Mûsâ (a.s.)ın sihirbazlığı kendinden nefy etmesi
19. bölüm / 48 · 9296 kelime · ~47 dk okuma
2355. Dedi: "Huda'nın peygâmına garkım, Huda'nın ismi ile sihirbazlığı kim gördü?"
"Peygâm", birisi tarafından gelen veyâ giden haber ve kelâm ma'nâsınadır. Burada "vahy" murâd, buyurulur. Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevâben buyurdu ki: "Ey Fir'avn, ben Hakk'ın vahyine müstağrakım, nefsimin hevâsından sana bir şey söylemiyorum ki, bana sihirbazlık isnâd olunsun. Hak Teâlâ hazretlerinin ism-i şerîfine izâfeten sihir yapmayı kim gördü?"
Ma'lûm olsun ki, "sihir" lügatde, bâtılı hak sûretinde göstermeğe derler. Necmeddîn-i Kübra (k.s.) hazretlerinin Menâzilü'l-Hairîn ismindeki kitâbda beyân buyurduğu üzere meşhûr olan sihir beş kısım üzerinedir. 1.Tılsım, 2. Nîrenç yâhud nîrencât, 3. Rukye, 4. Halkatîrât, 5. Şa'bede'dir.
1. Tılsım: Buna “lîmya” da derler. Arzın nebâtâtının köklerinden olan ilâçların âsârı ile, âsâr-ı semâviyyeyi cem' etmektir ki, bunlardan emr-i acîb zuhûr eder. Tılsım lafzının harflerini kalb edince “musallat” kelimesi hâsıl olur ki, tılsımın ma'nâsı da ancak musallatdan ibarettir.
2. Nîrenc veyâhud nîrencât: Buna “ilm-i rîmya” da derler. Cevahir-i arziyyenin kuvvetlerini birbiriyle imtizâc ettirirler ve ondan acîb ve garîb eserler zâhir olur.
3. Rukye: Buna “efsûn” dahi derler. Sihir isabet eden kimseye içirmek için su üzerine okudukları ba'zı sözlerdir. Bu sözlerin ba'zıları “Fehleviyye” ya'ni, mecûsîlerin lügatı, ba'zıları da hezeyânatdır.
4. Halkatîrât: Üzerlerine ba'zı harfler yazılmış olan çizgilerdir ve birtakım garîb şekiller ve dâirelerdir.
5. Şa'bede: Hokkabazların san'at ve sür'atle gösterdikleri birtakım oyunlardır ki, zâhirde âdet fevkınde görülür ve halk indinde sebebi meçhûl olduğu için hayret olunur.
İmdi bunların esmâ-i ilâhiyyeye adem-i mukāreneti hasebiyle, ba'zıları gaflet ve ba'zıları da küfür eseri olduğundan, bunlarda görülen âsâr-ı acîbe ve garîbenin asla kıymeti yokdur. Fakat bu acîb eserler ve hârikalar eğer ism-i ilâhîye mukārin olursa, o mu'cize ve kerâmet olur.
Nefehâtü'l-Üns'den menkül olan âtîdeki menkıbe bu ma'nâyı îzâh eder: "Herat şehrinin ulemâsı bir gün Şeyhülislâm Ahmed en-Nâmekıyyü'l-Câmî (k.s.) hazretlerinin huzûruna geldiler. Aralarında tevhîd ve ma'rifet-i Hak bâbında söz geçti. Şeyh (k.s.) buyurdu ki: "Siz bu sözü taklîd ile söylüyorsunuz!" Onlar bu sözden pek ziyâde münfail oldular ve dediler ki: "Bizim her birimizin hıfzında Hak Teâlâ'nın vücudunun isbâtı için bin delîl vardır, biz nasıl mukallid oluruz?" Şeyh buyurdu ki: "Eğer her biriniz on bin delîl hıfz etmiş olsa bile yine mukallidsiniz." Bunlar dediler ki: "Bize bu söz için burhân lâzımdır." Bunun üzerine Hz. Şeyh hâdime: “Üç inci ve bir de leğen getir!" buyurdu. Hâdim getirdi, şeyh onlara buyurdu ki: "Bu incinin aslı ne idi?" Dediler ki: "Sedefin zabt ettiği nîsan yağmuru katreleridir ve onun havsalasında Hak Teâlâ'nın kudret-i kâmilesiyle inci oldu. Şeyhu'l-İslâm o incileri leğenin içindeki suya attı ve buyurdu ki: Her kim elini tahkîk yüzünden bu leğen üzerine "Bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm" desin, bu üç dâne inci su olsun ve birbirine karışsın." Ulemâ: “Bu acîb şeydir, siz deyiniz bakalım!" dediler. Şeyh buyurdu ki: "Evvelen siz deyiniz, bana növbet geldiği vakit, ben de diyeyim!" Ulemâ sırasıyla besmele-i şerîfi okudular; inciler olduğu hal üzere durmakta idi. Vaktâki növbet Hz. Şeyhe geldi, şeyhin üzerinde bir hâl zâhir oldu, leğenden tarafa teveccüh edip "bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm" dedi. O üç inci su olup birbirine karıştı ve leğen içinde devr etti. Şeyh "Üskün bi-iznil-lâh" ["Allah'ın izniyle sakin ol!"] dedi, filhâl delinmemiş bir dâne inci oldu, hepsi hayretde kaldılar."
2356. Sihirbazlığın mayası gaflet ve küfürdür, Mûsa'ya mensub olan can, dînin meş'alesidir.
Yukarıda îzah olunduğu üzere sihirbazlığın mayası ya Hak'dan gafil olup, O'nun mülkünde tasarrufa kıyâm etmekdir; veyâhud mecûsîlerin kelimâtını ve hezeyânâtını hak ve müessir bilmek sûretiyle küfürdür. Mûsâ'ya mensûb olan can ise dîn-i Hakk'ın nûru ve meş'alesidir.
2357. "Ey hayasız, ben sihirbazlara nasıl benzerim ki, Mesîh benim demimden pür-reşk olur!"
“Vakîh”, hayâsız ve edebsiz ma'nâsınadır. "Mesîh"den murâd, fakîrin anlayışına göre Îsâ (a.s.) değil, belki âhir zamanda havârik-ı âdât ile zuhûr edecek olan Mesîh-i Deccâl'dir. Zîrâ, “Mesîh”, arzı ölçen ve seyahat eden ma'nâsınadır. Îsâ (a.s.) arzda seyahat edip halka nûr-ı hidâyet saçtığı gibi, Deccâl dahi kezâ arzda gezip, halkı zulmet-i dalâlete müstağrak kılacakdır. Peygamberler ümmetlerini bu Mesîh-i Deccâl ile tahvîf buyurup îkāz ettiler. Bu ma'naya göre bu beytin ma'nâsını îzâh tekellüfsüz mümkin olur. Ya'ni, "Ey edebsiz Fir'avn, sihirbazlık peygamberlerde olmaz. Sihirbazlığın mayası ve temeli gaflet ve küfürdür ve bunlarda zuhûr eden hârikulâde haller, hak değil, bâtıldır; zîrâ âhir zamanda havârık ile zuhûru muhakkak olan Mesîh-i Deccâl, benim demimden hâsıl olan havârıkı duyduğu ve işittiği zaman hased eder. Zîrâ bâtıl, Hakk'ı dâimâ kıskanır." Âtîdeki beyt-i şerîf bu ma'nâyı te'yîd buyurur:
2358. "Ey cünüb, ben sihirbazlara nasıl benzerim ki, kitablar benim canımdan nûr tutar."
