در بیان آن که وهم قلب عقلست و ستیزه اوست ، باو ماند و او نیست و قصه مجاوبات موسی علیه السلام که صاحب عقل بود با فرعون که صاحب وهم بود
18. bölüm / 48 · 4149 kelime · ~21 dk okuma
2294. Ey pehlivan akıl şehvetin zıddıdır, o ki şehvete iltifat eder, ona ta'bîr etme!
"Pehlivân" ta'bîriyle ehl-i mücâhede olan sâlike hitâb buyurulur. "Tenîden", burada teveccüh ve iltifat etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey nefis düşmanını ile cihâda azm eden pehlivân, akıl şehvetin zıddıdır; zîrâ şehevât ve huzûzât-ı nefsâniyye mevhûmdur. Ve kuvve-i vâhime onları sana hazz-ı hakîkî şeklinde gösterir. Akıl ise hazz-ı hakîkîye nâzırdır; binâenaleyh akıl şehvetin zıddı olur. Binâenaleyh hazz-ı hakîkîye nâzır olan aklı ihtiyâr et ve hazz-ı fânîye nâzır olan kuvve-i vâhimeyi terk et! O şey ki, şehevât ve huzûzât-ı fânîye iltifat eder, sen o şeye akıl deme!"
2295. O ki şehvetin dilencisidir, ona "vehim" ta'bîr et, vehim akılların hâlis altınının kalpıdır.
Ya'ni, şehvet-i nefsânînin talibi ve dilencisi ancak vehimdir; vehim ise, hâlis altın mesâbesinde olan aklın kalpıdır; Ya'ni, vehim akıl değildir, belki kalp olan akıldır.
2296. Vehim ve akıl miheksiz aşikâr olmaz; her ikisini çabuk mihek tarafına nakl et!
Kalp olan vehim ile hâlis olan akıl, birbirinden mihek ile ayrılır; birinin kalplığı ve diğerinin hâlisıyeti âşikâr olur; binâenaleyh her ikisini de çabuk mihek tarafına nakl et!
2297. Bu mihek Kur'ân ve enbiyanın halidir; her kalbe mihek gibi der ki: "Gel!"
2298. “Tâ ki kendini benim müsadememden göresin ki, benim yokuşumun ve inişimin ehli değilsin!"
“Yokuş”dan murâd, ilm-i hakikat ve "iniş"den murâd, ilm-i şerîatdır. Zîrâ şerîat âlem-i halka ve ilm-i hakikat Hakk'a taalluk eder. Her iki ilimde de mihek Kur'ân ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ahvâl-i aliyyeleridir.
Ma'lûm olsun ki, yanlış hükümler, kuvve-i fikriyyenin vehme tâbi' olmasından tevellüd eder; binâenaleyh gerek muâmelât-ı dünyeviyyede ve gerek ibâdât ve i'tikādâtda çıkan ihtilafât hep kuvve-i fikriyyeye vehmin karışmasından neş'et eder. Meselâ ehl-i gaflet cisimlerinin doğmazdan evvelki ve öldükden sonraki iki yokluk hâli arasında, gāyet mahdûd bir zamâna münhasır olan mevhûm varlıklarına istinaden "Ben, ben!" diye bağırırlar ve bu mevhûm benlikler nâmına binlerce hemcinslerini kurbân ederler. Beşeriyete mahsûs olan akıl ise, uzaktan bunların hallerine bakıp istihzâ eder. Bunların bu hükümleri mihek olan Kur'ân'a arz olunduğu vakit kalp ve sahte olduğu zâhir olur. Zîra Kur'ân-ı Kerîm إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) Ya'ni, "Hayât-ı dünyâ ancak laib ve lehvdir" buyurur. Ve kezâ fukahâdan biri çıkıp der ki: "Mâdemki bir anadan süt emen çocuklar süt kardeşi oluyor, binâenaleyh bir inekden süt içen çocukların da süt kardeşi olmaları îcâb eder." Onun bu fetvâsı avâmın idrâkine bile mülayim gelmediğinden şe- hir hâricine çıkarmağa mecbûr olmuşlardır. Zîrâ halk bu fakîhin bu fetvâsını mihek olan Kur'ân-ı Kerîm'e arz ederler ve görürler ki Kur'ân insanlara hitâben gelmiş ve onların arasındaki revâbıtı ta'yîn etmişdir. Ve sıhriyet ise hayvanlar ile insanlar arasında değil, münhasıran insanlar arasındadır. Ve kezâ ehl-i tarîkatdan İmâm-1 Rabbânî Mektûbâtı'nın 108. mektûbunda bilcümle muhakkıkların hükümlerine muhalefet ederek “nebînin nübüvveti onun velâyetinden efdal" olduğunu isbât için velâyetde sîne darlığı olduğunu ve bilakis nübüvvetde sîne genişliği bulunduğunu beyân eder. Onun bu hükmü mihek olan Kur'ân'a tatbik olundukda sûre-i Kehf'de vâki' Mûsâ (a.s.) ile cenâb-ı Hızır arasındaki kıssaya nazaran sîne darlığının ahkâm-ı velâyet ile zâhir olan cenâb-ı Hızır'da değil, sâhib-i şerîat bir nebiyy-i zîşân olan Mûsâ (a.s.) da olduğu görülür. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de cenâb-ı Hızır'dan naklen, قَالَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِى صَبْرًا وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِط به خبرًا (Kehf, 18/67-68) Ya'ni, "Muhakkak ve elbetde sen benim ile refâkate sabr edemezsin; ilminin ihâta etmediği şeye nasıl sabr edebilirsin?" buyurulur. Sabırsızlık ise, sîne darlığından neş'et eder. Velhâsıl zikr olunan misallerde gösterildiği vech ile bu vehim kuvve-i fikriyyeye karıştığı vakit, akıl gibi görünür, fakat akıl değildir, belki aklın sahtesi ve kalpıdır.
