O yarım akıllı balığın çâre düşünmesi ve kendisini ölü yapması
17. bölüm / 48 · 2647 kelime · ~14 dk okuma
2259. O bir diğer balık, belâ vaktinde, akılin sayesinden ayrı kaldığından dedi:
O yarım akıllı olan diğer balık, balıkçıların tuzağına tutulmak belâsı geldiği vakit, o deryâ tarafına giden akıllı balığın sâyesinden ve himâyesinden ayrı kaldığından kendi kendine dedi:
2260. Ki: "O gamdan âzâde olarak derya tarafına gitti, benden öyle iyi arkadaş fevt oldu!"
2261. "Fakat ondan dolayı düşünmem ve kendime vururum, kendimi şimdi ölü yaparım."
"Fakat o akılin himâyesini kaçırdığımdan dolayı düşünmem ve mücâhede kılıcını kendi üzerime vururum. Binâenaleyh şimdi kendimi ölü hâline ve vaziyetine koyarım." "Ber-hod-zenem" ibâresi, "re'y ve tedbîri ve düşünceyi kendi üzerime çarparım" ma'nâsına da gelir.
2262. Binâenaleyh kendi karnımı yukarı, arkamı aşağıya getiririm ve suyun üzerinde giderim, üzerinde.
“Ber-ab ber” ibaresindeki ikinci “ber”, te'kîd içindir. Ma'lum olsun ki, balıkların ölenleri, su üzerinde karın tarafları yukarıya ve sırtları aşağıya doğru yüzer.
2263. "Onun üzerinde yüzücülük ile gider kimse gibi değil, çörçöp gittiği gibi giderim."
"Derya"dan murâd, vücûd-ı izâfî deryâsıdır. Halkın bir kısmı bu derya üzerinde kendi mevhûm olan varlıklarının ve nefislerinin hükmüne tebean yüzücülük ederler ve bin türlü mehâlike ma'rûz kalıp âh u enîn içinde bulunurlar; fakat yarım akıllı balık gibi kendi varlıklarının mevhûm olduğunu idrâk edenler, bu deryâda kendi irâdelerinin muhâlifi olan akıntılar olduğunu müdrik olup, kendilerini çörçöp gibi suyun akışına bırakırlar. Bunlar tarîk-ı Hakk'ın sâlikleridir.
2264. "Kendimi ölü yapıp suya tevdî ederim, ölümden evvel ölüm azabdan emndir."
Ya'ni, o yarım akıllı sâlik, kendi irâdelerinin hilafı zuhûr ettiğini görüp, her irâdesinin hilafı zuhûrunda bir azab çekmemek ve tamâmiyle emniyetde kalmak için, ölüm hâlinde insan nasıl irâdesiz kalır, o da öylece irâdesini suyun cereyânına bırakmayı tasmîm etti.
2265. Ey delikanlı, ölümden evvel ölüm emndir, Mustafâ bize böyle buyurdu.
2266. Dedi ki: "Ölüm size gelmezden evvel, hepiniz ölünüz"; fitneler ile ölürsünüz.
Bu beyitlerde موتوا قبل ان تموتوا Ya'ni, "Ölmezden evvel ölünüz!" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. تموتوا بالفتن ["Fitneler ile ölürsünüz"] ibâresi şerhan vâki'dir, ibâre-i hadîsden değildir. Ya'ni, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz bize buyurdu ki: "Ölmezden evvel ölünüz!". Eğer bu tavsiye-i Risâletpenâhî ile amel etmezseniz ey sâlikler, bu keserât âlemi içinde türlü türlü imtihânlar ile ölürsünüz, demek olur.
2267. Öylece öldü ve karnını yukarıya bıraktı; su onu gâh yukarıya ve gâh aşağıya götürür idi.
O yarım akıllı balık böyle düşündü ve hem de düşündüğü gibi öldü ve karnını yukarıya bıraktı, suyun cereyânı onu gâh yukarı ve gâh aşağıya sürükledi durdu.