"Cünüb", baîd ve uzak ma'nâsınadır. "Kitâblar"dan murâd, kütüb-i semâ- viyyedir. "Nûr"dan murâd, ilimdir; zîrâ nûr kendi zâhir ve eşyayı muzhir ol- duğu gibi, ilim dahi bu hâssiyeti hâizdir. Ya'ni, "Ey Hak'dan uzak olan Fir'avn, ben sihirbazlara nasıl benzerim ki, bütün evvelki ve sonraki kütüb-i semâviyye benim canımın nûrunu alırlar, Ya'ni, benim canımın ilminden bahs ederler; zîrâ kütüb-i semâviyye, geçmiş peygamberlerin ümmetlerini da'vet ederken canlarından doğan sözleri zikr ederler ve gelecek peygambe- rin nişanlarını ve haberlerini verirler. Nitekim İncil, Cenâb-ı Peygamber'in ge- leceğini haber verdiği gibi, Kur'ân-ı Kerîm dahi geçmiş peygamberlerin ahvâ- lini ve Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn ile olan mücâdelâtını ve mu'cizelerini mufassa- lan beyân buyurmaktadır. Binâenaleyh yukarıki beyitde beyân buyurulduğu üzere kütüb-i semâviyyede mezkûr olan mu'cizât-ı Mûseviyye'ye havârık ile zuhûr edecek olan Deccâl-ı Mesîh'in hased etmesi müsteb'ad değildir. "Kitâb" hakkında diğer bir vecih dahi, efrâd-ı beşerin kitâb-ı a'mâlidir veya kalbidir. Nitekim sûre-i İsra'da vâki' اقرأ كتابك كَفَى بَنَفْسِكَ (İsrâ, 17/14) ["Kitâbını oku, sana nefsin kâfidir"] âyet-i kerîmesinde bu kitâba işâret buyurulmuşdur. Şu halde ikinci mısrâ'ın ma'nâsı: "Benim canımdan efrâd-ı beşerin kitâb-ı a'mâ- li veyâ kalbleri nûr alır" demek olur.
2359. "Çünki sen hevâ kanadı ile yukarı uçarsın, şübhesiz benim üzerime de o zannı götürürsün!"
"Çünki sen etrafına müneccimleri, sihirbazları toplayıp, onların tedbirleri üzerine hevâ-yı nefsânî kanadı ile halk üzerinde tahakküm edersin; şübhesiz beni de kendin gibi zannedip, senin üzerine sihir kuvveti ile tahakküm ede- ceğime hükm edersin."
2360. "Her kime ki "dâm" ve "ded"in ef'âli ola, onun kerîmler üzerine kötü [2367] zannı olur."
"Dâm", tuzak ma'nâsına geldiği gibi, âhû ve geyik gibi vahşî ve fakat yır- tıcı olmayan hayvanlara derler; ve "ded", arslan, kaplan gibi yırtıcı olan hay- vanlara denir. Ya'ni, "Kim ki yırtıcı olan ve olmayan hayvanların ef'âliyle me'lûf ola, öyle bir kimse ahlâk ve ef'âl-i insâniyye ile me'lûf olan kerîmler üzerine de kötü zanneder ve onları da kendisi gibi zanneder."
2361. Zîrâ sen âlemin cüz'üsün, her nasıl olur isen küllü dahi kendi vasfının üzerine gavî görürsün.
"Senin halkı kendin gibi zannetmenin sebebi budur ki, sen bu âlemin cüz'üsün." Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s.) bu ma'nâyı şu beytinde beyân eder. "Benî-Adem yekdiğerinin a'zâsıdırlar, zîrâ yaradılışda bir cevherdendirler."
"Mâdemki böyledir, sen her nasıl olursan, halkı da öyle görürsün, eğer sen azgın isen, herkes de senin nazarında azgındır."
2362. Vaktaki sen dönersin, senin başın da döner, senin gözün haneyi de dönücü görür.
"Manzar", masdar-ı mîmî olursa, "nazar" demek olur. İsm-i mekân olursa, "nazar mahalli" demek olur ki, "göz" ma'nâsına gelir. Mîm'in kesriyle "mınzar" olursa, ism-i âlet olur ve âlet-i nazar ise göz demekdir.
2363. Ve eğer sen gemide deniz üzerinde cârî olarak gidersen, denizin kenârını koşucu görürsün.
2364. Eğer sen melhameden mükedder olursan, cümle dünyayı hep dar görürsün.
"Melhame", Sarrah'da "azîm cenk mahalli" ma'nâsına gösterilmişdir. Ya'ni, "Eğer sen bir harb-i azîmden dolayı gönlü daralmış ve mükedder olursan, bütün dünyayı da dar görürsün." İkinci mısra'da ba'zı nüshalarda "cümle" yerine "cev” yazılmıştır, mısra' تنگ بینی جو دنیا را همه sûretindedir. "Cev" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "miyân ve iç" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bütün dünyanın arasını veyâ içini dar görürsün" demek olur. Nüsha-i Ankaravî'de "cümle" kelimesi yazılmakla beraber, tercümede "cev" ma'nâsı verilmişdir.
2365. Ve eğer dostlar murâdınca hoş olur isen, bu cihan sana gülistan gibi gö-rünür.
2366. Ey, çok kimse Şam'a ve Irak'a gitmişdir, o hiç küfür ve nifakın gayri-ni görmemişdir.
Ya'ni, "Birçok kimseler vardır ki seyahat tarîkıyle Şam'a ve Irak'a gitmiş ve orada birçok ulemâ ve evliyâ bulunduğu halde, onların hiçbirini görmeyip, ancak halkın küfrünü ve nifakını görmüşdür." Zîrâ insan her yerde evvelen tab'ına ve ahlâkına muvâfik ahvâli görür.
2367. Ve ey, çok kimse Hind'e ve Herat'a kadar gitmişdir, o kimse ancak bey' ve şirâ gördü.
"Ticaret kasdıyla Hind'e ve Herat'a gitmiş olan birçok kimseler, oralarda ancak alım satım muâmelesini görmüştür". Çünki insan nereye gitse evvelâ kendi kasdını görür.