2299. Eğer bir testere aklı iki yarım yapsa, altın gibi ateş içinde sırıtıcı olur.
"Testere"den murâd, i'tirâz-ı fikriyyedir. Ya'ni, "Aklın verdiği hükümleri eğer türlü türlü i'tirâz ile ibtâle çabalasan, altın ateş içinde nasıl besîm ve parlak olursa, o aklın hükümleri de o i'tirâz ateşleri içinde öylece parlak ve revnaklı bir halde bulunur ve aslâ ibtâl edilemez; fakat vehmin hükümleri, i'tirâzât-ı akliyye muvâcehesinde simsiyah olur."
2300. Vehim muhakkak âlem yakıcı olan Fir'avn içindir; akıl, can parlatıcı [2307] olan Mûsâ içindir.
Vehim Fir'avn içindir, ya'ni, nefsânî olan kimseye mahsûsdur; ve akıl, canı nûrlandırıcı olan Mûsâ, ya'ni, insân-ı kâmil içindir.
2301. Mûsâ yokluk tarîkı üzere gitti, Fir'avn ona: "Söyle sen kimsin?" dedi.
Mûsâ (a.s.), akıl sahibi olduğundan vücûd-ı vehmîyi kaldırıp, yokluk tarîkı üzerine vehim sâhibi olan Fir'avn'ı da'vete gitti. Fir'avn vehminin hükmü ile ona: "Söyle bakalım, sen kimsin?" dedi.
2302. Dedi: "Ben Zü'l-Celâl'in resûlü olan akılım, Allah'ın hüccetiyim, dalâlden emânım!"
Mûsâ (a.s.) cevaben buyurdu ki: يَا فِرْعُونَ إِنِّى رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (A'raf, 7/104) Ya'ni, "Ey Fir'avn, muhakkak ben Rabbü'l-âlemîn'in resûlüyüm." Ben senin ve senin tâbi'lerinin üzerine Allâh'ın hüccetiyim. Nitekim فكيف إذا جئنا من كُلِّ أُمَّة بشهيد وَجَئْنَا بَكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) Ya'ni, "Her ümmet peygamberlerini şahid getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olur? Yâ Habîb'im seni de onların üzerine şâhid getirdik" âyet-i kerîmesinde bu hüccete işâret buyurulur. "Emân", dördüncü bâbdan masdardır; "korkusuz”, “âsûde" olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, benim vücûdumdan dalâletden emîn olmak hâli zuhûra gelir, demek olur.
2303. Dedi: "Hayır, sus! Hây ve hûyu bırak, nisbetini ve eski adını söyle!"
Fir'avn cevâben dedi: “Hayır, benim sana: "Sen kimsin?" diye sormaktan murâdım, eski ismini ve hâlini sana tahattur ettirmekdir; binâenaleyh "Ben resûlullâhım ve hüccet-i Hakk'ım!" gibi sözleri ve da'vâları bırak da, benim sarayımda terbiye olunduğunu ve eski adını söyle!"
2304. Dedi ki: "Benim nisbetim O'nun arzındandır; asıl olan ismim O'nun kullarının kemteridir."
Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ı iskât için buyurdu ki: "Ben Hak Teâlâ hazretlerinin küre-i arzının cevheri ve maddesi olan toprakdanım; ve asl olan adım, Hâlık Teâlâ hazretlerinin kullarının âcizi ve hakîridir."
2305. "Ben kulum, fail-i mutlakın kulunun oğluyum; O'nun kullarının sulbünün doğmuşuyum ve câriyelerinden doğmuşum!"