2268. O kāsıdlardan her biri, "Yazık, en iyi balık öldü!" diye çok gussa götürdü.
"Kāsıdlar"dan murâd, rûh-ı sâliki deryâ-yı vahdete vusûlden men' eden her şeydir ki, bunların en mühimmi nefis ve şeytan ve enâniyet sahibi olup, kendilerini beğenen ulemâ-yı zâhirdir. Bunlar henüz basar-ı basîreti açılmamış olan ve binâenaleyh akılları yarım bulunan mü'minlerin rûhlarını tarîk-ı Hak'dan teb'îd için türlü türlü tuzaklar ile avlarlar; ve bunlar sâlikin mücâhede kılıcını kendi üzerine vurduğunu gördükleri vakit, "Eyvah, en zeki bir adamı kaçırdık!" diye teessüf ederler.
2269. O, "Benim bu oyunum yerinde vâki' oldu, tīğden kurtuldum!" diye uyanık sözünden şad oldu.
O yarım akıllı balık, "Oh, benim o kendimi ölü göstermek oyunum tam yerinde vâki' oldu; binâenaleyh helâk kılıcından kurtuldum!" diye avcıların o "Yazık!" sözünden sevindi.
2270. Ba'dehû onu muazzez bir avcı tutdu, müteakiben onun üzerine "tüf" etti ve onu toprağa bıraktı. [2277]
Ba'dehû o mücâhid olan sâliki ruhunu muazzez ve sâhib-i kadr olan bir avcı, ya'ni, bir mürşid-i kâmil tuttu ve müteâkıben ona nefh etti ve nûr-ı hâl ihsân edip, onu toprağa ya'ni, cismine bıraktı.
2271. Yuvarlana yuvarlana gizlice suya gitti, o ahmak kaldı ve iztirab etti.
O sâhib-i kadr olan azîz avcının nefhi sebebiyle, mücâhedât ve riyâzet içinde yuvarlana yuvarlana, gizlice vahdet deryâsına gitti; yalnız o ahmak balık kaldı ve o keserât gölü içinde çırpındı durdu.
2272. O selîm, kendinin cehdiyle kilimini kurtarmak için, sağdan ve soldan sıçradı.
"Selîm", akıldan sâf olan ahmak ma'nâsınadır. “Kilimi kurtarmak", nefsini halâs etmekden kinâyedir. "Ahmak olan kimse, bu keserât gölü içinde kendi nefsini halâs etmek için, sağdan ve soldan türlü türlü tedbîre mürâcaat ederek çırpındı."
2273. Ağı atdılar, ağ içinde kaldı; ahmaklık onu o ateş içine koydu.
"Nişânden" masdarı, burada "nihâden", ya'ni, koymak ma'nâsındadır. Ya'ni, "Bu keserât âlemi içinde kendi tedbîriyle kurtulmağa çabalayan rûh-ı gabî üzerine nefis ve şeytan mekr ve hîle tuzağını ve ağını atdılar; bu ağın içinde tutulup kaldı; ahmaklık onu o âteş-i bu'd ve firâk içine koydu, derya-yı vahdet tarafını tutamadı."
2274. Ateşin başı üzerinde bir tavanın sırtında o ahmaklık ile arkadaş oldu.
"Hem-hâbe", beraber yatıp uyumak ve arkadaş olmak ma'nâsınadır. "Iftirâk âteşinin başı üzerinde ve tabîat tavasının sırtında, o akılsız kimse, ahmaklık ile arkadaş oldu ve gaflet uykusuna daldı." Zîrâ nefis ve İblîs tuzaklarına tutulanların hâli böyle olur.
2275. Parlamış ateşin harâretinden o kaynar idi, akıl ona: "Sana nezîr gelmedi mi?" dedi.
O akılsız kimse gerek fânî olan hayât-ı dünyeviyyede ve gerek bâkî olan hayât-ı uhreviyyede azâba dûçâr oldu. Akıl olan enbiyâ ve evliyâya tâbi' olmayan ahmakların hayât-ı dünyeviyedeki azablarının envâ'ı o kadar çokdur ki, sayılmakla bitmez ve hiçbirinin kalbinde huzûr ve râhat bulunmaz. Kalblerine ârız olan ateşi söndürmek için bin türlü tedbîre müracaat ederler. Her bir tedbîr yeni bir elem ve azâb doğurur; fânî olan hayatları böyle geçer.
Vaktāki rûhlarının gözü âlem-i âhirete açılır oradaki azabların daha elîm ve daha şiddetli ve alevli olduğunu görüp feryâda başlarlar. Akıl meleği onlara `أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ` (Mülk, 67/8) Ya'ni, "Ey ahmaklar, Hak Teâlâ tarafından size bu netâici söyleyerek bir korkutucu gelmedi mi?" der.
