İçeriğe atla

Süleymân (a.s.) üzerine, onun zellesi sebebiyle rüzgârın eğri esmesi

2. bölüm / 48 · 1849 kelime · ~10 dk okuma

1891. Rüzgâr Süleyman (a.s.)ın tahtı üzerine eğri gitti; binaenaleyh Süley- mân: “Ey rüzgâr eğri sürtünme!" dedi.

"Gajîden" ve yukarıda geçen "hazîden" bir ma'nâyadır. Çocukların sürtü- nerek yürümesi demekdir. Ya'ni, “Rüzgâr Süleymân (a.s.)ın murâdının hila- fi üzerine esmeğe başladı ve o hazret rüzgâra hitâben: "Ey rüzgâr, böyle mu- râdım hilafında geri geri sürtünme!" dedi.

1892. Rüzgâr dahi dedi: "Ey Süleymân, eğri gitme ve eğer eğri gidersen, be- nim eğriliğimden öfkeli olma!"

Rüzgâr cevâben dedi: "Ey nebiyy-i zîşân, sen makām-ı nübüvvetin mâ- dûnunda olan hasenâtı îfâ ile iktifâ etme, makām-ı âlîne münasib olan hase- nâtı ihtiyâr buyur! Eğer makām-ı şerîfinin mâdûnunda gidersen, eğri bir ha- reket olur. O halde ben dahi eğri olurum; binâenaleyh benim eğriliğimden do- layı öfkelenme!" Bu beyt-i şerîfde beşerin ef'âl ve harekâtı eğri olduğu vakit, ahvâl-i tabîiyyenin dahi intizâmı bozulacağına işâret vardır. Bu hâl fî-zamâ- ninâ fiilen meşhûddur. Meyvelerin bozulması, vakitsiz yağmurlar yağması ve doluların ekinleri harâb etmesi ve kış ve yaz mevsimlerinde intizamsızlık gö- rülmesi, hep insanların eğri hareketindendir. Zîrâ âyet-i kerîmede هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا (Bakara, 2/29) ya'ni, “Allâh arzda olan şeylerin hepsini sizin için yaratdı" buyurulur. Binâenaleyh insan eğri olunca, bunlar da eğri olur.

1893. Hak bu teraziyi onun için koydu, tâ ki bizim için sebakda insaf gide!

"Sebak", burada ders ve ta'lîm ma'nâsınadır; ve bu beyt-i şerifde, وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ وأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (Rahmân, 55/7-9) ya'ni, "Ve Rahmân gökleri yükseltdi, tâ ki mîzanda tecavüz etmeyeler ve siz de vezni adl ile yapın, mîzânı eksik yapmayın!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Hak Teâlâ eşyâ-yı semâviyye ve arziyye ile insanlar arasında bu terâziyi ve vezni vaz' etti, tâ ki bizim için bu vaz'dan ders almak husûsunda insâf hâsıl ola!"

1894. "Terâziden noksan edersen, ben de noksan ederim, sen benim ile rûşen oldukça, ben rûşenim!"

Rüzgâr Süleymân (a.s.)a dedi ki: "Yâ nebiyyallâh, sen mertebe-i nübüvvetin îcâbı olan hasenâtdan noksan bir şey yaparsan, ben de intizâmımda noksan yaparım; sen bana karşı açık ve münevver oldukça, ben de sana karşı açık ve münevver olurum!"

1895. Kezâlik Süleyman'ın tâcı meyl etti, aydınlık olan gündüzü onun üzerine gece gibi etti.

Bu rüzgârın eğri esmesi vak'ası gibi, bir de tâc vak'ası zâhir oldu, Süleymân (a.s.)ın başına giydiği tâc, başından bir tarafa kayıp eğrildi. Bu hâli görünce, onun gündüzü gece gibi oldu. Ya'ni, tahayyür ve taaccüb edip, gönlüne gam karanlığı çöktü ve meserret aydınlığı kalbinden zâil oldu.

1896. Dedi: "Ey tâc, benim tepem üzerinde eğri olma; ey güneş, benim şarkımdan eğri olma!"

Süleymân (a.s.) tâca hitâben buyurdu ki: "Ey tâc, başımın tepesi üzerinde eğrilme! Ey nübüvvet ve saltanat güneşi olan tâc, benim maşrık-ı saâdetimden eğrilip gurûb etme!"

1897. O tâcı eliyle doğru ederdi, ey delikanlı, tâc yine onun üzerine eğri olurdu.

Süleymân (a.s.) tâca bu hitâbı yapmakla beraber, eliyle de doğrultur idi; fakat tâc yine kendi kendine eğrilir idi.