"Ben Allah'ım kuluyum ve fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin kulu olan İmrân'ın oğluyum ve O'nun kullarının sulbünün doğmuşuyum. Ya'ni, ilk Âdem'den i'tibâren müteselsilen kullarının sulbünden sefer ederek, şimdiki sûret-i Mûsevîyyeme geldim ve câriyelerin rahimlerine munsab olan müteselsil nutfelerden peydâ oldum." "Cevâr", câriyenin cem'i olan "cevârî" kelimesinin zarûret-i kāfiye hasebiyle “yâ" harfi hazf olunmuş sûreti olmak îcâb eder. Zîrâ câriyenin cem'i ale'l-kāide "cevârî" ve "câriyât" gelir; ve "civâr", "kitâb" vezninde, komşuluk ma'nâsına geldiği gibi, bir adama lede'l-iktizâ imdâd ve iânet ve hıfz u himâyet eylemek üzere ahd ü emân vermek ma'nâsına da müsta'meldir. Ve "cîm"in zammı ile “cüvâr", "emân taleb eylemek" demekdir. Bu sûretde ma'nâ: "Ben Allah'ın kullarının sulbünden doğdum ve Hak Teâlâ'nın hıfz u himâyesi taahhüdünden doğdum", demek olur. Bu ma'nâ murâd olunduğu takdirde, Mûsâ (a.s.)ın hîn-i tevellüdünde Fir'avn'ın öldürtdüğü Benî-İsrail'in çocukları arasında Hak Teâlâ hazretlerinin hıfz u himâyesi taahhüdüyle kurtulmuş ve bu himâye taahhüdünden doğmuş olduğuna işaret buyurulmuş olur. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında, sûretindedir. "O Vahîd olan Hudâvend'in kulunun oğluyum, câriyelerinin ve kullarının sulbünden doğmuşum" demek olur.
Fakîr zannederim ki, beyt-i şerifdeki "cevâr" kelimesinin "cevârî"den tahrîfi muvâfık görülmemesine mebnî, onun yerine biri tarafından bu beyit ikāme edilmişdir. Halbuki "civâr" kelimesi, yukarıdaki ma'nâya göre alındığı takdirde, beyt-i şerîfin ma'nâsı dakîk ve zevk-âver olur.
2306. "Aslımın nisbeti toprakdan ve sudan ve çamurdandır; Hâlık suya ve çamura can ve gönül verdi."
2307. "Bu toprak olan cismin merci'i dahi toprağadır; ey korkunç senin merciin dahi toprağadır!"
"Ey keyfi ve makāmının muhafazası için birçok adamları öldüren ve halkı ölüm ile korkutan Fir'avn, senin toprakdan mahlûk olan cisminin, gideceği yer dahi toprakdır. Toprak olup, halkın basıp çiğneyeceği bir cismin muhâ- fazası için halka karşı yaptığın bu zulümler ve Hakk'a karşı yaptığın bu serkeşlikler nedendir?"
2308. Bizim aslımız ve cümle serkeşlerin aslı bir topraktandır ve onun yüz alâmeti vardır.
"Bizim gibi enbiyânın ve evliyânın cisimlerinin aslı toprakdan olduğu gibi, enbiyâ ve evliyâya karşı serkeşlik eden münkirlerin ve zâlimlerin asılları dahi toprakdandır." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Nûh'da وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (Nûh, 71/17) ya'ni, “Allâh Teâlâ sizi arzdan bir bitiriş bitirdi" buyurur. Ve Ni'metullâh Nahcivânî (k.s.) hazretleri bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle buyururlar: اى انبتكم من الارض انباتا ابداعيا وصيركم انواعا واصنافا اولا من النبات ورباكم الى ان صرتم ثانيا حيوانا ثم انسانا قابلا للمعرفة والايمان ثم كلفكم بما كلفكم من التكاليف الشاقة لترتقوا من رتبة البشرية الى مرتبة الخلافة والنيابة الالهية وتفوزوا بما لا عين رأت ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر Ya'ni, "Allâh Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bitirmek sûretiyle inbât eyledi ve sizi envâ' ve esnaf olarak yaptı. Evvelen nebât cinsinden, sâniyen hayvân ve sonra da îmân ve ma'rifete kābil insan oluncaya kadar terbiye etti. Ba'dehû rütbe-i beşeriyyeden mertebe-i hilâfete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikānız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklif etti." Ve III. cildin 3887 ve 3888 numaralı beyitleriyle onları ta'kîb eden beyitlerde dahi cenâb-ı Pîr bu hakîkati gāyet vâzıh ve selîs bir sûretde beyân buyurmuşlardır. Ve bunun nazîri olan beyânât-ı aliyye dahi bu cildin sonlarına doğru gelecekdir. Velhâsıl cism-i insân toprakdan mahlûkdur ve toprakdan mahlûk olduğunun zâhirde birçok alâmetleri vardır şöyle:
2309. Ki, senin cismin toprakdan meded tutar, senin boynun toprak gıdâsından sarılır.
Ya'ni, "Toprak nebât şekline girip, onu hayvan yer ve sen dahi kābil-i ekl olan nebât ile hayvanı yersin, cismin bu gıdâdan semirir ve boynun kalınlaşır." Bu beyit Hind nüshalarında,
sûretindedir. Ya'ni, "Senin cismin toprakdan yardım tutmaz mı, senin boynun toprak gıdâsından semizdir" demek olur.
2310. Can gittiği vakit, o mahûf ve korkunç olan mezar içinde, yine toprak olur.
“Ölüm hâli gelip, rûh gittiği vakit o cisim, mahûf ve korkunç olan mezarın içinde çürüyüp yine toprak olur."
