İçeriğe atla

Evvelki mektûbdan cevâb bulmadığı için o gulâmın huzûr-ı şâha başka bir mektûb yazması

4. bölüm / 48 · 2481 kelime · ~13 dk okuma

1928. O sû-i zan edici teşnî' ve nefîr ve figāndan dolu, başka bir mektûb yazdı.

"Teşnî'" melâmet etmek ve serzeniş göstermek; "nefir" feryâd etmek; "figān", "fa"nın kesri veyâ zammı ile bağırmak ve na'ra atmak ma'nâsınadır.

1929. Dedi ki: "Huzur-ı şaha bir mektub yazdım, acaba o mektub oraya erişti mi ve yol buldu mu?"

Ta'yîni kesilen o gulâm yazdığı mektûbda dedi ki: “Şâhımın huzûruna evvelce bir mektûb takdîm etmiş idim, acabâ o mektûb huzûra vâsıl oldu mu?"

1930. O güzel yüzlü o dîğeri dahi okudu, ona da cevab vermedi ve sustu.

[1937] "Had", yanak ma'nâsına olup, burada zikr-i cüz', irâde-i kül kabîlinden mecâz olarak "yüz" murâd, buyurulur. "Ten zeden", susmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Şâh, gulâmın yazdığı o diğer mektûbu da okudu, cevab vermedi ve sustu."

1931. Şehriyar ona da sakit oldu, o, mektûbu beş def'a mükerrer etti.

"Huşk âverden", kinâyât-ı Acem'den olup, son derece i'râz ederek sükût etmekden kinâyedir. Nitekim bu ma'nâda cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir gazellerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Başımda sarhoşluk çoğaldı, sâkit olurum ve susarım; eğer onun tamâmını dinlemek istersen, bu gece git, yarın gel!"

1932. Hacib dedi: "Nihayet o sizin bendenizdir, eğer ona cevab yazar isen münasibdir."

"Hacib”, kapıcı, perdedâr demekdir ki, huzûr-ı şâha gireceklerin teşrifatçısı demek olur. Ya'ni, “Pâdişâh gulâmın mektûblarına cevâb vermemekde is- râr edince, hâcib şâha hitâben dedi ki: "Şâhım, nihâyet bu gulâm sizin bendinizdir; eğer lutf edip cevâb yazar isen münasib olur."

1933. "Eğer gulâm ve benden üzerine nazar atar isen, senin şehliğinden ne eksik olur?"

1934. Dedi: "Bu kolaydır, ammâ ahmakdır. Ahmak adam çirkin ve Hakk'ın merdûdudur."

Şâh, hâcibe cevâben dedi: "Bu gulâma cevâb vermek kolaydır; fakat ahmak olduğundan kābil-i hitâb değildir. Kendisine ma'kül bir söz söylense, kabûl etmeyip redde kıyâm eder. Muhakemesi sakîmdir. Böyle ahmak bir adamın bâtını çirkin ve Hakk'ın merdûdudur."

1935. Eğerçi onun kabahatını ve hatasını afv ederim; onun illeti bana da sirâyet eder.

"Her ne kadar onun kabâhatını ve hatâsını afv edersem de, ondaki hamâkat illeti bana da sirâyet eder." İllet-i hamâkatin sirâyeti budur ki, hamâkat sebeb-i gazab olur. Meselâ bir muallim gabî bir talebesine ders verir ve ona o dersi öğretmeğe sa'y eder. Birkaç def'a dersi takrîr ettiği halde, o gabî ve ahmak olan talebe öğrenemez. Muallimin tab'ında hiss-i gazab peyda olur ve gazab ise bir illet-i nefsâniyyedir ve nefis hamâkatdan müteellim olur; binâenaleyh muallim tab'ında hissettiği elemi, o ahmak talebesine intikāl ettirmek için cezâ sûretiyle onu te'lîm eder. Bunlar hep illet-i hamâkatın sirâyetidir.

1936. Uyuzludan, yüz kimse uyuz olurlar, hususiyle bu nâ-pesend olan habîs uyuz!

"Ger", uyuz, "gîn" edât-ı nisbettir. "Meselâ illet-i hamâkatın sirâyeti, uyuzun sirâyetine benzer. Bir uyuzludan yüz kimse uyuz illetine mübtelâ olur. Hele böyle habîs ve nâ-pesend bir ma'nevî uyuz olursa, onun sirâyeti, insanın cismine ve zâhirine değil, bâtınına olur."

