir lokma ile olsun aramaması ve onların bidâyette kendi üzerinde olan haklarını yâda getirmemesi, o mel'ûn pezevengin bu setr lutfuna karşı şükürsüzlüğü cinsindendir."

2441. Nihayet şimdi o laîn, bir öküz için onun oğlunu yere çarpıyor.

"O hâin, bu fakir kalan ailenin hatırını sormak şöyle dursun, öldürdüğü efendisinin oğlu olan bu müddeâ-aleyhi, bir öküz için yere çarpıyor."

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretlerinin settârlığı, kullar hakkında bir ni'met-i azîmedir. Binâenaleyh bu ni'metin şükrü ancak mestûr kalan seyyiâta mukābil yapılan hasenât ile îfâ edilmek îcâb eder. Zîrâ âyet-i kerîmede إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ (Hûd, 11/114) ya'ni "Muhakkak hasenât seyyiâtı giderir" buyurulur. Ve Resûl-i zîşân Efendimiz dahi اتَّبِعُوا كُلَّ سَيِّئَةٍ حَسَنَةً تَمْحُهَا ya'ni "Her seyyienin arkasından hasene yapın ki, onu mahvetsin" buyurmuştur.

2442. Günahtan perdeyi o kendi kaldırdı ve yoksa İlâh onun cürmünü örttü idi.

2443. Kâfir ve fâsık bu zarar devrinde kendi perdelerini kendileri yırtarlar.

"Devr-i gezend"den murâd, bu hayât-ı dünyeviyye devridir. Zîrâ bu hayât-ı dünyeviyyede Hak Sübhanehû ve Teâlâ hazretleri bevâtın-ı eşyayı taayyünât perdesi arkasında setr etmiştir. A'mâl-i seyyiede musırr olmadıkça bu seyyiât mestûr kalır. Isrâr halinde kâfirler ve fâsıklar kendi perdelerini yırt- mış olurlar; ve Hak Teâlâ bu sûretle onların kötü amellerinin âsârını meydâna çıkarıp kendilerini zelîl ve rüsvây eder.

2444. Zulüm esrar-ı cânda mestûrdur; zalim, adamların önüne koyar.

"Cânın esrâr"ından murâd, onun ayn-ı sabitesindeki meknûzattır. Ya'ni "Zulüm bir sıfattır ve o sıfatlar dahi sâir sıfatlar gibi cânın esrârında mahfi ve mestûrdur. Bir kimse âlem-i efâl olan bu dünyâda amel-i zulmü icrâ ettiği vakit, o ma'nâ-yı zulmü sûret-i zulm olarak insanların önüne koyar ve gösterir ve ona da "zulüm" denir; ve zâlimin muâhezesi için, onun bu fiili nezd-i Hak'ta hüccet-i bâliğa olur."

2445. Der ki: "Beni görün ki boynuzlarım vardır; cehennem öküzünü zahirden görün."

Zulmü, ma'nâ mertebesinden fiili ile sûret mertebesine tenzîl eden zâlim der ki: "Beni görün ki, ben gazab ve şehvet boynuzları olan bir cehennem öküzüyüm. Eğer cehennem öküzünü zâhirde görmek isterseniz kuvve-i gazabiyye ve şehvâniyye boynuzlarımla yaptığım zulümlere bakınız."

2446. İmdi burada da senin elin ve ayağın, zarar hakkında senin zamîrine şehâdet verirler.

Mâdemki zulmü ma'nâ mertebesinden fiilin ile sûret mertebesine tenzîl ediyorsun, binâenaleyh bu dünyâda dahi senin elin ve ayağın, îka' ettiğin zulüm ve zarar hakkında senin zamîrine ve bâtınına şehadet ederler. Zîrâ zamîrinde zulüm niyeti takarrur etmemiş olan kimsenin a'zâ ve cevârihinden halka zulüm ve zarar zâhir olmaz.