2311. Hem sen ve hem biz ve hem senin emsalin toprak olurlar ve senin mansıbın kalmaz.
Cenâb-ı Pîr Fihi Mâ Fíh'in 61. faslında yukarıki ve bu beyitlerin ma'nâsı hakkında şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıp ile bir iki gün te'lîf için bu kadar san'at yaptı ve kudret ızhâr eyledi; eğer insan kalıbıyla beraber, bir lahza mezarın içinde otursa, dîvâne olmak havfı vardır. Sûret damından ve kokmuş kalıpdan sıçraması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı; tâ ki insanların kalbinde vahşet-i kabirden ve toprağın zulmetinden bir korku peydâ ola. Nitekim yolda bir mevzi'de bir kervanı vurduklarında, burası makām-ı havfdır diye alâmet olmak üzere iki üç taş birbiri üstüne vaz' ederler. Bu mezarlar dahi, hatar mahalli için böylece bir alâmet-i mahsûsadır. O korku onlara te'sîr eder, eserin fiilen husûlü îcâb etmez ilh..."
2312. Dedi: "Bu nesebin gayri senin adın vardır, senin için muhakkak o isim evladır."
Hz. Mûsâ'nın bu beyânât-ı aliyyesine cevâben Fir'avn dedi: "Ben sana cisimlerin toprağa olan nisbetini sormuyorum; kimin oğlu olduğunu ve adının ne olduğunu soruyorum. Sen bana onlardan bahs et, sana münasib ve evlâ olan ismini söyle!"
2313. Sen Fir'avn'ın bendesisin ve onun bendelerinin bendesisin, evvelen onun cisim ve cânı ondan beslendi.
“Yâ Mûsâ, ben senin nesebini söyleyeyim; sen Fir'avn'ın bendesisin; ya'ni, sen benim bendem olan İmrân'ın oğlusun ve İmrân'ın cisim ve cânı, benim ni'metim ile beslendi. Sen de benim sarayımda yiyip içtin ve terbiye gördün!"
2314. "Sen pek zulm edici bâgî ve tâgî olan kulsun; uğursuz fiilden nâşî bu vatandan kaçmış idin."
"Bâgî", Hak'dan ayrılıp, serkeşlik eden; "tâgî", azgın ve zorba demekdir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kasas'da vaki ودخل المدينة على حين غَفْلَة من أهلها فوجد فيها رجلين يقتتلان هذا من شيعته وهذا من عدوه فاستغاثه الذي من شيعته على الذي من عدوه فوكزه موسى فقضى عليه قال هذا من عمل الشيطان (Kasas, 28/15) ya'ni, "Ehlinin gafleti vaktinde şehre girdi; orada boğuşan iki adamı buldu, birisi onun tâifesinden ve diğeri düşmanından idi; ["Kendi tarafından olanı, düşmana karşı ondan yardım diledi"] Mûsâ ona vurdu, aleyhine hükmetti, [ya'ni, ölümüne sebep oldu] dedi ki: "Bu şeytan işidir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Müfessirlerler derler ki: Mûsâ (a.s.) halkın öğle uykusu vaktinde veyâhud akşamla yatsı arasında Mısır'a girdi. Birisi Benî-İsrail'den ve diğeri Benî-İsrâîl'in düşmanı olan Kıbtîler'den olmak üzere iki kimseyi kavga eder bir halde buldu. Kavganın sebebi de bu idi ki, Kıbtî Fir'avn'ın ekmekçisi idi, Benî-İsrâîl'den olan adama odun getirmesini teklif etti. O da istinkâf etti. Benî-İsrâîl'den olan adam, Cenâb-ı Mûsâ'dan yardım istedi. Mûsâ (a.s.) da'vâlarını dinleyip, Kıbtî'yi haksız buldu ve göğsüne bir yumruk indirdi; sekte-i kalbden öldü. Onun öldüğünü görünce dedi ki: "Bu yaptığım iş, şeytan işlerinden bir iştir!" Beyt-i şerîfdeki "fiil-i şûm" ile bu katle işaret buyurulur.
2315. "Kanlısın ve gaddarsın ve hak-na-şinassın; kendini bu evsaf üzerine dahi kıyas et!"
Ya'ni, Fir'avn dedi ki: "Yâ Mûsâ, sen kendini yüksek bir mevki'de görüyorsun, habuki sen adam öldürdün ve zâlimsin; ve benim ni'metimin hakkını tanımıyorsun da bana karşı serkeşlik ediyorsun, kendini bir kerre dahi bu evsâf ile mukāyese et!"
2316. "Garîblik ve fakîrlik ve eski libâs içindesin, halbuki bizim şükrümüzü ve hakkımızı bilmedin!"