2368. Ve ey, çok kimse Türkistan ve Çin'e gitmişdir, o kimse aslâ mekirden ve kemînden başkasını görmemişdir.
"Kemîn", düşman için kurulan pusu ma'nâsınadır. "Birçok kimseler Tür-kistan'a ve Çin'e seyahat etmişdir, oralarda ancak halk arasında hîle ve bir-birinin aleyhinde kurulmuş pusu görmüştür." Çünki o kimsenin bu huylarda melekesi vardır, gittiği yerlerde de en evvel göreceği şeyler bunlardır.
2369. Mâdemki renk ve bûdan başka bir müdrek tutmaz, iklimlerin cümlesi-ni istedi.
Seyahat eden kimse mâdemki gittiği yerlerde, kendinin renginden ve ko-kusundan başka bir idrâk olunmuş şey tutmaz, sen ona de ki: "İstediğin ka-dar iklimlerin hepsini dolaş; oralardan kendi renginden ve kokundan başka bir şey bulamayacaksın!"
2370. Öküz ansızın Bağdad'a geldi; o bu taraftan, o taraflara kadar geçer.
Ba'zı nüshada "Bağdâd âmed" yerine "Bağdâd âyed" yazılmıştır.
2371. Bütün ayşdan ve hoşluklardan ve lezzetlerden, o kavun ve karpuz kabuğundan başkasını görmez.
Ya'ni, "Bir öküz Bağdad şehrine girip, bir taraftan öbür tarafına geçtiği vakit, o şehrin içinde her sınıf halka mahsûs olan yaşayışlar ve hoşluklar ve lezzetlerden hiçbirinin farkında bile olamaz; o ancak şehrin ötesine berisine atılmış olan kavun ve karpuz kabuklarını görür." Çünkü öküz ancak bu kabuklardan hoşlanır ve lezzet duyar. Bunun gibi bu Mesnevî-i Şerîfi okuyan bir sınıf dahi, öküz tabiatında olup bu latîf kitâbın ancak kavun ve karpuz kabuğu mesâbesinde olan hikâyelerinin sûretlerini görür ve onların içinden ve bâtınından lezzet alamaz.
2372. Yol üzerine düşmüş ya saman, ya ot ola, o bir öküzün, yâhud eşeğin lâyık-ı seyrânıdır.
"Seyrân", gezmek ve temâşâ etmek ma'nâsınadır. "Saman ve otun temâşâsından zevk alan ya öküz veyâ eşekdir. Ba'zı nüshada “lâyık-ı seyrân" yerine "lâyık-ı dendân" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ: "Yol üzerine düşmüş olan saman veyâ ot ya bir öküzün veya bir eşeğin dişine lâyık olur" demekdir.
2373. Tabiat çivisinin üzerine pastırma gibi esbabın bağlanmışıdır, onun canı ziyâde olmaz.
“Bu vücûd-ı izâfî âleminde seyahat eden kimse, birtakım sûrî sebeblere ehemmiyet verip, kalbini pastırma gibi tabîat çivisinin üzerine bağlamış ve asmışdır; artık onun canı bu tabiat âleminin hâricini görüp yükselemez." Onun sermâye-i efkârı bu âlem-i tabiatda gördüğü yeknesak ahvâldir; onun için bu gibi kimselerin kalblerinde küşâyiş ve vüs'at bulunmaz ve dâimâ darlıkdan şikâyet içindedirler.
2374. Halbuki o sebebleri ve illetleri yırtmanın fezâsı, ey büyük mertebeli, Allah'ın arzıdır!
"Halbuki Allâh Teâlâ'nın zâhirde esbâb ve illetlerin hüküm sürdüğü bu tabîat âleminin fevkınde bir fezâsı ve meydanı vardır ki, onun hakkında أَرْضِ اللَّه وَاسْعَةٌ (Nisa, 4/98; Zümer, 39/10) ["Allah'ın arzı genişdir!"] buyurulmuşdur." Bu âlem esbâb ve illetlerin yırtıldığı bir fezâdır. Meselâ bu dünyâ âleminde bir binâ yapmak için mi'mâr ve rençber ve tuğla ve kerpiç gibi birçok esbâb ve levâzım iktizâ eder. Halbuki o arzda bir binânın vücûd bulması için himmet ve teveccüh kâfidir. Bu arza "arz-ı simsime" dahi derler ki, onda görülen ahvâli, bu âlemin mahsûsât ve ma'kūlâtına göre vaz' edilmiş olan lügatler ile anlamak ve ta'rîf etmek mümkin değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin ibtidalarında bu âlemin ahvâlinden mümkin olduğu kadar teşbîhât tarîkıyla bahs buyurmuşlardır.
2375. Her zaman nakış gibi mübeddel olur; can iyânda yeni yeni bir cihân görür.
Bu beyt-i şerîfde şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaâtı vardır; en münakkah ve münasib olanı Ankaravî hazretlerinin beyân buyurduğu birinci vecihdir. O da budur ki: "Nakış" kelimesi "can" kelimesine muzâf değildir, maktû' okunmak lâzım gelir. Ya'ni, "O esbâb ve illetlerin yırtıldığı fezâ, her zaman nakış gibi değişir. Ya'ni, bu sûret silinir yerine, yeni bir sûret gelir, rûh apaçık yeniden yeniye bir cihân görür." Bu beyânât hayâl değildir, çünki hayâl, insanın zihninde gördüğü şeylerin bir sinema şeridi gibi, bir geçit yapmasından ibârettir. Bu âlemin sûretleri ise böyle değildir. Hiç görmediği ve bilmediği ve aslâ hâtırına hutûr etmediği şeylerdir. O âlemi gören kimse, onları bu âlem-i dünyâ ehline anlatamaz, fakat hayalini lügāt-ı mevcûde ile anlatabilir. İmdi bu âlem-i tabîat, hayâle nisbeten dardır ve hayâl âlemi ise bu fezâ-yı hakikate nisbeten dardır ve fezâ-yı hakikat çok genişdir binâenaleyh o âlemin temâşâsından rûha usanmak ve bıkmak hâli gelmez.