2447. Mâdemki senin üzerine zamirin: "Sen bir i'tikād söyle ve geri tutma!" diye müvekkel oluyor.

Mâdemki senin bâtının: "İyi ve kötü i'tikādın her ne ise onu söyle ve saklama ve çekinme!" diye senin üzerine müvekkel olup o bâtındaki i'tikādın ızhârına seni icbâr ediyor.

2448. Hususiyle gazab ve dedikodu vaktinde senin sırrını mû-be-mû zahir eder.

O müvekkel olan bâtının, husûsiyle öfkelendiğin vakit ve bir husûs-i dünyevî hakkındaki dedikodun vaktinde senin gizli olan isti'dâdını inceden inceye meydâna koyar.

2449. Mâdemki zulüm ve cefâ: "Ey el ve ayak, beni âşikâr et!" diye müvekkel oluyor.

Mâdemki zulüm ve cefa: "Ey el ve ayak, bizi ma'nâ mertebesinden sûret mertebesine indir de meydana çıkalım ve âlem-i ma'nâda ma'kül iken âlem-i sûrette mahsüs olalım!" diye bâtından a'zâ ve cevârih üzerine müvekkel ve musallat oluyor;

2450. Mâdemki sırrın şehadeti yuları tutuyor, hususiyle ıztırab ve öfke ve in[2459] tikām vaktinde.

Mâdemki yular, sırrın, ya'ni bâtının şehadetinin elindedir, husûsiyle o bâtın mâdemki ıztırâb ve öfke ve intikam vaktinde kendi isti'dâdını gösteriyor;

2451. İmdi o kimse ki, bayrağı sahra üzerine vurmak için bunu müvekkel ediyor.

İmdi o Allâhü Zü'l-Celâl hazretleri ki, zuhûr bayrağını fiil ve amel sahrâsı üzerine dikmek için, yukarılarda îzâh olunduğu vech ile, mâdemki bâtını zâhir üzerine müvekkel ediyor, nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te şöyle buyururlar: “İnsanın vücûdu bir bayrak gibidir. Bayrağı evvelen havâya kaldırırlar; ondan sonra her taraftan akıl, fehm, hışım, gazab, hilm, kerem, havf ve recâ ahvâl-i bî-pâyân ve bî-had sıfât, askerlerini o bayrağın altına cem' ederler. Uzaktan bakan kimse yalnız bayrağı görür, amma yakına gelen kimse bayrağın altında sayısız halkı görür. Ya'ni gafil teni görür ve akıl onda ne gevherler ve ne kadar ma'nâlar olduğunu bilir."

2452. Binâenaleyh rûz-i haşrde neşr için diğer müvekkeller de yaratabilir.

Hayât-ı dünyeviyyede zikr olunan müvekkelleri yaratan Hak Teâlâ hazretleri, ba'de'l-mevt hayât-ı uhreviyyede dahi zamîrlerin neşri ve ızhârı için dîger müvekkelleri dahi yaratmağa kādirdir. Nitekim âyet-i kerîmede الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفواههم وتكلمنا أيديهم وتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Yâsin, 36/65) ya'ni "Hayât-ı uhreviyye gününde biz onların ağızlarını mühürleriz ve bize onların elleri söyler ve kesbettikleri şeye ayakları şehadet eder" buyrulur.

2453. Ey zulümde ve kinde on ele gelmiş, senin gevherin zahirdir, buna hâcet yoktur!

Ey zulümde ve kinde on def'a ele gelmiş ve tecrübe edilmiş olan kimse, senin kötü ef'âlin sebebiyle gevherin ve bâtının zâhir olmuş ve meydâna çıkmıştır. Zîrâ her bir kötü fiilin bir sûreti zâhir olup senin yakana sarılacaktır. Binâenaleyh senin için rûz-i haşrde elin ve ayağın şehadetine hâcet yoktur.