"Halak", eski şey, ya'ni, Fir'avn Mûsâ (a.s.)ı aklınca tahkîr için dedi ki: "Sen şimdi garîblik ve fakîrlik ve eski püskü libâs içindesin. Böyle olduğun halde, evvelki hâlini unutdun ve bizim sarayımızda sürdüğün mükellef ve mutantan hayatından dolayı bize teşekkür etmeni ve bize karşı itâat etmek haklını bilmedin." Bu beyt-i şerifde sûre-i Şuara'da vaki قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سنين وفَعَلْتَ فَعَلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ (Şuara, 26/18-19) ya'ni, "Fir'avn dedi: "Biz seni içimizde çocuk iken beslemedik mi ve sen ömründen senelerce bizim aramızda kalmadın mı? Ve işlediğin fiili işledin ve sen kâfirlerden oldun!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
2317. Dedi: “Hâșâ ki o melîke hudavendlikde diğer bir kimse şerîk ola!"
"Hudâvend", "Hudâ" ile "vend"den mürekkebdir. "Hudâ" dahi, "hod" ile "â"dan mürekkebdir. Ve "hod", kendi ve "â", "âmeden" masdarından emr-i hâzır olup vasf-ı terkîbîdir, "kendi gelici" ma'nâsınadır; "vend" edât-ı nisbet ve edât-ı teşbîh olan "mânend" ma'nâlarındadır. Bu terkib "sâhib ve mâlik" ma'nâsında kullanılır. "Melîk", "melik" ve "mâlik" ma'nâsındadır, kādir ve mutasarrıf demekdir. Ya'ni, Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın nokta-i nazarını cerh ve red için buyurdu ki: "Ey Fir'avn, sen kendini kādir ve mutasarrıf ve sâhib, mâlik tasavvur edip, sana karşı hak söz söyleyeni serkeş addediyorsun; bunu bil ki o Melîk'e ve Mâlik-i hakîkîye sâhiblikde ve efendilikde hiçbir kimse ortak olamaz. Onu böyle bir şirkden tenzih ederim!"
2318. “Vâhid'dir, mülkde ona yâr yokdur. O'nun kullarına O'ndan başka salâr yokdur!"
"Vücûdda vâhiddir, mülkünde O'nun yâri ve arkadaşı yokdur. O'nun kullarına zât-ı ulûhiyyetinden başka hükm eden bir reîs ve kumandan yokdur."
2319. "Onun halkına başka bir malik kimse yokdur, O'nun şirketini bir halikin gayri da'vâ eder mi?"
"Zât-ı Vâcibü'l-vücûdun mahlûkātına kendisinden başka bir mutasarrıf ve bir mâlik yokdur ki, mülküne iştirâk edip tasarrufunda ortak olsun, binâena- leyh ona karşı şirket ve ortaklık da'vâsı ancak hâlik ve fânî olan bir mahlûk tarafından olur; ve bu da o ahmağın had-nâşinaslığı olur."
2320. "O nakş etmişdir, benim nakkāşım O'dur; eğer başkası da'vâ ederse o zulüm isteyicidir."
Bu vücûd-ı izâfî âleminin sûretlerini O, nakış ve tersîm etmişdir. Bu sûret-ler O'nun "Musavvir" ism-i şerîfinin mezâhiridir. Ben de o sûretlerin biriyim; binâenaleyh benim nakkāşım da O'dur. Eğer bir başkası çıkıp: Senin cismini ben besledim, büyütdüm, diye da'vâ ederse, o kimse, zulüm yapmak isteyen bir kimsedir." Zîrâ bu da'vâsı yerinde değildir; ve "zulüm” lügatda bir şeyi ma-hall-i mahsûsunun gayrine koymaktır; nitekim Hak Teâlâ sûre-i Lokmân'da إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ )Lokmân, 31/13) Ya'ni, "Şirk elbetde bir zulm-i azîmdir" bu-yurur. Bir diğer âyet-i kerimede هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ )Al-i İmrân, 3/6) ya'ni, "Sizi rahimlerde dilediği gibi tasvîr eden O Allah'dır" buyurulur.
2321. "Sen benim kaşımı yapamazsın, benim canımı nasıl tanıyabilirsin?"
"Sen benim cism-i zâhirîme taalluk eden kaşımı ve bir kılımı bile yarata-mazsın; benim bâtınım olan canımı nasıl tanıyabilirsin? Hakk'ın resûlü mü-yüm, değil miyim nasıl bilirsin?"
2322. "Belki o gaddar ve o azgın sensin ki, sen Hak'la ikilik da'vâsını edersin."
"Şirk ve ikilik zulm-i azîm olduğuna ve sen de Hakk'a karşı ikilik da'vâ-sında bulunduğuna göre o bana söylediğin gaddâr ve azgın sensin!"
2323. "Eğer ben bir me'mûru sehv ile öldürdüm ise, ne nefs için ne lehv ile öl-dürdüm."
“Avân”, hükümet me'mûru ve zabıta me'mûru ma'nâsınadır. Burada Fir'avn'ın ekmekçisi murâd, buyurulur. Ya'ni, "Ey Fir'avn, sen bana cânî ve kātil diyorsun, eğer ben senin bir me'mûrunu öldürdüm ise, maksadım onu öldürmek değil, belki te'dîb idi; bir yumruk vurdum, o öldü. Bu katil amden değildir, belki sehven ve hatâen vâki'dir; yoksa onu ne nefsim için ve ne de boş yere öldürdüm.