2276. O işkenceden ve belâdan dolayı, kafirlerin canı gibi “Kālû bela!” derdi.
O âkıle tâbi' olmayan ahmak, hayât-ı dünyeviyyede uğradığı işkence ve belâdan dolayı, akıl meleğinin "Sana korkutucu geldi mi?" diye itâb etmesine cevâben, belâ-yı âhireti gören kâfirlerin ve münkirlerin canı, evet dediği gibi, "Evet geldi, fakat biz tâbi' olmadık!" dedi.
Bu beyt-i şerîflerde, sûre-i Mülk'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: `كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ` (Mülk, 67/8-10) Ya'ni, " Her ne vakit ki bir tâife cehenneme ilkā olunsa, cehennemin me'mûru olan melâike onlara: "Size korkutucu gelmedi mi?" diye sorarlar. Cevâben derler ki: "Evet bize nezîr geldi, sonra biz tekzib ettik ve dedik ki: "Allâh bize bir şey indirmedi! Siz ancak büyük şaşkınlık içindesiniz." Ve o kâfirler ilâveten dediler ki: "Eğer biz dinlese idik, yâhud taakkul etse idik, alevli ateşin ashâbından olmazdık."
2277. Yine o derdi ki: "Eğer ben bu kere boyun kırıcı mihnetden kurtulur isem,"
2278. "Ben azîm deryadan başkasını vatan yapmayayım, gölü ben mesken yapmayayım!"
"Seken", ev içinde sâkin olanlar ve kalbin sükûnet bulduğu her şey ma'nâsınadır; ve mesken ma'nâsına da gelir. Ya'ni, "O ahmak bu keserât âleminde tabîat tavasının sırtında pişerken der ki: Eğer bu düştüğüm, kılıç gibi boyun kırıcı ve kesici olan mihnetden kurtulursam, azîm olan vahdet deryâsından başkasını kendime vatan ittihâz etmiyeyim ve bu dünyâ gölünü ben ebedî mesken yapmak vehminde olmayayım!"
2279. "Hadsiz su isteyim ve emîn olayım, ebede kadar emn ü sıhhat içinde gideyim!"
"Hadsiz su"dan murâd, ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyyedir; zîrâ su وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيَّ (Enbiya 21/30) Ya'ni, ["Biz bütün canlıları sudan meydana getirdik"] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere mazhar-ı ism-i Hay'dır; ve ilim dahi rûhun hayâtı ve gıdâsıdır. Ya'ni, "Ben bu belâdan kurtulursam, vahdet deryâsına sefer edip bî-had ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye tâlibi olayım. Ve rûhumun bu ilim ile dirilmesi sebebiyle emîn olayım ve "seyr fillâh"da sıhhat ve selâmet içinde gideyim!" Ma'lûm olsun ki, ancak vâridât-ı ilmiyyesi gāyet vâsi' olan evliyâ "seyr fillâh"da emniyet ve sıhhat içinde gider. Eğer bu vâridât-ı ilmiyye noksân olursa, o velînin seyrinde emniyet ve sıhhat olamaz. Nitekim İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ında muharrer olan 108. Mektûb, hem Şâh-ı Nakşbend'in ve hem Hz. Şeyh-i Ekber'in ve hem de Hüccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazzâlî hazretlerinin ve diğer bir-
çok ekâbîr-i muhakkıkînin keşiflerine muhalif olduğu gibi, beyân olunan es-bâb-ı mûcibe dahi Kur'ân-ı Kerîm'e muhâlifdir. Fakîr bu muhalefeti ayrıca bir risâlede yazdığım cihetle burada zikri mûcib-i tatvîl olur. Ve bu zâtın Ebu'l-Hasan Harakānî ve Abdü'l-Kerîm Yemenî ve Ebu-Saîd Ebu'l-Hayr ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî ve emsâli ekâbirin kelâmlarına i'tirâzen yazılan mektûbları dahi bu kabildendir. Zîrâ nazarı ancak şerîatdedir, ilm-i hakîkatde değildir; ve ilm-i hakîkate nazaran ilm-i şerîat gāyet dardır.