1898. Sekiz def'a onu doğru yaptı ve eğri oldu. "Ey tâc nedir? Nihayet eğri sürtünme!" dedi.

1999. "Sen beni eğer yüz def'a doğru yapsan, ey mü'temen, mâdemki eğri gidiyorsun eğri olurum!" dedi.

Tâc Süleymân (a.s.)ın sekiz def'a düzeltmesine rağmen dedi ki: "Ey nebiyy-i zamân ve ey mü'temen-i cihân, sen beni yüz def'a doğrultsan, mâdemki makām-ı şerîfinin iktizâsına münasib umûrda mîzân-ı i'tidâlden inhirâf ediyorsun, benden doğruluk bekleme! Böyle eğri olurum!"

1900. Ba'dehû Süleyman kendi içini doğru etti; gönlü o şehvet üzerine ölmüş [1900] idi ki soğuk oldu.

"Şehvet”, arzû ve istek ma'nâsınadır. Süleymân (a.s.) tâcdan bu cevabı işitdiği vakit, kendi bâtınında merkûz olan murâdâtını tedkîk etti ve makām-ı nübüvvet-penâhîsiyle mütenâsib olmayan arzûsundan ve isteğinden soğudu.

1901. Ondan sonra onun tacı derhal doğru oldu; öyle ki tâcı isterdi, oldu.

Süleymân (a.s.) o arzûsundan geçtikden sonra, başındaki tâc dahi doğru durmaya başladı. Süleymân (a.s.) o tâcın başında nasıl durduğunu isterse, öyle oldu.

1902. Ondan sonra onu o kasd ile eğri ederdi, tâc kasd ile târek-cû olurdu.

"Târek", baş tepesi ma'nâsınadır. Ya'ni, "Süleymân (a.s.) tâcın doğrulduğunu gördükden sonra kasden ve tecrübeten tâcı eğriltdi, tâc dahi kasden başının tepesini isteyici oldu, Ya'ni, başında doğru bir vaziyet aldı."

1903. O büyük, onu sekiz defa eğri yaptı, tâc onun başının tepesi üzerinde doğru oldu.

1904. Tâc, nutk edici oldu ki: "Ey şâh nâz et, mâdemki kanadı çamurdan silktin pervâz et!"

"Kanat"tan murâd, himmet-i kalbiyye ve "çamur"dan murâd, kendi mertebesinin hükmüne muhalefettir. Ya'ni, "Ey sûret ve ma'nâ şâhı olan nebiyy-i zîşân, mâdemki himmetini, kendi mertebe-i nübüvvetine muhalefetden silktin ve temizledin, artık o himmet kanadı ile uç uçabildiğin kadar!"

1905. "Bir izin yokdur ki, ben bundan geçeyim, bunun gayb perdelerini yırtayım!"

"Cenâb-ı Hak tarafından bana bir izin yokdur ki, senin eğrilmenden, benim de eğrilmem lâzım geldiğine dâir olan sözlerimi, sana daha fazla tafsil ve îzâh edeyim; bu husûsdaki gayb perdelerini yırtıp, birtakım esrârı ızhâr edeyim!"

1906. "Sen kendi elini benim ağzım üzerine koy, nâ-makbûl sözden benim ağzımı bağla!"

"Yâ nebiyyallâh, artık senin özün ve sözün doğru olduğu için; ben de doğruldum. Bu husûsdaki mükâlememizi kat' için, yed-i tasarrufunu benim ma'nevî olan ağzım üzerine koy, nâ-makbûl sözden, ya'ni, esrâr-ı ilâhiyyenin keşfinden benim ağzımı bağla!"

1907. İmdi derdden her gam ki, senin önüne gele, bir kimse üzerine töhmet koyma, kendi üzerine çevir!

Ey sâlik, Süleymân (a.s.)ın rüzgâr ve tâcı ile olan kıssasını dinledin. O hazret bir nebiyy-i zîşân iken, cüz'î bir muhalefet üzerine, muhîtindeki eşyâ ile münasebeti böyle olursa, senin mertebe-i insâniyyene yakışmayan bir sürü muhalefet-i hayvâniyyen yüzünden, etrafında ne şeâmetler ve ne terslikler zuhûra geleceğini teemmül et! Binâenaleyh vücudunda peyda olan derd ve hastalık veyâhud işlerinde zuhûr eden terslikler yüzünden sana teveccüh eden gam ve kederi sakın başkalarından bilme. Bu kusûru kendi efkâr ve a'mâlinden bil! "Acabâ ne yaptım da bu hallere giriftâr oldum?" diye, kendi efkâr ve a'mâlini tefekkür et!