2324. Ben bir yumruk vurdum ve o ansızın düştü. O kimse ki, onun canı muhakkak yok idi, bir can verdi.
"Ben Kıbtî'ye bir yumruk vurdum ve o kazâ-yı ilâhî neticesi olarak maktûlen düştü. Onun rûh-ı izâfî ve insânîsi yok idi; belki hayvanlar gibi rûh-ı hayvânî ile yaşamakta idi; bu yumruk onun bu rûh-i hayvânîsini izâle etti."
"Ma'lûm olsun ki, nebînin bâtını günâhdan ma'sûmdur. Kıbtî'ye yumruk vurması ilhâm-ı ilâhî ile vâki' olmuş idi; fakat bunun ilhâm olduğunu Mûsâ (a.s.) vakt-i katilde müdrik değil idi. Zâhir hâle bakıp هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ (Kasas, 28/15) Ya'ni, "Bu şeytan işindendir" dedi. Zîrâ nübüvvet zâhire nâzırdır.
2325. Ben bir köpek öldürdüm, sen peygamber oğullarını, kabahatsız ve ziyansız yüz binlerce çocuğu!
2326. Öldürmüşsün, onların kanı senin boynundadır; bu kadar kan içmeden acaba senin üzerine ne gelir?
Yukarıki beytin haberi, bu beytin başındaki "küşteî” dir. Ya'ni, “Ey Fir'avn, ben sûretde insan ve ma'nâda bir köpek olan Kıbtî'yi öldürdüm; ya sen! peygamber oğullarını, hiçbir kabâhatı olmayan birçok Benî-İsrâîl çocuklarını öldürdün!"
2327. Ben matlûbun katli ümîdi üzerine, Ya'kūb'un zürriyyetini öldürmüşsün.
"Yeni doğan çocuklar arasında, beni bulup öldürmek ümîdi ile Ya'kūb (a.s.)ın zürriyyeti olan günahsız çocuklar öldürmüşsün!"
2328. Hak senin körlüğüne beni ihtiyâr etti, senin nefsinin pişirdiği o şey baş aşağı oldu.
Fir'avn'ın nefsinin pişirdiği şey, Mûsâ (a.s.)ın doğmaması ve doğduktan sonra da yaşamaması için müneccimlerin ihbârı üzerine Fir'avn tarafından ittihâz edilen tedbirler ve hîlelerdir ki, Mûsâ (a.s.)ın doğması ve öldürülememesi ile o tedbirler ve hîleler bir işe yaramadı ve baş aşağı oldu.
2329. Dedi: "Onları bırak, hiç şeksiz benim hakkım ve tuz ve ekmek hakkı bu mu olur?
Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a cevâben dedi: "Sen o bana karşı serkeşâne olan da'vâları bırak! Hiç şek ve şübhe olmayarak senin üzerinde sabit olan benim hakkım ve sarayımda yiyip içmenin hakkı yok mudur?"
2330. "Ki, bana cemaat huzurunda horluk edesin, aydınlık gündüzü gönlüm üzerine karanlık edesin." [2337]
"Haşer", cemaat ve kalabalık ma'nâsınadır. Mûsâ (a.s.)ın, halka karşı rubûbiyet da'vâsında bulunan Fir'avn'ı, cemâat-i kesîre huzûrunda da'vet buyurması, onun son derece kibir ve azametine dokunmuş olduğundan, Mûsâ (a.s.)a dedi ki: "Bu kadar kalabalık huzûrunda senin bana karşı böyle serkeşlik ve hakaret etmen ve debdebe ve saltanat ile aydınlık olan günlerimi gönlümde karanlık etmen lâyık mı idi? Ve seni terbiye etmem ve yedirmem ve içirmem hakkına karşı böyle mi yapmalı idin?"
2331. "Eğer hayır ve şerde benim nigehbanlığımı tutmaz isen, kıyametin zilleti daha güçdür!"
"Ey Fir'avn, sen bu dünyadaki horluğu ve zilleti nefsine ağır görüyorsun; eğer benim Hak tarafından getirdiğim emir ve nehiyde benim nigehbanlığımı ve muhafızlığımı tutmazsan, âhiretde zelîl ve hakîr olursun; fakat bu zillet ve hakāret dünyadakine benzemez, o daha güçdür!"
2332. "Bir pirenin zahmını çekemiyorsun, bir yılanın zahmını nasıl tadacaksın?"
"Ey Fir'avn, dünyada bir pirenin ısırmasına tahammül edemiyorsun; âhiret azabı, dünyanın azabından şiddetlidir, Bir pireye nisbeten, yılan mesâbesinde, daha büyük olan o ısırmaya nasıl tahammül edebilirsin?" Ma'lumdur ki, Kur'ân-ı Kerîm'de âhiret azabının şiddetinden birçok mahallerde bahis buyurulur. Ezcümle sûre-i Fussilet'de فَلَنَّذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا (Fussilet, 41/27) ya'ni, "Biz küfredenlere elbette azâb-ı şedîdi tatdırırız" ve sûre-i Şûrâ'da وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (Şûrâ, 42/26) ya'ni, "Kâfirler için azâb-ı şedîd vardır" buyurulur.