Menkıbe: Şeyh Sa'dî hazretleri Gülistân'ında yazar ki: Bir kimse oğlunu taallüm ve terbiye için, hükemâdan birisine gördermiş. O hakîm onun birçok zaman ta'lîm ve terbiyesiyle meşgül olmuş ise de, çocuğun hamâkatı son derecede olduğundan, o hakîm çocuğu alıp babasının önüne götürmüş ve demiş ki: این پسر عاقل نمیشود و مرا دیوانه کرد Ya'ni, "Bu oğlan akıllanmıyor, beni de dî-vâne etti." Hind nüshalarında "habîs-i nâ-pesend" yerine "habîs-i akl-bend" yazılmışdır. "Akıl bağlayıcı habîs" demek olur.

1937. Noksan akıllılık uyuzu, kâfir için de olmasın, onun uğursuzluğu bulutu susuz tutar.

"Noksan akıllılık"tan murâd, akl-ı maâdın eksikliğidir. Zîrâ bu aklın noksânı inkâr-ı enbiyâya ve ta'n-ı evliyâya sebeb olur. Ve bu yüzden gāye-i hilkat fevt olur, çünki âyet-i kerîmede وَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبدون (Zâriyât, 51/56) Ya'ni, "Ben cin ve insan tâifesini ancak ibâdet etmeleri için yaratdım" buyurulur. İmdi gāye-i hilkat bu inkâr ve adem-i itâat ile fevt olunca, bu inkârın uğursuzluğu âfâka münteşir olup, bulutlar vaktinde yağmur yağdırmaz olur. Nitekim I. cildde,

Ya'ni, "Zekât men' olunup verilmediği vakit, bulut yağmur yağdırmaz ve zinâdan da etrafda sârî hastalıklar intişâr eder" buyurulmuş idi; zîrâ hamâkat, gazab-ı ilâhîye bâdî olur.

1938. Onun uğursuzluğundan bulut rutûbet yağdırmaz, onun baykuşluğundan şehir harabe olur.

1939. Ahmakların uyuzlarından Nûh tûfânı âlemi rüsvaylık içinde vîrân etti.

Ahmakların o ma'nevî uyuzluklarından dolayı âfâk müteessir olup, gazab-ı ilâhî sebebiyle Nûh (a.s.)ın zamânında tûfân vukū'a geldi ve bu tûfân, âlemi zillet ve rüsvâylık içinde vîrân ve harâb etti.

1940. Peygamber buyurdu ki: "Her kim ki ahmakdır, o bizim düşmanımızdır ve yol vurucu guldür."

Bu beyt-i şerîfde الأحمق عدوى والعاقل صديقى Ya'ni, "Ahmak benim düşmanım-dır ve akıl dostumdur" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Bu beyt-i şerîfin ev-velinde Hind nüshalarında şöyle bir sürh vardır: ستودن پیغمبر علیه السلام عاقل را ونوهیدن احمق را Ya'ni, "Peygamber (a.s.)ın âkılı medh ve ahmağı zemmetme-si." Fakat Ankaravî nüshasında böyle bir sürh münderiç değildir ve olmama-sı da münasibdir; çünki bahis, hadîs-i şerîfin Hz. Pîr efendimiz tarafından şer-hi hakkındadır; Ya'ni, bu hadîs-i şerîfde Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Ahmak kimse bizim düşmanımızdır" buyurmakla onun Hak yolunun vurucusu oldu-ğunu ve gulyabânî gibi mü'minlerin yollarını şaşırtıp helâk vâdîsine sürükle-diğini murâd eylemişdir.

1941. "Revh", tâzelik ve latîf rüzgâr ve rahat; "rîh", rüzgâr vasıtasıyla gelen güzel koku.