Menkıbe: Hz. Pîr'in zamân-ı şerîflerinde, Konya tâcirlerinden birisinin kâr ve ticareti günden güne sukūta başlamış; tâcir her türlü tedbîrini ittihâz etmiş ise de, bu sukūtun men'ine bir çâre bulamamış. Cenâb-ı Pîr'in huzûr-ı saâdetlerine gelip hâlini arz etmiş ve demiş ki: "Efendim ben elimden geldiği kadar şerîat ahkâmını icrâya riâyetkârım, zekâtımı da seneden seneye veriyorum; ticaretim aleddevâm sukūt etmek üzeredir; sebebini bir türlü idrâk edemiyorum?" Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Sen ticaret için Mağrib tarafına gitmiş idin ve orada gezerken yol üzerinde manzara-i zâhiriyyesi gāyet kerîh bir kimseyi görüp, onun o manzarasından iğrenip önünde tükürdün; halbuki o zât bir veliyy-i ilâhî idi, senin bu hâlinden onun gönlü rencîde oldu. Onu vazî ve zelîl ve kendini şerîf ve âlî görmen seni bu vaziyete düşürdü. Gidip onu bularak huzûrunda mütevaziâne isti'fâ-yı kusûr etmek lazımdır." Tâcir bu hâlini tahattur edip Mağrib tarafına gitmiş ve emr-i Pîr vechiyle muâmele edip kusûrunu afv ettirmişdir ve ondan sonra işi düzelmişdir.

1908. Ey dostların murâdınca hareket eden! Bir başkasına zannetme, onu yapma ki, o gulâm fenâ düşünürdü.

"Dost-kâm", dostların murâdı ve arzûsu dâiresinde hareket eden kimse ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf, sâliklere hitâbdır. Ve sâliklerin dostu ehl-i Hak'dır. Ya'ni, "Ey ehl-i Hakk'ın murâdı üzere hareket eden sâlik, dûçâr olduğun nâhoş ahvâlden dolayı, sakın başkalarını tecrîm etme, o ta'yîni kesi- len gulâmin yaptığı fenâ düşüncede bulunma!" "Sikâlîden", fikr etmek ve düşünmek demekdir.

1909. Bir Fir'aun gibi ki, Mûsa'yı bırakmış idi, halkın çocuklarının başını kapar idi.

Bu ve âtîdeki beyitler, fenâlık eden içeride iken, dışarıda aramağa misal olarak îrâd buyurulmuşdur. Ya'ni, "Fir'avn'ın tâcını ve tahtını yıkacağı müneccimler tarafından haber verilen Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sarayında beslendiği halde, Fir'avn, tâc ve tahtının düşmanını dışarıda arayıp; Mûsâ olduğu zu'muyla halkın çocuklarını öldürtdü." Binâenaleyh sâlikin nefsi kendi vücûdunda, kendisinin düşmanı olduğu ve fenâlıklara sebeb olan bu düşman bulunduğu halde sâlik, Fir'avn gibi bu içerideki düşmandan gafil olup, başına gelen felâketlerin sebebini hâriçde arar demek olur. Ey sâlik-i tarîk-i Hak, sen böyle yapma! "Hişten", salıvermek ve bırakmak ve terk etmek demekdir.

1910. O düşman kör kalblinin evinde idi, o çocukların boynunu kesici olmuşdur. [1911]

O Fir'avn'ın tâc ve tahtının ve enâniyetinin düşmanı olan Mûsâ (a.s.), kör kalbli olan Fir'avn'ın evinin içinde idi. Halbuki Fir'avn, şiddet-i kurbdan nâşî bu'da düşmüş ve kalbinin gözü kör olup, onu görememiş idi ve o bu düşmanı dışarıda arayarak Benî-İsrail çocuklarının başını kesici olmuşdur.

1911. Sen dahi dışarıdan diğerleriyle kötüsün, halbuki içeride sakîl nefs ile hoş olmuşsun.

1912. Senin düşmanın muhakkak odur, ona şeker veriyorsun; ve hâriçten herkese töhmet koyarsın.

Ey salik اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك Ya'ni, "En düşmanın senin nefsindir ki, iki yanının arasındadır" hadis-i şerîfi mûcibince, senin en büyük düşmanın nefsindir. Sen ona şeker veriyorsun; ya'ni, tezkiye edip, üzerine toz kon- durmuyorsun. Başına gelen belâlar, bu düşman yüzünden olduğu halde, sen kabâhatı başkalarına isnâd ediyorsun.