2333. "Zâhiren senin işini vîrân ederim, fakat bir dikeni gülistan ederim."
"Ey Fir'avn, senin kibir ve azamet sermâyesi olan enâniyetini tahrib ederim ve hayâlî olan varlığını yıkarım; fakat bir diken gibi olan nefsini, ma'rifet-i ilâhiyye gülistânı yaparım.”
بیان آن که عمارت در ویرانیست و جمعیت در پراکندگیست و درستی در شکستگیست و مراد در بی مرادیست و وجود در عدمست و على هذا بقية الاضداد و الازواج
Onun beyânındadır ki, imâret vîranlıkdadır ve cem'iyyet dağınıklıkdadır ve sağlamlık kırıklıkdadır ve murâd, murâdsızlıkdadır ve varlık, yoklukdadır. Ezdâdın ve ezvâcın bakıyyesi bunun üzerinedir
2334. O birisi geldi zemîni yardı; bir ahmak feryad etti ve mükedder oldu.
"Ber tâften", mükedder olmak ve incinmek ma'nâsınadır. Bu kıssa sürh-i şerîfin ma'nâsını îzâh için bir temsildir. Ya'ni, "Bir kimse çift sürüp, toprağı sapan ile yarmakda idi; ahmak biri de onu görüp mükedder oldu ve dayanamadı, bağırmağa başladı, dedi:"
2335. Ki, "Bu zemîni neden vîrân ediyorsun, yarıyorsun ve perîşân ediyorsun?"
2336. Dedi: "Ey ahmak, bunu benim üzerime sürme, sen imâreti de harablıkdan bil!"
Çiftçi cevâben dedi ki: "Ey ahmak, bu i'tirâzı benim üzerime sürme, sen ma'mûrluğu harâblıkdan bil!"
2337. "Bu zemîn çirkin ve vîrân olmadıkça , ne vakit bir güllük ve buğdaylık olur?"
2338. Onun nazmı altüst olmayınca, ne vakit bostân ve ekin ve yaprak ve yemiş olur?
Arzın düzlüğü karıştırılıp altüst olmayınca o arz bostan ve ekinlik ve yeşillik ve meyvelik olur mu?
2339. Cerahatin yarasını neşter ile yarmadıkça, ne vakit iyi olur ve ne vakit latif olur?
"Çağz", çıban içinde peyda olan cerâhat ma'nâsınadır. “Rîş" yaradır; "rîş-i çağz" terkîb-i izâfî olur.
2340. Senin hıltların ilâçdan yanmadıkça, şûriş ne vakit gider, ne vakit şifa [2347] gelir?
"Hılt", tıbb-ı atîke göre vücûd-ı beşerde bulunan dört esaslı maddeden ibârettir. Onlar da "kan" ve "safrâ" ve "balgam" ve "sevda"dır. Bunlara “ahlât-ı erbaa" derler ve her birinin vücûd-ı insânîde akciğer ve karaciğer ve dalak gibi tekevvün ettiği bir uzuv vardır. Meselâ ahlât-ı erbaadan safrâ, hadd-i i'tidalden çıkıp ziyâdeleştiği vakit mizâç bozulur ve vücûdda baş dönmesi ve istifrâğ gibi şûriş hâsıl olur. "Hekîm bu bozukluğu teşhîs edip o safrâyı yakmak ve izâle etmek için ilâç yapmadıkça o şûriş gidip, sıhhat-i beden yerine gelmez."
2341. Terzi elbiseyi parça parça etti, o allâme olan terziyi kimse döğer mi?
Meselâ terzi elbiseyi ıslâh etmek için söküp parça parça etse, o elbise dikmeyi çok iyi bilen terziyi, "Niçin esvâbı parçaladın?" diye bir kimse döğer mi?
2342. (Der mi) ki, "Bu güzîde atlası niçin yırtdın, ben yırtılmışı ne yapayım?"
2343. Her eski binayı ki ta'mîr ederler, o eskiyi yıkmazlar mı?
2344. Dülger ve demirci ve kasab da böyledir, onların imâretlerden evvel harabı vardır.
Meselâ dülger olan, bir ağacı ve bir keresteyi keser, sonra o kesilen parça binâda işe yarar; ve demirci de böyledir. Kasab dahi evvelâ koyunu keser ve yüzer ve parçalar, sonra insana gıda olur. Bunların hepsinin işlerinde evvelâ tahrib ve sonra i'mâr vardır.
