Şeyh Ebu'l-Hasan'ın kendisinin vücûd bulmasından ve ahvâlinden Bâyezîd (rahmetullahi aleyh)in haber vermesini işitmesi
3. bölüm / 48 · 985 kelime · ~5 dk okuma
1918. Öyle geldi ki, o buyurmuş idi, Bü'l-Hasan âdemlerden onu işitdi.
Ebu'l-Hasan Harakānî hazretleri, cenâb-ı Bâyezîd'in haber verdiği gibi, âlem-i kevnde zâhir oldu, ve o hazret, cenâb-ı Bâyezîd'in kendisi hakkında verdiği haber-i gāibâneyi halkdan dinledi.
1919. Ki, "Hasan benim mürîdim ve ümmetim olur; her sabah benim türbemden ders tutar."
Bâyezîd hazretleri buyurmuş idi ki: "Benim mürīdim ve tarikatde tâbiim Ebu'l-Hasan Harakānî olur. O her sabah benim türbemden ve rûhâniyetimden seyr ü sülük dersini alır."
1920. Dedi: "Ben dahi onu rüyada görmüşüm, şeyhin ruhundan bunu işitmişim [1926]."
Ebu'l-Hasan hazretleri halkdan cenâb-ı Bâyezîd'in bu haberlerini işitince buyurdu ki: "Ben dahi, Hz. Bâyezîd'in sûret-i misâliyyesini rü'yâda görmüşüm ve onun rûh-ı şerîfinden sizin bu söylediğinizi işitmişimdir."
1921. Her bir sabah kabir tarafına yüz kor idi; kuşluk vaktine kadar huzûrda durur idi.
Ebu'l-Hasan hazretleri her bir sabâh Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabr-i şerîfine gidip, rûh-ı latîfine müteveccih olur ve kuşluk vaktine kadar huzûr-ı kalb ile ayak üstü durur idi.
Bu beyt-i şerîfde makābir-i evliyâya teveccühün fâidesi beyân buyurulmuşdur. Dervişin birisi şeyh Rükneddîn Alâüddevle hazretlerine şu suâli sordu: "Rûh bedenden taallukunu kestikden sonra, cismin toprak içinde idrâki kalmaz ve âlem-i ervâhda ise hicâb yokdur; binâenaleyh bir kişinin kabri üzerine gidip de rûhuna teveccüh etmenin ne fâidesi vardır? Ekâbirden birinin kabrine gidilmeyip de, kişi bulunduğu yerde rûhuna teveccüh etse olmaz mı?" Bu suâl üzerine Hz. Rükneddîn dahi şu cevabı verdi: "Kabre gitmenin çok fâidesi vardır, birisi budur ki: Bir kimse bir zâtın kabrini ziyârete müteveccih olsa, gittikçe fikren teveccühü kuvvetlenir ve kabri üzerine eriştiği vakit, o toprağı hissi ile müşâhede eder; ve bu sebeble hem fikren ve hem de hissen meşgül ve külliyetle müteveccih olur; ve böyle teveccühün fâidesi de ziyâde olur. Ve bir fâidesi de budur ki: Rûhun birçok seneler hayât-ı dünyâda taalluk ettiği cismin bulunduğu mevzie nazarı, sâir mevzi'den daha ziyâde olur; binâenaleyh o mevzi'de o zâtın ruhuna vâki' olan teveccühden çok fâide hâsıl olur. Bir kimse Resûl-i Ekrem hazretlerinin rûhâniyetlerine, bulunduğu mahalden teveccüh etse, fâide bulur. Fakat Medîne-i Münevvere'ye gitse Fahr-ı Alem'in rûhâniyeti o kimsenin geldiğinden ve yollarda çektiği zahmetden haberdar olur ve oraya erişip, o hazretin Ravza-i pâkini hissi ile müşâhede ettiği vakit, kemâliyle müteveccih olur ve bulduğu fâide de o nisbetde olur." Makābir-i evliyâ ziyaretinin fâidesini inkâr edenler çokdur, fakat bu fâide ehl-i müşâhede indinde muhakkakdır.
1922. Ya şeyhin misali onun önüne gelirdi, yahud söylemeksizin onun işkâli hallolurdu.
"Ebu'l-Hasan hazretleri, cenâb-ı Bâyezîd'in kabr-i şerîfi huzûrunda kuşluk vaktine kadar ayak üstü durunca, cenâb-ı Bâyezîd'in ya sûret-i misâliyyesi zuhûr edip, vâsıta-i kelâm ile ona lâzım olan sözleri söyler ve müşkilini hallederdi. Veyâhud sûret-i misâliyye ile zuhûr etmiyerek vâsıta-i kelâm olmaksızın muhtaç olduğu ma'nâları, rûh-ı şerîfiyle kalbine ilkā eyler, o hazretin işkâli bu sûretle hallolurdu."