"Reyhân", fesleğen denilen nebât ve ba'zı ehl-i lügat indinde iyi kokulu otların hepsine itlâk olunur. Fukahâ indinde sâkı olmayan güzel kokulu ota derler. Rızk ve rahmet ma'nâsına da gelir. Hz. Pîr buyururlar ki: العاقل صديقي ["Akıllı benim dostumdur"] hadîs-i şerîfi mûcibince âkıl bizim canımız gibi in-dimizde kıymetlidir, o âkılın tarafından esen nesîm ve onun kokusu, güzel kokulu nebât gibi bizim mahzûzumuzdur; zîrâ bizim ilkā edeceğimiz hikemi-yât ve maârif-i ilâhiyyeyi kabûl isti'dâdı vardır.

1942. Akıl bana söğerse ben râzıyım, zîrâ ki benim feyyazlığımdan bir feyz tutar.

"Akıl"dan murâd, âkıldir. Ya'ni, "Akıl olan kimse, eğer bana karşı söğüp saysa bile ben râzıyım; çünkü onun o hâli ârızîdir ve mâdemki kendisinde akıl vardır. Benim feyyazlığımdan elbetde bir feyz tutar." Bu beyt-i şerîfde ce-nâb-ı Pîr efendimiz Rabb-i hâssları olan ism-i gālibin "Feyyâz" ism-i ilâhîsi olduğuna işâret buyururlar. Ma'lûm olsun ki, her bir insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve "Allâh" ism-i câmiinin mazharıdır; fakat bu esmâdan bi- risi onun Rabb-i hâssı olduğundan, ondan o ism-i gālibin ahkâm ve âsârı zâhir olur. Esmâ cem'iyyetinde i'tidal ancak Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir. Enbiyâ hazarâtı dahi bir insân-ı kâmil olduklarından onlarda bu hâl zâhirdir. Meselâ Salih (a.s.) ism-i Fettah'ın ve Mûsâ (a.s.) ism-i Zâhir'in ve Îsâ (a.s.) ism-i Bâtın'ın mazharı olduklarından, gāliben zâhir olan ahkâm ve âsâr bu isimlerin muktezâlarına göre olmuşdur.

1943. Onun söğmesi fâidesiz olmaz; onun o mihmanlığı faidesiz olmaz.

"Düşnâm"dan ya'ni, "söğme"den murâd, i'tirâz ve inkârdır. Ya'ni, "Akılın kâmile i'tirâz ve inkârı fâidesiz olmaz; zîrâ o âkıl, inkâr cihetinden fikren kâmilin misafiridir; ve mâdemki misâfirdir, kâmil tarafından ona bir mâide ve ziyafet çekilir." Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlârda münderiçdir ki fıkıh ve tefâsîrde asrın ulemâ-yı Hanefiyye'sinden bulunan Mevlânâ Şemseddîn-i Mârdinî, Hz. Mevlânâ efendimize mu'teriz idi; onun bu i'tirâz ve inkârı bilâhare cenâb-ı Pîr efendimize intisâbiyle netîcelendi; ve onun bu müsâferet-i fikriyyesi, mâide-i ma'neviyye ile mütena'im olmasına sebeb oldu; çünki bu zât-ı şerîf, ukalâ-yı asırdan idi.

1944. Eğer ahmak benim dudağıma helva koysa, ben onun o helvasından sıtma içindeyim.

"Ahmak"dan murâd, ehl-i dünyâdır; nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr da münderiçdir ki, tüccârdan bir tâife Hz. Pîr'e mürîd olmak isteyip mallarının müfredatını bir pusulaya yazdılar ve bu malların nereye sarfını cenâb-ı Pîr arzû buyurursa oraya sarf edilmek üzere kendilerine emir buyurulması için, mürîdân-ı Pîr'den Celaleddîn Ferîdûn'a bu pusulayı verdiler. O da Hz. Mevlânâ'ya arz etti. Hz. Pîr, adem-i hoşnûdî ile kalkıp ibríki alarak helâya gitti ve birçok zaman meks etti. Tâcirler pek çok beklediler. Mevlânâ Sirâceddîn hazretlerinden helâya gidip tâcirlerin beklediklerini arz eylemesini istid'â ettiler; cenâb-ı Sirâceddîn helâya gittiği vakit, cenâb-ı Pîr'in bir köşede durduklarını gördü ve keyfiyeti arz etti. Hz. Mevlânâ buyurdu ki: "Ey Sirâceddîn biz nerede, dünyâ nerede? Bu necâsâtın kokusu bütün dünyâ ve ehl-i dünyanın kokusundan burnuma daha iyi gelir; îcâb eder ki, bu tâifeye i'tizâr edip diyesin ki, eğer matlûbunuz râh-ı Hak ise malınızı kendi eliniz ile sarf ediniz!"