2345. O helîleyi ve o belîleyi döğmek, o teleften tenin ma'murluğunu yaptılar.
"Helile", Hindistan eriği dedikleri bir nevi' ilâçdır ki, onu döğüp tabîatı kābız olanlar yerler, tab'a mülâyemet verir. "Belîle" bu da helilenin zıddı olan bir ilâçdır, tabîatı mülayim olanlar döğüp, kabız için yerler. Ya'ni, “Bu iki ilâcı döğüp şekillerini bozarlar; fakat onların bozulmasından, tenin nizâmı ve ma'mûrluğu hâsıl olur."
2346. Sen değirmende buğdayı döğmedikçe, bizim soframız ne vakit ondan süslenmiş olur?
Ya'ni, buğday değirmende döğülüp un yapılır ve şekli tahrîb edilir, sonra ekmek olup soframızı tezyîn eder ve vücûd-ı beşeri i'mâr eder.
2347. Bu takāzayı o ekmek ve tuz yaptı ki, ey balık seni oltadan kurtarayım!
Ey Fir'avn ve ey akılsız balık, seni nefis ve şeytan oltasından kurtarmak-lığım için bu da'vet takāzāsını, vaktiyle seninle benim aramda olan o tuz ve ekmek hakkı vücûda getirdi. Sen ise, benim seni bu tuzakdan kurtarmağa te-şebbüs etmemi serkeşlik ve azgınlık zannettin. Bu beyt-i şerîf Hind nüshala-rında, âtîdeki sürhü müteâkib yazılmışdır.
Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevâb söylemesi
2348. “Eğer Mûsa'nın nasihatini kabul edersen, nihayeti olmayan böyle kötü tuzakdan kurtulursun!"
2349. "Kendini bend-i hevâ eylemiş olduğun yeter, sen bir kurtcağızı ejderha etmişsin!"
"Ey Fir'avn, sen şimdiye kadar hevâ ve hevesâtına bağlanıp kalmışsın, artık yeter. Senin nefsin bidâyetde bir kurtcağız mesâbesinde idi, sen onu he-vâsının ve hevesâtının icrâsıyla besleyip koskoca bir ejderha yaptın!"
2350. "Ben dembedem ıslaha getirmek için, ejderhaya ejderha getirmişim!" [2357]
"Senin nefsin büyüye büyüye bir ejderha olmuşdur, ben de o senin ejder-hânı dembedem terbiye ve ıslâh etmek için asâmı ejderha yapmak mu'cize- siyle geldim." Bu apaçık olan hârikayı hem âkıller ve hem de ahmaklar idrâk eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ejderhânın ahvâlini ve azametini, III. ciltde 1097 numaralı beyitden 1102 numaralı beyte kadar beyân buyurmuşlar idi.
2351. “Ta ki onun demi, bunun deminden kırılsın, benim yılanım o ejderhayı koparsın!"
"Tâ ki senin o nefsinin أنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) Ya'ni, "Ben sizin Rabb-i a'lânızım!" sözü, bu benim mu'cize olarak getirdiğim ejderhânın cehennemi olan nefsinden makhûr olsun. Benim bu azîm yılanım senin o nefsinin ejderhâsını kökünden koparsın!"
2352. "Eğer rıza verirsen, bu iki yılandan kurtuldun ve yoksa o, canından helâk getirir."
"Ey Fir'avn, eğer nasîhatlerimi kabûl edip bana tebaiyyete râzı olur isen, birisi senin nefsin ve diğeri benim mu'cizem olan iki yılanın dest-i taarruzundan kurtulursun; ve eğer râzı olmaz ve bana muhalefetde devâm edersen, o iki yılan senin canının tarafından helâk getirir; Ya'ni, senin canını ve ma'nânı helâk ederler, ancak sûret-i hayvâniyyen müncemid bir halde kalır."
(Bu ünvân Hind nüshalarında münderiç olup, Ankaravî nüshasında yokdur; fakat fihriste kolaylık olduğu için fakîr dercini münasib gördüm.)
Mûsâ (a.s.)a Fir'avn'ın cevabı ve onun tehdîdi
2353. Dedi: "Elhak pek usta sihirbazsın, zîrâ mekr ile buraya ikilik bıraktın!"
Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a cevâben dedi ki: "Yâ Mûsâ, doğrusu budur ki, sen pek usta ve mâhir sihirbazsın. Zîrâ mekir ve hîle ile bu memleketde halk arasına ikilik ve tefrika bıraktın!" Ma'lumdur ki, müstebit hükümdarlar zîr-i idârelerindeki halkın müctemian kendisine tâbi' olmalarını isterler ve aslâ tefrika vukū'unu arzû etmezler; hürriyyet-i kelâmiyye ve mezhebiyye aslâ hoşlarına gitmez. Onun men'i için her türlü tedâbîri icrâdan geri durmazlar. Fir'avn da bu kabil hükümdarlardan idi.
2354. Yek-dil olan halkı sen iki taife yaptın, sihirbazlık taşa ve dağa rahne yapar.
"Yâ Mûsâ, sen sihirbazlık ile kalbleri birbirine muvâfık ve müttehid ve nifakdan ârî olan halkı iki fırka yaptın. Zîrâ sihirbazlık dağa ve taşa rahneler ve yarıklar yapar ve iki parçaya ayırır."