2376. Eğer Firdevs ve cennetin nehirleri olsa bir sıfatın donmuşu olduğu vakit, çirkin oldu. Eğer sûret âlemi, bilfarz cennetlerin a'lâsı olan Firdevs cenneti ve cennetin latîf olan nehirleri bile olsa, mâdemki her an bir tarz ve bir sıfat üzerinde donmuş kalmışdır ve başka bir tarz ve sıfata inkılâb edemiyor, göze çirkin görünmeğe başlar; zîrâ yeknesaklık rûha sıklet verir ve insana dâimâ gördüğü o güzelliklerden bıkkınlık ve usanç gelir; çünki tab'-ı beşer teceddüdden mahzûz ve mütelezziz olur. Bunun sırrı budur ki, âlem-i sûret sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır; ve sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ise nâmütenâhîdir; binâenaleyh meclâ dahi ale'd-devâm ve bî-nihâye teceddüd ve tebeddül etmek îcâb eder; ve insan, ma'rifet-i Hak için mahlûk olduğundan, tab'an bu bî-nihâye olan temâşâsına ve ma'rifetine mütemâyildir. Şu kadar ki, insanların kısm-ı küllîsi Hakk'ı görmez bu meylin sebebini de bilmez ve ancak nefsinin hazzını görür. Ârifler ise bu meclâda Hakk'ın sıfatını ve esmâsını görür ve bunlardan müsemmâya intikāl eder ve aslâ nefsinin hazzını görmez. Belki كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنِ (Rahmân, 55/29) ["O her an bir şe'ndedir"] âyet-i kerîmesinin sırrını müşâhede eder. بیان آن که هر حس مدرکی را از آدمی مدرکاتی دیگرست که از مدرکات حس دیگر بی خبرست چنان که هر استاد پیشه ور اعجمی کار استاد پیشه ور دیگرست و بی خبری او از آن که وظیفه او نیست دلیل نبود که آن مدرکات نیست ، اگر چه به حکم حال منکر بود آن را اما از منکری اینجا جز بی خبری نمی خواهیم Onun beyânındadır ki, âdemîden her bir hiss-i müdrik için başka bir müdrekât vardır ki, dîğer hissin müdrekâtından bî-haberdir. Nitekim san'atkâr olan her üstâd, diğer san'atkâr olan üstâdın işinin yabancısıdır. Onun bî-haberliği ondandır ki, onun vazîfesi değildir. O müdrekâtın olmadığına delîl olmaz. Gerçi hâl hükmü ile ona münkir olur. Ammâ burada münkirlikden habersizliğin gayrini murâd etmiyoruz. İnsanın vücûdu cinsinden olup, idrak edici olan her bir his için, dîğer idrâk olunmuş bir şey ve ma'lûmât vardır ki o his, diğer hissin idrak ettiği şey-
den ve ma'lûmâtdan bî-haberdir. Meselâ hiss-i basar için görmek ve hiss-i sem' için işitmek vardır. Hiss-i basar, hiss-i sem'in işiticiliğinden bî-haberdir. Bu hâl şuna benzer ki, meselâ kuyumculuk san'atına vâkıf olan bir üstâd, demircilik san'atında mâhir olan üstâdın acemisi ve yabancısıdır. Bu kuyumcunun, demircilikden habersizliğinin sırrı budur ki, demircilik o kuyumcunun vazîfesi değildir. İmdi vücûd-ı beşerdeki hissin müdrekâtı ve ma'lûmâtı da böyledir. Vücûd-ı insânî memleketinin idâresi için, bu havâs kendilerine ayrı ayrı vazâif tevdî edilmiş olan birer me'mûrdur. Fakat bu habersizlik, ya'ni, bir hissin vazîfesinden diğer hissin haberi olmaması, onda bu hissin bi'l-kuvve ve ma'nen mevcûd olmadığına delîl değildir. Gerçi bu vücûd-ı izâfînin hâli hükmünce biri dîğerinin idrak ettiği şeye ve bir ma'lûmâta hâlen münkirdir. Meselâ göz, görmek vazîfesiyle mükellef olup, işitmeyi münkirdir ve lisân-ı hâl ile: "Bende işitmek hassası yokdur!" deyip durur. Fakat biz burada ve bu bahisde münkirlikden ancak âlem-i sûretde bir hissin müdrekâtından dîğer hissin habersizliğini murâd, ediyoruz; başka bir şey murâd, etmiyoruz. Zîrâ bu hüküm cismin ve âlem-i zâhirin hükmüdür. Rûhun hükmü böyledir, sem'-i rûh işiticilik hâlinde, baştan ayağa kadar işiticidir ve görücülüğü zamânında, baştan ayağa kadar görücüdür. Ve bu hâssa her insanın rûhunda vardır; fakat vücûdunda kesâfet-i cismâniyye galib olan adamın rûhundaki bu hâssayı cismâniyeti setr etmişdir ve bu adam bu cismâniyet âleminde, cismin hükmü dâiresinde yaşamakda bulunmuşdur. Vaktâki birtakım riyâzât ve mücâhedât ile bir kimsenin cismi letâfet kesb edip, kendisinde ahkâm-ı ruhiyye zâhir olmağa başlar. O vakit bu ma'nâyı zevkan anlar ve tasdîk eder. Cismânîler bu ma'nânın münkiridirler; çünki ahvâl-i ruhdan bî-haberdirler.
2377. Cihânın rü'yetinin dairesi senin idrakindir; pâklerin perdesi senin na-pâk olan hissindir.
"Çenbere", yuvarlak ve ortası boş olan şeye derler ki, dâire demekdir. Ya'ni, "Ey kimse senin bu kâinât hakkındaki dâire-i rü'yetin, idrâkin kadardır. Eğer idrâkin dar ise, kâinâtı dar ve geniş ise, geniş görürsün. Eğer görüşün sûret dâiresine münhasır kalıyorsa, nazarın bu görüşün fevkıne geçemez. Ve sûret ve kesâfet âlemi ise, âlem-i süflîdir ve kirli bir âlemdir; binâenaleyh senin havâssın bu âlemin dâiresinde mahsûr kalınca kirli olur. Binâenaleyh sen bu kirli olan hislerin ile bu sûret âleminden tecerrüd etmiş olan enbiyâ ve evliyâyı göremezsin. Senin bu kirli hislerin o temizlerin perdesi olur."