Onun beyânındadır ki, ahmağın giriftarlık ve nedâmet vaktinde ahd etmesi hiç vefâ tutmaz; zîrâ subh-i kâzibin vefâsı yokdur. "Ve eğer reddolunsalar, nehy olundukları şeye avdet ederlerdi, halbuki bunlar yalancılardır!"
Ya'ni, ahmağın bir derde ve meşakkate giriftâr olup, fiil-i sakîminin netî-cesini gördüğü vakit, "Bir daha bu kabíl efâli terk edeyim!" diye ahd etme-sinin hiçbir te'sîri ve vefâsı yokdur. Onun bu ahdi subh-ı kâzibde zâhir olan aydınlığa benzer ki, o aydınlığın hiçbir vefâsı olmaz. Zuhûrunu müteakib gā-ib olur. Nitekim bu gibi ahmakların hâlini Kur'ân-ı Kerîm sûre-i En'âm'daki şu âyet-i kerîmede beyan buyurur: وَلَوْ تَرَى إِذْ وَقَفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَالَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بآيات ربنا ونكونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يَخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رَدُّوا لَعَادُوا لِما نهوا عنه وإنهم لكاذبون (En'âm, 6/27-28) Ya'ni, "Ey Resûlüm sen onları ateş üzerinde durdu-ruldukları vakit görsen, onlar: "Ne olurdu dünyaya geri gönderilse idik de Rabb'imizin âyetlerini tekzib etmese idik" derler. Onların bu temennîsi, belki bundan evvel ihfâ eder oldukları şeyin kendilerine zâhir olmasındandır ve eğer reddolunsalar, elbetde nehy olundukları şeye avdet ederler idi; onlar ise bu temennilerinde yalancıdırlar."
2280. Akıl ona dedi ki: "Hamakat seninle beraberdir, hamâkat ile ahde kırılmak gelir."
Ya'ni, ahmak belâ vaktinde "Bir daha bu işi yapmayayım!" diye ahd ettiği vakit, akıl meleği ona der ki: "Ey bîçâre, mâdemki ahmaklık seninle berâberdir, bu sıfat-ı hamâkat mutlakā sana ahdini bozdurur!"
2281. Ahidlerin vefâsı akıl için olur, sen akıl tutmazsın, git ey eşek kıymetli!
"Ahidlere vefâ etmek aklın hâssasıdır, hamâkatda verdiği sözü tutmak hâssası yokdur. Ey bîçâre mâdemki senin aklın yokdur, sûretin insan ise de, kıymet-i ma'neviyyen ancak bir eşeğin kıymeti kadardır; binâenaleyh mihnet vaktinde boş yerde bir daha yatmayayım diye ahd edip durma, git hayvanlığına rücû' et!"
2282. Akla kendi ahdinden yâd gelir, akıl unutkanlık perdesini yırtar.
Kendi ahdini tahattur edip îfâ eden ancak akıldır ve unutkanlık perdesini yırtan dahi ancak akıldır. Bir kimsenin ahdini unutması, ancak akıl ni'metinin nefsâniyet perdesi altında tesettür etmesiyle vâki' olur; yoksa akıl, nefsâniyet üzerine gālib olduğu vakit, ahdin unutulması mümkin değildir.
2283. Mâdemki aklın yokdur, unutkanlık senin bey'indir, senin tedbîrinin düşmanı ve bâtıl edicisidir.
Mâdemki cisminde nefsin hâkim olup, aklının hükmü ve tasarrufu kalmamışdır, bu hâl içinde elbetde unutkanlık senin mülk-i vücûdunun beyidir ve hâkimidir. Aklın belâ vaktinde sıfât-ı nefsâniyye perdeleri altından baş kaldırıp birtakım tedbîre teşebbüs etse bile, o unutkanlık senin bu tedbîrinin düşmanıdır ve onu ibtâl edicidir.
2284. Aklın noksanlığından hasîs olan pervâne, ateşden ve yanmadan ve eserden hâtırına getirmez.
"Hasîs", bir şey yakından geçerken, kendi görülmeyip, mürûrunun hayâl gibi olan gizli sesi ve mutlakan "ses" ma'nâlarına gelir; ve bir şeyin eserine ve nişanına dahi derler. Ya'ni, "Pervâne dediğimiz hayvancık aklının noksanlığı hasebiyle, mertebe-i havâniyyede pek dûndur ve aşağıdır. Bu sebeble evvelce ateşten yandığını ve ateşe doğru giderse yine yanacağını ve ateşe yaklaştıkça onun eser-i harâretini aslâ hâtırına getiremez."