2454. Zararda meşhur olmağa hâcet yoktur; senin ateşîn olan zamîrin üzerine vakıftırlar.

Maahâzâ bu hayât-ı dünyeviyyede zarar ve zulümde ef'âl ile şöhret bulmağa hâcet yoktur. Çünki ehl-i basîret olan kimseler, senin âteşîn ve nefsânî olan zamîrine keşfen vakıftırlar.

2455. Senin nefsin: "Beni görün, ben ashâb-ı nardanım!" diye her dem yüz şerâr getirir.

Senin nefsin, gazab ve şehvet ateşlerinden etrâfiına birçok kıvılcımlar saçar ve bu kıvılcımları izhâr etmekle: "Beni görün ben ateş ehlindenim!" der.

Ma'lûm olsun ki, gazab, hakîkati sabit olan bir sıfattır ki, asla onun hakîkati tebeddül etmez. Binâenaleyh sâikı ve muharriki nokta-i nazarından ya mahmûd veyâ mezmûm olur. Hakkānî olursa mahmûd ve makbûl, nefsânî olursa mezmûm ve merdûd olur. Enbiyâ ve evliyâda olan gazab Hakkānî olduğundan makbûl olur ve gazab-ı Hakkanî tesbît-i hak ve ibtâl-i bâtıl içindir. Gazab-ı nefsânî ise bunun aksine olup tesbît-i bâtıl ve ibtâl-i hak için olur. Nitekim hadîs-i şerifte ان الغضب لا يخرجنى عن الحق ya'ni "Muhakkak gazab beni hakţan ihrâc etmez" buyrulmuştur. Nâr-i şehvet dahi bu kıyâs üzerinedir.

2456. Ateşin cüz'üyüm, kendi küllüme giderim. Ben nûr değilim ki Hazret tarafına gideyim.

Nefis, etrafına gazab ve şehvet ateşlerini saçarak der ki: "Ben ateşin cüz'üyüm, "cins cinse meyl eder" kāidesince kendi küllüm tarafına giderim. Ben can gibi değilim ki huzûr-i ilâhîye gideyim!"

2457. Nitekim hak tanımayıcı olan bu zalim, bir öküz için bu kadar iltibas etti.

"İltibas", örtülü olmak ve belirsiz olmak ve karışık olmak ma'nâsınadır. Nitekim öküz da'vâcısı olan bu zâlim, hukūk-ı sabıkayı tanımadı da, bir öküz için Dâvûd (a.s.) huzûrunda hak ve hakîkati inkâr ederek bu kadar iltibâs etti, ya'ni hakîkati örtücü olan birçok müddeayâtta bulundu.

2458. O, ondan yüz öküz ve yüz deve götürdü. Ey baba, nefis budur! Ondan münkatı' ol!

Halbuki o öküz da'vâcısı, bu müddeâ-aleyh olan fakîrden birçok öküz ve birçok deve alıp götürdü. Ey nefis âleminde ihtiyarlamış olan baba, işte nefsin hâli budur ve bu kadar insafsızdır. Binâenaleyh ondan yüz çevir ve münkatı' ol.

2459. Bir gün bile Huda'ya zârî etmedi, ondan bir gün dert ile "Ya Rabbi!" gelmedi.

O öküz da'vâcısı, yapmış olduğu zulümden dolayı nedâmet edip bir gün bile Hakk'a niyâzda ve tazarru'da bulunmadı ve bir gün olsun nedâmet edip içi yanarak "Aman yâ Rabbî, kusûrumu afvet!" diye o habîsten bir münâcât zuhûra gelmedi ve demedi:

2460. Ki "Ey Huda, benim hasmını hoşnûd et, eğer ben ona ziyan ettim ise, sen fâide et!"

2461. "Eğer hatâ ettimse, diyet akıle üzerinedir; benim canımın akılesi elestten sen oldun."

"Diyet" hatâen katl olunan bir kimsenin vârislerine kātil tarafından verilen mala derler, mikdârı kütüb-i fıkhiyyede mezkûrdur; ve "âkıle", ıstılâhât-ı fıkhiyyeden olup, kātil olan kimsenin babası tarafından olan akrâbasına derler ki, bunlar hatâ ile öldürülmüş olan kimsenin diyetini verirler; ve bu âkıle hakkındaki ahkâmın tafsîli de kütüb-i fikhiyyede münderictir.