2378. Bir müddet hissi iyân suyu ile yıka, sûfîlerin elbise yıkayıcılığını böyle bil!
"İyân"dan murâd, kalb gözüyle suver-i âlemin iç yüzünü müşâhededir. Ya'ni, "Ey idrâkinin dâiresi âlem-i sûrete münhasır kalmış olan kimse, bir müddet mücâhedât ve riyâzât ile kalb gözünün açılmasına gayret et, sonra bu göz ile suver-i âlemin bâtınlarını müşâhede suyu ile havâss-i zâhirenin galatlarını ve yanlışlıklarını yıka! وثيابك فظهر (Müddessir, 74/4) Ya'ni, "Esvâbını temizle!" âyet-i kerîmesi mûcibince sûfilerin çamaşır yıkayıcılığını da böyle bil!" Nefehâtü'l-Üns'de şeyh Ali Ebu'l-Hasan el-Mağribî eş-Şâzelî (k.s.) hazretlerinin menkıbesinde şöyle buyurulur: "Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî demişdir ki, Resûl-i Ekrem'i rü'yâda gördüm, buyurdu ki: يا على طهر ثيابك من الدنس تحظ بمدد الله في كل نفيس Ya'ni, "Yâ Ali, elbiseni kirden temizle, tâ ki her bir nefesde Allah'ın yardımı ile haz alasın!" Dedim ki: "Yâ Resûlallâh, benim elbisem hangisidir?" Buyurdular ki: "Hak Teâlâ sana beş libâs ve hil'at giydirmişdir: 1. Hil'at-ı muhabbet, 2. Hil'at-ı tevhîd, 3. Hil'at-ı ma'rifet, 4. Hil'at-ı îmân, 5. Hil'at-ı İslâm'dır. Allah'ı seven kimseye her şey kolay olur. Allah Teâlâ'yı anlayan kimsenin nazarında hiçbir şey kalmaz. Allâh Teâlâ'yı vahdâniyetle bilen kimse, O'na hiçbir şeyi şerîk tutmaz; ve Allâh Teâlâ'ya îmân eden kimse her şeyden emîn olur; ve İslâm ile muttasıf olan kimse Hak Teâlâ'ya âsî olmaz ve eğer âsî olursa i'tizâr eder ve i'tizâr ettiği vakit kabûl olunur." Ve Ebu'l-Hasan Şâzelî hazretleri Allâh Teâlâ'nın وثيابك فظهر (Müddessir, 74/4) kelâm-ı şerîfinin ma'nâsını bundan anladım buyurmuşdur."
2379. Vaktaki sen temiz oldun, perdeyi koparırlar; pâklerin canı sana kendilerini çarparlar.
Ya'ni, yukarıda zikr olunan beş hil'atin temiz olduğu vakit, kalb gözünün perdesi olan kirli his perdelerini koparırlar. Pâk olan enbiyâ ve evliyânın ervâh-ı aliyyeleri, sana kendilerini çarparlar. Gerek âlem-i rü'yâda ve gerek uyanıklık hâlinde sana görünürler.
2380. Eğer cümle âlem nûr ve sûretler olsa, o güzellikden gözün haberi olur.
Ya'ni, nûr ve sûretler görünen şeylerdir, görünen şeylerin idrâki ise, vücûd-ı beşerde ancak göze mahsûsdur. "Suver"den murâd, "nûr” ve “ezân hûbî" karînesiyle güzel sûretler murâd, buyurulur. Ya'ni, güzel sûretleri ve nûru idrâk eden ancak gözdür.
2381. Gözünü kapadın, ona bir bütün zülfünü ve yanağını göstermek için kulağı öne getirdin.
2382. Kulak der ki: "Ben sûrete bakmam, eğer sûret bir sadâ vurursa ben işitirim!"
Ya'ni, meselâ gözünü kapadın ve kulağını açtın, bir güzelin zülfünü ve yanağını kulağın ile temâşâ etmek istedin, kulağın sana der ki: "Ben sûrete bakamam, benim sûret müşâhedesiyle işim yokdur; ben ancak o sûret ses çıkardığı vakit, o sesi işitirim, vazîfem budur!"
2383. Ben âlimim, fakat kendi fennimde, benim fennim bir harf ve savtın gayrinden ziyade değildir.
Ya'ni, kulak der ki: "Benim ancak kendi hünerimde ve fennimde ilim ve haberim vardır. Benim o hünerimde söylenen bir harfi ve çıkarılan bir sesi işitmekden başka ziyâdelik yokdur, vazîfem işitmeğe münhasırdır."
2384. "Burun, haydi gel bu güzeli gör!" Burun bu matlûba lâyık değildir.
Bu beyt-i şerîfde "Eğer gûyî ki” ibâresi mahzûfdur. Ya'ni: "Eğer desen ki, ey burun, haydi gel bu güzel sûreti gör! Burun lisân-ı hâl ile bu matlûba lâyık olmadığını söyler ve hâl-i rü'yet hâsıl olmaz."
2385. "Eğer bir müşk ve gül suyu olursa koku götürürüm; benim fennim ve ilmim ve haberim budur!"
“Muhbir”, ism-i fâil olup, haber verici ma'nâsınadır. "Muhber" ism-i mef'ûl olup, haber verilmiş demekdir. "Mahber" ism-i mekân olup, haber vermek ma- halli demekdir. Ve eğer bu telaffuz ile masdar-ı mîmî olursa, “haber" ma'nâsınadır; burada masdar-ı mîmî olmak münasibdir. Ya'ni, burun der ki: "Ben sûret göremem, vazîfem kokuları duymakdır, eğer bir müşk ve gül suyu olursa koklarım; benim hünerim, bilgim ve haberim ancak kokular hakkındadır."
2386. “O sîm-sakın yanağını ben ne vakit görürüm! Sakın bana teklif-i mâlâyutak etme!"
Ya'ni, burun lisân-ı hâl ile der ki: "Ben bacakları gümüş gibi beyaz olan o güzelin yanağını ne vakit görebilirim! Bana tâkatımın hâricinde bir teklif yapma!"
2387. Kezâ eğri his, eğriden gayri görmez, onun önünde ister eğri sürtün, yâhud doğru sürtün.
"Gaj", "gajîden" masdarından emr-i hâzırdır; çocukların sürtünerek yürümeleri ma'nâsınadır. Burada hareket ma'nâsınadır. Ya'ni, "Her bir hissin ayrı bir hüneri ve ma'rifeti vardır, ondan ileriye geçemez; fakat bu hislerin bir doğru ve bir de eğri olması vardır. Meselâ gözün şaşı olup biri iki görmesi gibi. Böyle eğri gören hissin hüneri ve ma'rifeti de eğri görmekdir. Sen onun önünde ister doğru hareket et ve ister eğri hareket et."
2388. Ey yardımcı efendi, yakînen bil ki şaşının gözü birliği görmekden ma'zûldür.
Ey ibâdullâha hakikat-ı eşyayı anlatmak sûretiyle fikirlerine yardımcı olan efendi, yakînen bil ki, kalb gözü şaşı olan kimsenin gözü, kâinâtın keserâtı içinde meşhûd olan birliği görmekden ma'zûldür; ona bu hakikati anlatmağa çabalamak boşdur.
Hind nüshalarında ikinci mısra' ناظر شرکست نه توحید بین sûretindedir. Ya'ni, "Şaşı göz, birliği görmekten muhakkak şirke nâzırdır, tevhîd görücü değildir" demek olur.
2389. "Sen ki Fir'avn'sın, bütün mekr ve zerksin, muhakkak beni kendinden fark etmeyi bilmezsin!" Bu beyt-i şerîf Mûsâ (a.s.) tarafından Fir'avn'a hitâb olduğu gibi; her asrın mürşid-i kâmilleri tarafından Fir'avn tabîatinde ve meşrebinde olan kimselere dahi hitâbdır.