2285. Vaktaki onun kanadı yandı, tövbe eder, onun hırsı ve unutkanlığı ateş üzerine vurur.
"Vaktâki o pervâne ateş üstüne saldırır ve kanadı yanar; ondan sonra kaçar ve rücû' eder. "Tövbe", rücû' ma'nâsınadır. Fakat yandığını unutur, kendisinde ateşe karşı yine bir hırs uyanır ve bu unutkanlığı sebebiyle tekrâr ateş üzerine saldırır." Bunun gibi, akılları nefsâniyet sıfatları altında zebûn olan kimseler dahi, başlarına gelen belâdan dolayı tövbe ederler; sonra hırs-ı nefsânî gelir, o tövbeyi unuturlar. Meselâ içkiye mübtelâ olan kimse, ispirtonun tahrîbâtı sebebiyle hasta olur ve bu hastalık içinde feryâd eder ve doktorlar bir daha içki içmemesini kat'iyyen tavsiye edip, tedâvî ederler, iyi olur. Evvelki çektiği ıztırâbâtı unutup, yine içkiye devâm eder.
2286. Zabt ve derk ve hifz edicilik ve hâtırda tutmak, akıl için olur, akıl onu yükseltir.
Bu beyt-i şerîfde "zabt" ile, havâss-i bâtıneden "hiss-i müşterek"e; ve "derk" ile, “kuvve-i fikriyye'ye ve "hafızî" ile, "kuvve-i hâfıza"ya ve "yâd daşt" ile, "kuvve-i hayâliyye'ye işaret buyurulur. Ve kuvve-i fikriyye havâss-i zâhire ve bâtıneden kuvve-i hâfızaya gelen şeyleri müşâhede edip, onların ma'nâlarını tahlil vė terkîb sûretiyle tasarruf eyler. Onun için bu kuvve-i fikriyyeye, kuvve-i mutasarrıfa derler. Bu kuvvet eğer aklın fermânına tâbi' olursa, ona "zâkire-i mütefekkire" derler; ve eğer kuvve-i vâhimenin hükmünde olursa, ona "mütehayyile" derler. Ya'ni, bu havâss-i bâtıne akıl için olur ve akıl onları yükseltir. Aks-i halde bunlardan lâyıkıyla istifade olu-namaz. Ve vehmin te'sîriyle mülk-i vücûda fesâd târî olur.
2287. Mâdemki gevher yokdur, onun pertevi nasıl olur; mâdemki zikr edici değildir, onun geri dönmesi nasıl olur?
Mâdemki bir kimsede akıl gevheri yokdur, o kimsenin kuvve-i fikriyyesinin pertevi olur mu? Ve mâdemki onun kuvve-i fikriyyesi akla tabi' olup müzekkire, ya'ni, zâkire-i mütefekkire sıfatını iktisab edememişdir, onun bir felâketdeki ahdini tefekkür edip, o felâket üzerine doğru gitmesi mümkin olur mu?
2288. Bu temennî dahi onun akılsızlığındandır; zîrâ görmez ki o hamâkatinin ne huyu vardır?
Ya'ni, ahmakın felâket vaktinde, "Eğer bu belâdan kurtulursam, bir daha bu kabîl efâle teşebbüs etmeyeyim!" diye temennîde bulunması dahi, akılsızlığından neş'et eder. Zîrâ başına gelen felâket, evvelce âkıbetini düşünemeyerek teşebbüs ettiği bir fiil-i sakîmin netîcesidir. Eğer evvelce taakkul etmiş olsaydı, bu belâ başına gelmezdi. İşte bu temennî dahi ahmaklığın huylarından birisidir.
2289. O nedâmet rencin neticesinden olur, hazîne gibi rûşen olan akıldan değil.
"Renc", eziyet ve meşakkat; "rûşen", aydınlık ve zuhûrdan kinâyedir. "Genc", hazîne ve define ma'nâsınadır. Ya'ni, "Akılsızın o pişmanlığı dûçâr olduğu eziyet ve meşakkat neticesinden olur. Yoksa arz-ı vücûdda bir define gibi olan aklın zuhûrundan değildir."