1945. Eğer latîf ve rûşen isen, bunu yakîn bil ki eşeğin kıçını öpmenin çeşnisi yokdur.

Ahmağı dost itdihâz etmek ve kemâl-i muhabbetle onunla muâneka etmek, eşeğin kıçını öpmeğe benzer. Eşeğin kıçını öpmekde bir lezzet ve çeşni olmadığı gibi, ahmağı dost ittihâz edip muhabbetle ona sarılmak da da bir zevk ve çeşni yokdur.

1946. Senin bıyığını fâidesiz kokmuş eder; elbise onun tenceresinden mâidesiz siyahdır.

Bu beyitlerde ahmağa muhabbet eşeğin kıçını öpmeğe ve onun ağzından çıkan ahmakāne sözler de eşeğin osuruğuna teşbih buyurulmuşdur. Ya'ni, "Eşeğin kıçını öpen kimsenin ağzına eşek osurduğu vakit, onun bıyıklarını [nasıl] pis kokutur ise, ahmak dahi senin ma'nevî olan ağzını, o murdar sözleriyle murdâr eder; ve senin libâs-ı îmân ve i'tikādını zevksiz ve lezzetsiz ve mâidesiz sözleriyle vücûdunun şeceresinin karalığı ile karartır." Ma'lûm olsun ki, hamâkat-ı dîniyyenin esâsı ikidir: Birisi ulûm-ı tabîiyye ve zâhiriyye tahsili ile hakîkat-ı kâinâtı anladığını zannedip ulûhiyyeti ve nübüvveti ve dîni inkâr edenlerdir. Diğeri ulûhiyyeti ve nübüvveti ve dîni ikrâr etmekle berâber, şerîata muhâlif olduğunu iddiâ ile, ulûm-ı evliyâyı inkâr edenlerdir. Bu iki tâifeden evvelkisi dîne açıktan açığa düşmandır; dîğeri dost görünen düşmandır ki, bunların düşmanlıklarından evvelki tâife peydâ olmuşdur. Zîrâ evvelki tâife bu ikinci tâifenin şerîatden anladıkları ma'nâları münkirdirler. İşte bu tâifedir ki, lübb-i Kur'ân ve ahâdîs-i şerîf olan bu Mesnevî-i Şerîfi bir hikâye kitabından başka bir şey olmadığını iddiâ ederler.

1947. Mâide ekmeksiz ve kebapsız akıldır; ey oğul, cana gıda aklın nûrudur.

"Şivâ", biryân ve kebâb demekdir. "Mâide", lügatde üzerinde taâm tertib olunmuş olan sofra veyâ tepsi ma'nâsınadır ki, akıl bu sofraya teşbîh buyurulmuşdur. Ve onun üzerindeki taâm dahi nûr-ı akl olan, nûr-ı ma'rifet-i ilâhiyyedir. Ya'ni, "Asıl taâm sofrası akıldır ki, o sofra üzerinde maddî ekmek ve kebâb yokdur. Onun taâmı aklın nûrundan peydâ olan maârif-i ilâhiyyedir ki bu taâm canın gıdâsıdır."

1948. Ademe nûrun gayri taâm yokdur; can onun gayrinden perveriş bulmaz.

Hayvanın yiyeceği maddî gıdalar olduğu gibi, âdemin taâmı dahi ancak nûr-ı akl olan maârif-i ilâhiyyedir. Eğer insan maddî gıdâya meyl eder ve ma-ârif-i ilâhiyyeyi ihmal ederse, hayvanlığı kuvvet bulur ve insanlığı dûçâr-ı za'f olur. Binâenaleyh insanın rûh-ı izâfisi o nûrdan başkasıyla beslenemez.

1949. Bu gıdalardan yavaş yavaş kesil, zîrâ bu hürrün lâyıkı değil, eşeğin gıdâsı olur.

Böyle olunca bu maddî ve zâhirî gıdalardan yavaş yavaş kesil ve riyâzet tarîkıne sülûk et; zîrâ bu gıdâ-yı maddî aslında hür ve serbest olan rûh-ı izâfinin lâyıkı değildir, o ancak eşek mesâbesinde olan cismin gıdâsıdır.