2390. "Ey eğri oynayıcı, sen bana kendinden bakma, tâ ki bir katı sen iki kat [2397] görmiyesin!"
Ey bu vücûd-ı izâfî âlemindeki oyununu ve rolünü eğri oynayıcı olan Fir'avn, sen Hakk'ın varlığı muvâcehesinde kendi varlığını da görüp, rubûbiyet ve tasarruf da'vâsını ediyorsun; vaktâki ben seni da'vete geldim, beni de kendine kıyâs edip, Hak muvâcehesinde senin gibi varlık gösterdiğimi zannediyorsun. Halbuki benim mutasarrıfım Hak'dır ve benim varlığım, O'nun varlığında mahvdır; binâenaleyh sen bana, kendine kıyâsen bakma, tâ ki bir kat olan varlığı, sen iki kat görmiyesin!"
2391. "Bir saat benden bana bak, tâ ki kevnin verâsında bir saha göresin!"
"Ey Fir'avn, sen kendi varlığının hayalini bırak da, bir müddet benden bana bak; Ya'ni, bana tâbi' ve benim Mûsâ'lığımda müstağrak ol, tâ ki bu âlem-i kevnin ve vücûd-ı izâfî âleminin arkasında azîm bir meydan ve geniş bir saha göresin!"
2392. "Darlıkdan ve ârdan ne nâmdan kurtulasın, aşk içinde aşk göresin vesselâm!"
"Bu âlem-i kesâfetin darlığından ve nefsin kibrine taalluk eden ârdan ve utanmadan ve enâniyetin hoşlandığı nâmdan kurtulasın. Bu rûhâniyet ve letâfet âleminde aşk içinde aşk göresin vesselâm!" "Vesselâm" kelimesi, bir işin usûlü dâiresinde yapıldığı halde, selâmet hâsıl olacağına işâreten müsta'meldir. Meselâ "Bu işi böyle yapalım vesselâm" derler. Burada da o ma'nâyadır. Ya'ni, “Bir sâat sen benden bana bak, tâ ki kevnin arkasında bir saha göresin ve darlıkdan ve ârdan ve nâmdan kurtulasın da, aşk içinde aşk göresin vesselâm!" demek olur.
2393. İmdi bedenden kurtulduğun vakit, kulak ve burun göz olmak bildiğini [=olabildiğini] bilirsin.
Bu kesîf olan bedenden kurtulup, rûhâniyet kisvesine büründüğün vakit, görmek hâssasının kulakda ve burunda da hâsıl olduğunu görürsün. Zîrâ rûh görücülük hâlinde, baştan aşağıya kadar görücüdür.
2394. O tatlı dilli şâh doğru söylemişdir ki, arifler mu-be-mû göz olur.
Tatlı dilli şâh ile sultânu'l-ârifîn Bâyezîd (k.s.) hazretlerine işaret buyuru- lur. Zîrâ Hz. Bâyezid لا يصير الرجل من العارفين حتى يصير كل شعر منه عينا ناظرة ya'ni, "Her bir kılı vücûdundan bakıcı bir göz olmadıkça, kişi âriflerden olmaz" buyur- muşdur. Cenâb-ı Pîr efendimiz kendi zevk-i âlîlerine istinâden bu beyt-i şerîf- de Hz. Bâyezîd'in sözlerini tasdîk buyururlar. Mevlânâ Nizâmî (k.s.) dahi bu ma'nâda âtîdeki beyitleri söylemişlerdir. Beyit:
Tercüme ve îzah: "O bâğ-ı letâfetin mâlik olduğu nergisîn harf ki, onun gözün- de ancak ما زاغ البصر وما طغى (Necm, 53/17) ["Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı"] âyet-i kerîmesinin sürmesi vardı. Onun vücûdu nergis gibi bütün göz olmuş ve teninin gömleğinde nefsânî sıfat dikenlerinden birisi kalmamışdır."
2395. Muhakkak evvelen gözün gözlüğü yok idi; o rahimde ete mensûb cenîn idi.
"Çeşmî"deki "yâ" masdariyettir. "Cismin görmek âleti olan gözde muhak- kakdır ki evvelen göz olmaklık hâli yok idi; onun ibtidâki hâli ete mensûb olan bir cenînden ibaret idi." Hind nüshalarında mısra'-ı evveldeki "çeşm" yerine "cism" vâki'dir. "Muhakkakdır ki evvelen cismin gözü yok idi; ana rahminde et parçasından ibaret bir cenîn idi" demek olur.
2396. Ey oğul yağı, görmenin sebebi bilme ve yoksa rüyada kimse süretler gör- mez idi.
Ehl-i teşrîh indinde ma'lumdur ki, göz yedi tabaka üzerine müretteb ve yağ cinsinden müteşekkil bir uzuvdur; ve onun sûret-i teşekkülü vücûd-ı beşerde rü'yet hâline bâis olur. Fakat hâssa-i rü'yeti münhasıran bu tavaz- zu'a isnâd etmek ve bu yağ tabakalarını görmeğe sebeb bilmek doğru değildir. Gözdeki yağ tabakalarının bu tavazzu'larında görmek hâli hâsıl olması, insanı şaşırtır ve "Görmek bundandır" der. "Fakat ey mertebe-i hakîkate vâsıl olmamış olan ve henüz çocuk mesâbesinde bulunan kimse, bunu böyle bilme! Eğer senin dediğin doğru olsa, uyuyup gözlerini kapamış olan bir kimsede aslâ görmek hâli hâsıl olmamalı ve birtakım sûretler görmemeli idi!"
2397. O cin ve şeytan görür; her ikisinin göz mahallinde yağa benzeyen yokdur.
Ankaravî hazretleri “şebîh" kelimesini ikinci mısrâ'a rabt edip bu ma'nâyı beyân buyurmuşlardır. Ve bu kelimenin birinci mısrâ'a masrûf olması hâlinde, şebîhden mukaddem insan lafzı mukadder olması lâzım gelip, “perî ve dîvi insana şebîh görür; halbuki her iki tâifenin göz mahallinde insandaki yağ tabakaları yokdur" ma'nâsı verilebileceğini de gösterirler. Hind şârihleri bu ikinci ma'nâyı almışlardır.
2398. Nûrun yağa muhakkak nisbeti yok idi, Vedûd olan Hallâk ona nisbet bahş etti.
Haddizâtında kesîf yağ tabakalarından müteşekkil olan göze, nûr-ı basarın hiçbir münasebeti yok idi; fakat Vedûd olan Hallâk, ya'ni, mahlûkātını seven Yaratan, böyle bir nûr-ı basar lutfunu o kesîf yağ tabakalarına nisbet etti.