Ya'ni "O öküz da'vâcısı Hakk'a yalvarıp demedi ki: "Yâ Rab, eğer hatâ ettim ve hatâ ile elimden fiil-i katl sudûr etti ise, maktûlün diyeti şer'an âkıle üzerine terettüb eder. Benim canımın akılesi ise "Elestü bi-rabbiküm" hitâbı vâki' olan zamandan beri sen oldun. Binâenaleyh benim diyetimi ver ve kabahâtimi setr et!"

İkinci mısrâ'ın îzâhı budur ki: “Âkıle" yukarıda beyân olunduğu üzere kātilin baba tarafından akrabâsıdır. Baba bu vücûd-i izâfîde asıldır ve vücûd-i mutlak-ı Hak dahi bu vücûdât-ı izâfiyyenin aslıdır; ve mertebe-i ervâh vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın gayriyyet libâsıyla zuhûr ettiği ilk mertebedir ve bu mertebede isneyniyyet başlar. Vücûd-i Hak vitr iken şef' olur. İmdi âlem-i ervâh, âlem-i isneyniyyet olduğu cihetle "Elestü bi-rabbiküm" ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olmuş ve bu mertebede benlik ve sizlik nisbetleri zuhûra gelmiştir. Binâenaleyh canın aslı, Hakk'ın varlığı olduğundan bu mısra'da "canın akılesi" ta'bîr buyurulmuştur ve bu âkılelik için "Elestü bi-rabbiküm" hitâbı vâki' olan zaman mebde' gösterilmiştir.

2462. Taş, inci gibi olan istiğfârı vermez; ey hür olan can, nefsin insafı bu olur.

"Be-istiğfar"daki "bâ" zâidedir. “İstiğfâr-ı dürr" müşebbehün-bihin mü-şebbehe izâfeti kabîlinden terkîb-i izâfidir. “İnci gibi olan istiğfar" demektir. "Cân-ı hür" terkîb-i izâfî olmak câiz olduğu gibi terkîb-i tavsîfî de olabilir. Ya'ni "hürrün canı" veya "hür olan can" demek olur. Ma'lûm olsun ki, kasvet sahibi olan kalb taş gibi ve hattâ taştan daha katıdır. Nitekim âyet-i kerimede ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهَى كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةٌ (Bakara, 2/74) buyrulur. Şekāvet-i ezeliyyé sahiplerinin ahvâl-i kalbiyyeleri böyledir. Yaptıkları mezâlimden dolayı nedâmet etmek akıllarına bile gelmez ve nedâmet ve istiğfâr kalbe nâzil olan rahmet-i ilâhiyyenin kabûlünden dolayı zuhûr eder. İmdi taş rahmet-i ilâhiyyeyi kabûl etmez ki, ondan istiğfâr ve nedâmet incisi zuhûr etsin. Bu rahmet-i ilâhiyyeyi sadef gibi ağzı açık olan ehl-i saâdetin kalbleri kabûl eder. "Binâenaleyh sıfat-ı nefsâniyyenin istîlâsı sebebiyle taş gibi katı olan bir şakînin kalbi, inci gibi olan istiğfârı vermez. Ey nefsânî sıfatların kaydından kurtulmuş ve hür olmuş olan can, nefsin insâfı bundan ibaret olur." Ya'ni her yaptığı fenâlığın üzerine bir fenâlık daha zammeder.

Hind nüshalarının ba'zısında سنگ میگردد باستغفار در ya'ni “Taş istiğfâr ile inci olur mu?" ve ba'zısında سنگ میبدهد باستغفار در ya'ni “Taş istiğfâr ile inci verir mi?" sûretindedir. Fakat müraccah olan Ankaravî nüshasıdır.