2290. Vaktaki meşakkat gitti, o nedâmet yok oldu; o tövbe ve nedâmet toprağa [2297] değmez.
Ya'ni, akılsızın pişman olması, meşakkate dûçâr olmasından idi; vaktâki o meşakkat gitti nedâmet dahi yok oldu. İmdi mâdemki o tövbe ve pişmânlık belâ ve mihnet vaktinde oldu, böyle tövbe ve nedâmetin hiçbir kıymeti yokdur. Mebzûl ve zelíl olan toprağın kıymeti, bu tövbe ve nedâmetin kıymetinden daha ziyâdedir.
2291. O nedâmet zulmet gamından yol bağladı; binâenaleyh gecenin sözünü gündüz mahv eder.
"Bâr besten", seferden ve sefere hazırlanmakdan kinâyedir (Bahar-ı Acem . كلام الليل يمحوه النهار sözü Hârûnu'r-Reşîd'in câriyesinden sâdır olmuş ve darb-ı mesel olarak kalmıştır. Sebebi budur ki: Câriye Hârûn’a gece vuslat va’dinde bulunmuş idi, Hârûn gündüz onu çağırmış, câriye de “Gündüz, gecenin sözünü mahv eder” ma’nâsında olan bu ifâdede bulunmuşdur. Bu beyt-i şerîfde “gam” geceye ve “şâdî” gündüze teşbîh buyrularak bu darb-ı mesel îrâd edilmişdir. Ya’ni, “Akılsızın o nedâmeti ve temennîsi gam gecesinden sefere hazırlandı, vaktâki gam gecesi geçip, şâdî gündüzü geldi; binâenaleyh bu gam gecesinin ahdini, şâdî gündüzü mahv etti.”
2292. Vaktâki o gam zulmeti gitti, hoş oldu, gönülden onun neticesi ve doğurduğu dahi gider.
Vaktâki o gam gecesi gitti, meserret ve şâdî gündüzü geldiği cihetle o akılsız hoş oldu ve keyfi geldi; binâenaleyh onun gönlünden bu gam zulmetinin neticesi ve doğurduğu şey olan nedâmet dahi gider.
2293. O tövbe eder, akıl pîri, eğer “Reddolunsa avdet ederdi” sesini vurur.
O akılsız kimse belâ ve mihnet vaktinde pişmân olup tövbe eder; fakat beşeriyyete ihsân-ı ilâhî olan akıl pîri, onun fevkınden “Eğer bu akılsız, mihnet habsinden salıverilip şâdî ve râhat sahâsına bırakılsa, yine o fiil-i sakîme avdet ederdi!” na’rasını vurur. eder. Gülşen-i Râz sahibi Mahmûd Şebüsterî hazretleri Mir'ât-ü'l Muhakkıkîn'inde buyurur ki: "Kuvve-i vâhime, görmediği yalan ve gerçek olan şeyleri nefs-i insâna gösterir. Gösterdiği şeyler nefsü'l-emre mutâbık olsun, olmasın, birçok şeyleri kendinden peydâ edip, gösterir ki, bunların hiçbir vecihle aslı yokdur. Bunun için âfâk ve enfüs âlemlerini tatbik eden meşâyih ve ulemâ, nefs-i insânîde olan vehmi âfâkda olan şeytanın misâli addetmişlerdir ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'in “Her kimse ile bir şeytan doğarmış, benim ile doğan şeytanı müslüman ettim" buyurmaları buna işarettir; zîrâ kuvve-i vâhimenin kizbden aslâ perhîzi yokdur. Meselâ bir şeyi mevcûd gösterir; fakat aslâ o şeyin vücudundan eser yokdur; ve bir şeyi ma'dûm gösterir, hadd-i zâtında o şey mevcûddur ve dâimâ vehmin işi böyledir." Bundan anlaşılır ki vehim, akla benzer; fakat akıl değildir; belki kalp olan bir akıldır. Hâlis altının yanında kalp altın nasıl ise, aklın yanında da vehmin kıymeti de böyledir. İmdi insanda nefsâniyet gālib olduğu vakit, akıl yerine kuvve-i vâhime hüküm-fermâ olur ve rûhâniyet gālib olduğu vakit, kuvve-i vâhime mağlub olup, akıl hüküm-fermâ olur. Binâenaleyh enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtı kuvve-i vâhimelerini mağlûb etmişlerdir. Kuvve-i vâhime hakkındaki birtakım dekāyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'dedir.