2399. Adem topraktandır, ne vakit toprağa benzer? Cinnî, hiç iştiraksiz ateştendir.
Cism-i Adem'in mayası ve cevheri toprakdan ve arzdandır; böyle olduğu halde eti, kanı, damarları, hiç toprağa benzer mi? Cin tâifesinin cisimleri de zâhirde asla ateşle iştirakı olmaksızın ateştendir. Nitekim cism-i insânî toprakdan olduğu halde, zâhirde aslâ toprakla iştirâki ve toprağa benzer bir yeri yokdur.
2400. O perî, ateşin mânendleri değildir; nazar edersen gerçi onun aslı odur.
Hind nüshalarında birinci mısra نیست خود مانند آتش آن پری suretindedir. "O peri muhakkak ateşin mânendi değildir" demek olur.
2401. Kuş havadandır, ne vakit havaya benzer; Huda nâ-münasibe nisbet verdi.
İlm-i hayvânâtda îzâh olunduğu üzere kuş cinsinden olan hayvânâtın nutfesi yeldir ve havadır. Erkeği, dişinin esfeline yel salıverir ve ondan yumurta hâsıl olur. "Kuşların aslı böyle bir hava olduğu halde, kendileri hiç havaya benzer mi? İşte Hak Teâlâ hazretleri, aslen münasib olmayan bir şeye, akıl ve hayâle gelmeyen nisbetleri verdi."
2402. Bu fer'lerin asıllara nisbeti bîçûndur; gerçi ona vasıllar verdi.
"Toprağın fer'i olan cism-i âdemin kendi aslı olan toprağa ve ateşin fer'i olan cism-i perînin kendi aslı olan ateşe ve havanın fer'i olan kuşun, kendi aslı olan havaya nisbeti bîçûndur ve ta'rîf ve tavsîfe sığar bir şey değildir. Böyle iken Hak Teâlâ hazretleri hikmet ve san'atı ile, birbirine münasib olmayan şeyler arasına vasıllar verdi ve bitişiklikler koydu." Ve ehl-i fen bu ittisâlât ve istihâlâtı tedkîk ederken hayretlere düştü.
2403. Adem mâdemki heba olan toprağın evladıdır, bu oğlun babaya nisbeti nerededir?
"Hebâ", havaya uçan toz demekdir. "Adem oğlu havaya uçan toz cinsinden bulunan toprağın evladıdır. Bir kerre cism-i âdeme bak, bir de onun babası olan toprağa bak, ne münasebet görebilirsin?"
2404. Eğerçi bir nisbet var ise de akıldan mahfîdir, bîçundur; akıl ne vakit iz götürür?
Gerçi beyân edilecek bir nisbet daha vardır; fakat o nisbet Hak ile eşyâ arasındaki nisbet olduğundan, akıldan pek gizlidir. Aslâ ta'rîf ve tavsîfe sığ- maz; binâenaleyh akıl o nisbetin arkasından ve izinden nasıl yürüyebilir? Bi- zim bu söylediğimiz nisbetler ise âlem-i kesâfete ve letâfete taalluk eden mahsûsât ve ma'kūlâtdır. Halbuki vücûd-ı hakîkî-i Hak, eltaf-1 eltaf-1 latîfdir ve bu eşyâ-yı zâhirenin ebtan-ı butûnudur. Akıl ise o mertebenin huzûrunda kesîfdir, kesîfin latîfe yolu yokdur. Ve daha bu mertebeye çıkmazdan evvel, birtakım niteliksiz ve ta'rîfe sığmaz nisbetler daha vardır, şöyle ki:
2405. Eğer rüzgâra gözsüz görüş vermese idi, Ad kavmi içinde nasıl fark ederdi?
2406. Mü'mini düşmandan nasıl bildi, meyi kabakdan nasıl bildi?
Ya'ni, Ad kavmini emr-i ilâhî ile helâke me'mûr olan rüzgâr o kavmin ara- sına girdiği vakit, kâfir ile mü'mini ayırıp ve yere çarpıp helâk eder ve mü'minlere dokunmaz idi. Maahâzâ bunları tefrîk için bizim bildiğimiz gibi bir gözü yokdu; fakat görüşü vardı." "Mey"den murâd, mazrûf ve "ka- bak"tan murâd, zarftır. Zîrâ eski zamanlarda kabakları kurutup, mey içmek için bardak gibi kullanırlar idi.
2407. Nemrûd'un ateşinin gözü yoksa, onun Halîl'ine nasıl teceşşüm etmeğe lâyık oldu.
“Teceşşüm”, bir adam bir güç işi üzerine alıp zahmetini mürtekib olmak ma'nâsına olduğu Kāmûs'da beyân olunmuşdur. “İbrâhîm Halíl (a.s.)ı ateşin yakmaması, ateşin tab'ına nazaran zahmetli bir işi deruhte etmek olur.” Ba'zı nüshalarda “tehaşşum” vâki' olmuşdur. Bunun bir ma'nâsı da hürmet et- mekdir. Ya'ni, “Nemrûd İbrâhîm (a.s.)ı yakıp helâk etmek için ateşe attı; eğer ateşin gözü ve görüşü yok idiyse, Hakk'ın Halíl'ini yakmamak külfet ve zah- metini deruhteye liyâkat kesb etti veyâhud ona hürmet etti.”
2408. Eğer Nil'in o nûru ve görüşü olmasa idi, neden Kıbtî'yi Sıbtî'den seçti?
Eğer Mısır'daki Níl nehrinin o nûr-ı rü'yeti ve görüşü olmasa idi, neden dolayı Fir'avn'ın tarafdârı olan Kıbtî'yi Mûsâ (a.s.)ın ümmeti olan Sıbtî'den ve Benî-İsrâîl'den tefrîk edip, Kıbtî'ye kan ve Sıbtî'ye su olurdu?.
2409. Eğer rü'yetli dağ ve taş olmasa idi, o halde Dâvûd'a niçin yar oldu?
"Dîdâr", rü'yet ma'nasınadır. يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ (Sebe', 34/10) Ya'ni, "Ey dağlar, Dâvûd'un münâcâtında, onunla beraber gidin!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Eğer dağın ve taşın hâssa-i rü'yeti olmasa idi, Dâvûd (a.s.)ın dağlarda münâcât ettiği vakit, o hazreti görüp, ona muvâfakat ederler mi idi?"
2410. Eğer bu arzın gözü ve canı olmasa idi, neden dolayı Kārûn'u öyle yu- [2417] tardı?
Sûre-i Kasas'da vâki' olan Kārûn kıssasına işâret buyurulur.