1950. Tâ ki asl olan gıdâyı kabûl edici olasın; nûr lokmalarını yiyici olasın! [1957]

Binâenaleyh maddî gıdaları azalt ki, kalbin asl olan maârif-i enbiyâ ve evliyâyı kabûle müstaid olsun ve nûr-ı ma'rifet lokmalarını rûhunun ağzı yiyici olsun!

1951. O nûrun aksidir ki, bu ekmek ekmek olmuşdur. O canın feyzidir ki, bu can, can olmuşdur.

O akıl nûrunun aksi ve te'sîridir ki, bu zâhirî ekmek, cismin gıdâsı olan ekmek olmuşdur; ve o rûh-ı izâfînin feyz ve taşkınlığıdır ki, bu rûh-ı hayvânî, cismi kāim tutan bir rûh olmuşdur.

1952. Vaktaki me'kûl olan nûrdan bir kere yiyesin, fırın ekmeğinin başı üzerine toprak dökersin.

Ya'ni, “Rûh-ı insânînin me'kûlü ve yiyeceği olan nûr-ı irfândan bir kere yiyip, zevkini ve lezzetini bulduğun vakit, gıdâ-yı sûrînin zevkine ve lezzetine göz yumarsın; ve fırınlarda pişen maddî ekmeğin başına toprak dökersin." "Hâk rîhten", defn etmekden kinâyedir.

1953. Akıl, iki akıldır, evvelkisi meksebe mensûbdur ki, mektebde sabî gibi öğrenirsin.

Yukarıda 1947 numaralı beyitde نور عقلست ای پسر جان را غذا [Ey oğul, cana gıdâ aklın nûrudur] buyurulmuş idi. Burada da cana gıda olan aklın nûrunu tavzîhan buyururlar ki, akıl iki nevi'dir: Birisi meksebe, ya'ni, kazanca mensûbdur, ya'ni, çalışmak ile kazanılır. Çocuk mektebde nasıl tahsil-i ilim ederse, sen de öylece bu aklı tahsil edersin. Binâenaleyh bu akıl sana kulak ve göz yollarından gelir; dîğeri vehbî olan akıldır ki, abdin ayn-ı sâbitesindeki isti'dâda binâen Hâk Teâlâ tarafından vehb ve ihsân olunmuşdur. Nûru câna gıda olan akıl, bu akıldır.

1954. Kitabdan ve üstâddan ve fikirden ve zikirden ve ulûmdan ve güzel ve bikr olan ma'nalardan.

Ya'ni, meksebî olan aklı, sen çocukların tahsili gibi, kitâbdan ve muallimden ve düşünmeden ve müzakereden ve ulûm-ı mütenevviadan ve güzel ve yeni yeni ma'nâlardan tahsil edip, öğrenirsin. Binâenaleyh kulakların muallimlerden işitmek ve gözlerin kitablarda okumak sûretiyle bu akıl kazanılır.

1955. Senin aklın başkaları üzerine ziyâde olur; lâkin sen onun hıfzından ağır olursun.

Ya'ni, bu kesbî olan aklın, tahsilin nisbetinde başkalarının akıllarına tefevvuk eder; fakat sen bu tahsîl ile elde ettiğin aklın muhafazasında ağır olur ve zahmet çekersin; çünki insanda unutmak hâssası vardır, bellediğin ilimlerin unutulmaması için tekrar ale't-tekrar mütâlaâta ve mesleğindeki ulûmun terakkiyâtını ta'kîbe mecbûr olursun. Bu hâl ise, zahmetli ve ağırdır. Nitekim Şâh-ı Velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz âtîdeki beyitlerde bu ma'nâya işâret buyururlar. Şiir: رأيت العقل عقلين فمطبوع ومسموع ولا ينفع مسموع اذا لم يك مطبوع كما لا ينفع الشمس وضوء العين ممنوع "Ben aklı, iki akıl gördüm ki, biri matbû' ve diğeri mesmû'dur. Akl-ı matbû' olmadığı vakit, akl-ı mesmû' menfaat vermez; nitekim gözün nûru olmadığı halde güneş menfaat vermez." "Akl-ı mesmû'" dan murâd, akl-ı kesbî ve tahsîlîdir; ve "akl-ı matbû'" dan murâd, dahi akl-ı vehbîdir. Akl-ı kesbî ile ulûm-ı zâhiriyye ve akl-ı vehbî ile ulûm-ı bâtıniyye idrâk olunur.