Ma'lûm olsun ki, rûh, bir cevher-i mücerred-i nûrânî olduğundan, bir sûreti yokdur. Alem-i şehadetde cism-i unsurîye ve âlem-i berzahda da cism-i berzahîye taalluk eder; ve cism-i berzahî, cism-i unsurî sûretinde ise de, cism-i unusurî gibi kesîf değildir. Rü'yâda gördüğümüz suver-i ecsâm gibi latîfdir. Hayât-ı dünyeviyyede, âlem-i berzaha intikal edenlerin rûhları ehl-i hicab tarafından, ancak havâss-i hamse hicâbâtı kalktığı vakit, ya'ni, uyku zamânında rü'yâda görülür; fakat Allah'ın velileri uyanıklık hâlinde de ervâha müteveccih kâmiller ile bu hicâbları kaldırabildiklerinden, bu hâl-i yakazalarında dahi ervâhı müşâhede edebilirler. Ebu'l-Hasan hazretlerinin müşâhedesi bu kabildendir; ve ervâh-ı kâmilânın tasarrufu, beyt-i şerîfde beyân buyurulduğu üzere iki türlü olur. Ya sûret-i misâliyye ve berzahiyye ile zuhûr edip tekellüm eder ve sâlikin müşkillerini bu sûretle halleder; veyâhud sûretsiz ve kelâmsız sâlikin kalbine müşkilin cevabını ilkā ve ilhâm eder. Şu beyt-i şerîf, ikinci hâle nazaran söylenmişdir:
"Öldükten sonra bizim türbemizi yeryüzünde arama; bizim mezârımız, âşık olan âdemlerin sînesindedir!"
1923. Hatta bir gün saâdetle geldi, kabirleri yeni kar örtmüş idi.
"Bâ-suûd" Ankaravî hazretleri tarafından "saâdetle" sûretinde tercüme buyurulmuşdur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Bu kelimenin aslı "Ebâ Suûd" olup, Ebu'l-Hasan hazretlerinin künyesidir ve "Ebâ"daki "elif" zarûret-i şiirden dolayı hazf olunmuşdur." Bu sûrete göre ma'nâ şöyle olur. "Bir gün Ebâ Suûd hazretleri âdetleri vech ile Bâyezîd hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyarete geldi; kabirlerin üzerine birçok tâze karlar yağmış ve mezarları örtmüş idi."
1924. Karları kat kat dağ gibi kubbe kubbe gördü ve onun canı gamlı oldu.
"Alem", bayrak ve nişân ve dağ ma'nâlarına gelir, burada "dağ" demekdir. Ya'ni, "Ebu'l-Hasan hazretleri kabristana geldiği vakit, gördü ki kat kat karlar yağmış ve dağ gibi yığınlar teşkil edip, kubbe kubbe görünmekde bulunmuş idi. Bu vaziyet içinde kabirlerin mahallini ta'yîn etmek kābil değil idi; binâenaleyh Hz. Bâyezîd'in kabrini seçemediği için canı mağmûm ve mükedder oldu."
1925. Diri olan şeyhin hazîresinden: "İşte ben seni çağırıyorum, tâ ki bana koşasın!" diye sada geldi.
"Hazîre", bir şeyi dâiren-mâ-dâr muhît olan şeye denir. Kabirlerin etrafı duvar ile çevrilmiş olduğu için, ona da "hazîre" derler. Kar yığınları sebebiyle yeri belirsiz olan Hz. Bâyezîd'in kabrinden ve hayât-ı ma'neviyye ile diri bulunan o hazret tarafından: "Ey Ebu'l-Hasan, işte ben buradayım, bana koşup gelmen için seni çağırıyorum!" diye bir ses geldi. Ervâhın sesi var mıdır ve işitilir mi? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hususta III. Cildin 1018 numaralı beyt-i şerîfinde, Ya'ni, "Cemâdlıkdan canlar âlemine gidiniz, eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurmuş idi. Bundan anlaşılır ki, ervâhın sadâsı vardır, fakat his kulağı ile işitilmez, ancak rûh kulağı ile işitilir. Zîrâ ervâh latîfdir ve sadâsı da latîfdir; ve ecsâm kesîfdir ve sadâsı da kesîfdir. Latîf olan latîf ile ve kesîf olan da kesîf ile mesmû'dur. Ebu'l-Hasan Harakanî hazretleri cismâniyetden tecerrüd ve rûhâniyetlerinde müstağrak olmuş olduklarından, Bâyezîd hazretlerinin rûh-ı latîfinin sadâsını işitir idi.
1926. Agâh ol, bu tarafa gel, âvâzeme şitâb et! Âlem eğer kar ise de, benden yüz çevirme!
Hz. Bâyezîd'in rûh-ı şerîfi, Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerine hitâben: "Kar yığınlarından şaşırma, bu tarafa, benim sesime acele edip gel; her ne kadar âlem kar ile mestûr ise de, benim kabrim ziyaretinden yüz çevirme!" dedi.
1927. Onun hâli önünde güzel oldu, o acaibi ki evvel işitir idi, gördü.
Ebu'l-Hasan hazretlerinin hâli o günden i'tibâren güzel ve latîf oldu; bu âna kadar işitdiği acîbeleri ayne'l-yakın müşâhede etti. Ya'ni, ilme'l-yakîn mertebesinden, ayne'l-yakîn mertebesine terakkî etti.