1913. Sen Fir'avn gibi kör ve kör kalblisin, düşman ile hoşsun, bî-günahları zelîl edicisin.

Sen düşmanı görememek husûsunda Fir'avn gibi körsün ve kalbinin gözü olup, firâset sahibi değilsin; bu körlüğün sebebi ise düşman ile hoş geçinirsin de, kabâhatı olmayanları tezlîl ve tahkîr edersin; binâenaleyh dost ile düşmanı fark edemez bir haldesin.

1914. Ey Fir'avn, nice bir kabahatsizi öldürürsün, pür-gurm olan teni okşarsın.

Bu beyt-i şerifde ehl-i nefse hitâb buyurulur. Düşman ile dostu bilememek hususunda ehl-i nefsin Fir'avn'a müşâhebeti vardır, onun için ehl-i nefse "Ey Fir'avn!" diye hitâb buyurulmuşdur. Ya'ni, "Fir'avn'a müşâbih olan ehl-i nefs, sen ne vakte kadar, nefsini bırakıp halk ile uğraşırsın? Borç ile dolu olan teni okşarsın?" "Nefsin, üzerine edâsı vacib olan borç ile dolu olması"nın ma'nâsı budur ki: Nefis, emr-i ilâhîyi icrâya ve nehy-i ilâhîden ictinâba borçludur, halbuki o bu borçlarını edâda mümâtale ve tekâsül eder.

1915. Onun aklı, şahların aklı üzerine ziyâde olurdu, Hakk'ın hükmü onu akılsız ve kör etmiş idi.

Ya'ni, dostu ve düşmanı lâyıkıyla tanımak bir inâyet-i Hak'dır, eğer bu inâyet-i Hak olmazsa, zekâvet-i şahsiyye asla müessir olmaz. Nitekim Fir'avn'ın akıl ve zekâsı, zamânındaki hükümdarların akıl ve zekâsına gālib idi; fakat Hakk'ın hükmü ve kazâsı o Fir'avn'ı bu husûsda akılsız ve basar-ı basîretini kör etmiş idi. Ma'lûm olsun ki, Fir'avn ehl-i zekâdan birisi idi; onun dirâyet ve zekâveti koca bir kavim üzerinde da'vâ-yı rubûbiyetle beraber senelerce müstebidâne bir sûretde icrâ-yı hükûmete muvaffak olmasıyla sâbitdir ve Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından beyân buyurulduğu üzere Mûsâ (a.s.)a وما رب العالمين (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?"] hitâbıyla mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi de cehlinden değil, belki Mûsâ (a.s.)ın hakikaten bir peygam- ber olup olmadığını imtihân etmek maksadıyla vâki' idi. Nitekim bunun tafsili fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhde münderiçdir.

1916. Hakk'ın mührü, aklın gözü ve kulağı üzerinde olursa, eğer Eflâtûn ise de onu hayvân eder.

Ya'ni, خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ Ya'ni, "Allâh Teâlâ onların kalbleri ve kulakları ve gözleri üzerine mühür vaz'ı ile perde çekmişdir" (Bakara,2/7) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, Hak Teâlâ bir kimsenin aklının gözü ve kulağı üzerine mühür perdesini çekerse, ulûm-ı zâhireyyede ve tedbîr-i umûrda Eflâtûn gibi meşhûr-ı cihân olsa da, onu mertebe-i insâniyyetden teb'îd ve hayvanlık mertebesine tenzîl eder. Ve bu mühür vaz'ı, isti'dâd-ı ezelîye göre vâki' olan hükm-i Hak'dır.

1917. Hakk'ın hükmü levh üzerinde zahir gelir, Bâyezîd'in hükm-i gaybı gibi.

Ya'ni, Hakk'ın hükmü ve kazâ-yı ezelîsi, levh-i mahfûzda açık yazılmışdır ve bu hüküm aslâ tebeddül etmez. Zîrâ abdin isti'dâd-ı ezelîsine müsteniden verilmiş olan bir hükümdür. Fakat onun açıklığı ve zâhirliği kalbleri levh-i mahfûza mukābil olan ekâbir-i evliyâya göredir. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri levh-i mahfûzda Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin zuhûr edeceğini gördü ve âlem-i şehadete nazaran gaybî olan bu hükmü haber verdi ve bu haber bilâhire bu âlem-i zâhirde tahakkuk etti.