1956. Dönüp dolaşmakda levh-i hafız olursun; levh-i mahfuz odur ki o, bundan geçti.

Bu evvelki aklı kazanmak hususunda ehl-i ilmin kapılarını dönüp dolaşmakta, o ilmi hifz edici levh olursun. Levh-i mahfûz o kimsedir ki, mütehallık olduğu akl-ı mevhûb sebebiyle, bu kesbî olan akla ehemmiyet vermedi ve fânî olan bu akl-ı mesmû'dan vazgeçti. Zîrâ bu akl-ı kesbî dimâğ-ı cismânî ile kāimdir. Mevt-i sûrî ile cisim harâb olduğu vakit, o da ma'dûm olur.

1957. Diğer akıl, Halık'ın bahşişi olur; onun menba'ı canın ortasında olur.

İmâm-ı Alî (k.v.) hazretlerinin “matbû" ta'bîr buyurdukları akıl ise, ezelde Hâlık Teâlâ hazretlerinin bahşişi ve atâsıdır. Bu aklın çeşmesi ve menba'ı, rûh-ı izâfînin arasında bulunur ki, bu akıl, ulûm-ı ledünniyye kaynağıdır. Ve böyle bir kimse levh-i hâfız değil, levh-i mahfüz olur.

1958. Vaktaki sîneden ilim suyu kaynadı, ne kokmuş, ne eski, ne sarı olur!

Rûh-ı izâfî arasında bulunan bu akl-ı vehbînin menba'ından ulûm-ı ledünniyye suyu kaynadığı vakit, o su gāyet berrâk ve sâf olur, mürûr-ı zamân ile kokmaz, eskimez ve sararmaz. Fakat akl-ı mesmû'un menba'ından kaynayan ilim mürûr-ı zamân ile bozulur, eskir. Nitekim maddiyyûn evvelce "madde" ile "kuvvet" diye iki mevcûd-ı müstakil isbât ederlerdi. Mürûr-ı zamânla bu ilimlerin fâsid olup eskidiği anlaşıldı; zîrâ fennen maddenin vücûd-ı müstakilli olmayıp, kuvvetin tekâsüfünden ibaret olduğu sâbit oldu; ulûm-ı zâhiriyye-i sâire de buna kıyâs olunsun.

1959. Ve eğer onun cereyanı bağlanmış olsa ne gam, zîrâ o dembedem sîneden kaynamakdadır.

"Neb'", suyun çeşmeden dışarıya akması demekdir. Ya'ni, "Akl-ı vehbî menba'ından fışkıran ulûm-ı ledünniyye suları, eğer lisân vâsıtasıyla dışarıya akmasa ne gamdır! Onun cereyânı tıkanmaz; zîrâ o her dem sîneden kaynamakda ve fışkırmakda ve bir menfez bulunca dışarıya akmakdadır."

1960. Akl-ı tahsîlî ırmaklar gibidir ki, o ev içine köylerden gider.

Fakat akl-ı tahsîlî ve kesbî, akl-ı vehbî gibi değildir, o ırmaklar gibidir; dışarıdan içeriye doğru akar. Nitekim ırmaklar evlerin içine köylerden geçerek gelir.

1961. Onun suyunun yolu bağlanmış olsa, bî-nevâ olur, çeşmeyi kendi içinden iste!

Akl-ı mesmû' ilminin yolu olan kulak ve göz bağlansa, böyle bir kimse bî-nevâ ve ilimsiz kalır. Binâenaleyh, ilim ve hikmet menba'ını kendi kalbinden iste! Nitekim (S.a.v.) Efendimiz من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينا بيع الحكمة من قلبه على لسانه Ya'ni, "Kim ki kırk sabah Allâh için ihlâs ederse, kalbinden lisânı üzerine hikmet menba'ları zâhir olur" buyurmuşdur.