2411. Eğer Hannâne'nin kalb gözü olmasa idi, o ferzânenin hicrini nasıl görürdü?
"Hannâne", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hutbe okurlarken dayandıkları bir direğin ismidir. Cemâat çoğaldığı vakit birkaç basamak merdiven yaptılar, Server-i âlem Efendimiz o merdivenler üzerine çıkıp, hutbe okumağa başlayınca, direkden bir inilti zâhir oldu ve ashâb-ı kirâm bu iniltiyi işitdiler. Nitekim kıssası I. cildde 2145 numaralı beyitten i'tibâren zikr olunmuşdur.
2412. Taş parçaları eğer görücü olmasa idi, avuç içinde nasıl şehadet verirdi?
Ya'ni, "Ebû Cehil avucunun içine birtakım taş parçalarını saklayıp, huzûr-ı Risâletpenâhî'ye gelmiş ve içindekileri bilmesini teklif etmiştir. Bunun üzerine taşlar Server-i âlem Efendimiz'in risâletine şehadet etmişdir." Bu kıssa da kezâ I. cildin 2188 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyurulmuşdur.
2413. Ey akıl sen kanatları çek, "Zülzilet zilzaleha" sûresini oku!
2414. Kıyametde bu yeryüzü iyi ve kötü üzerine, ne vakit görülmemişden şâ- hidlikler verir?
Ya'ni, kıyâmet gününde yeryüzü, sathında işlenmiş olan iyi ve kötü efâl üzerine şehadet edecekdir. Eğer o sath-ı arz rü'yet hâssasını hâiz olmasa idi, görülmemiş olan şeyler hakkında nasıl şehadet edebilir?
2415. Ne vakit halleri ve haberleri söyler, arz sırları bize izhar eder?
Eğer arzın görüşü olmasa idi, o arz kendi hallerini ve haberlerini nasıl söy- ler ve bize kendi sırlarını nasıl ızhâr eder idi. Bu beyt-i şeriflerde إِذَا زَلْزَلَتِ الْأَرْضِ ,zilzal) زِلْزَالَهَا وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضِ أَثْقَالَهَا وَقَالَ الْإِنْسَانُ مَا لَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا 99/1-5) ya'ni, “Arz kıyametde bir sarsılış sarsıldığı ve ağırlıklarını dışarıya çı- kardığı vakit, insan, arza ne oldu? diye. O günde Rabb'in arza vahy etmesi sebebiyle o arz haberleri söyler" âyet-i kerîmesinin meâl-i münîfi beyân bu- yurulur.
2416. "Beni sen emîrin önüne bu göndermek, bir burhandır ki, mürsel habîrdir."
"Beni senin gibi bir müstebid ve kuvvet-i zâhire sahibi olan hükümdarın önüne görderen Hak Teâlâ'nın bu gönderişi, o göndericinin ahvâlimize habîr ve âgâh olduğunun delili ve burhânıdır." O burhân dahi budur ki, sen kuv- vet ve kudret -i zâhire sâhibisin, a'vân ve ensârın çokdur, ben ise zâhirde fa- kîr ve tek başına çalışır bir şahısım. Bende zâhir olan celâdet, beni göndere- nin kuvvet-i kāhire sahibi olduğunun alâmeti ve delílidir.
2417. "Zîra kolay olmak için böyle nasıra, böyle ilaç lâyıkdır.
"Senin hodbînlik ve enâniyet nasırın pek çok büyümüş ve sertleşmişdir, onun kolayca izâlesi için ejderhâ olan benim asâm lâzımdır; o nasının ilâcı bu ejderhâdır."
2418. Bundan evvel vakıalar görmüş idin ki, Huda beni müntehab kılmak ister.
Tefsîr kitablarındaki beyâna nazaran Fir'avn'ın gördüğü rü'yâ bu idi ki, Kudüs-i Şerîf tarafından bir ateş çıkıp, Mısır'ı kapladı. Fir'avn'ın kavmi olan Kıbtiler'in hepsini yakıp, Benî-İsrail'e asla zarar etmedi. Fir'avn bu rü'yâdan korkup, kâhinlere ta'bîr ettirdi. Onlar da, "Benî-İsrail'den bir çocuk doğacak, senin helâkin ve mülkünün zevâli onun eli ile vâki' olacakdır" dediler. Fir'avn'ın Benî-İsrâîl çocuklarını öldürmesinin sebebi de bu idi.
2419. Ben elde asa ve nûr tutmuşum, senin edebsiz olan boynuzunu kıraca-ğım!
"Asâ"dan murâd, Mûsâ (a.s.)ın ejderhâ olan asâsıdır; ve "nûr"dan murâd, dahi, "yed-i beyzâ"sıdır ki, sûre-i Taha'da vâki' وَأَضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَىٰ (Tâhâ, 20/22) ya'ni, "Ve elini koltuğunun altına götür, zamm ét, tâ ki ayıpsız ve illetsiz nûr-ı beyzâ hâlinde nübüvvetine dîğer alâ-met olarak çıksın!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. "Boynuz"dan mu-râd, Fir'avn'ın cismidir.
2420. Rabb-i dîn, bundan dolayı sana türlü türlü korkunç vakıaları gösterdi. [2427]
"Rabb-i dîn senin te'dîbin için beni intihâb buyurduğunu anlatmak üze-re sana türlü türlü konkunç rü'yâlar gösterdi." Bu beyt-i şerîfe nazaran Ce-nâb-ı Hak Fir'avn'a, âtîde vâki' olacak hâdisâtı, rü'yânın "keşf-i muhayyel" nev'inden olmak üzere müteaddid ve korkunç rü'yâlar göstermiş olduğu an-laşılır.
2421. Senin kötü olan sırrına ve tuğyanına layık, tâ bilesin ki o senin lâyı-kındır!
Birinci mısrâ' yukarıki beyti mütemmim olan bir cümledir. Ya'ni, "Hak Te-âlâ sana senin kötü olan sırrına ve bâtınına ve azgınlığına lâyık olarak birta-kım korkunç rü'yâlar gösterdi, tâ bilesin ki, o korkunç rü'yâlar senin lâyıkın- dır." Zîrâ rü'yâlar rü'yâ sâhibinin hâline münasib olur. Eğer salâh dâiresinde yaşarsa rü'yâları latîf ve fesâd dâiresinde yaşarsa rü'yâları da korkunç ve fenâ olur.
2422. Nihayet bilesin ki, o Hakîm ve Habîr'dir, ilaç kabûl etmeyen marazların muslihidir.
"Ey Fir'avn, âkıbet bilesin ki, Hak Teâlâ hazretleri Hakîm'dir, her şeyi yerli yerine tertib buyurur ve Habîr'dir. Kulların ahvâl-i zâhire ve bâtınelerini ilm-i zevkî ile bilir ve ilâç kabûl etmeyen hastalıkların birtakım tedâbîr-i hakîmânesiyle muslihidir."
2423. Sen te'vîlât sebebiyle, bu ağır uykudandır diye, ondan kör ve sağır oldun.
"Ey Fir'avn, sen gördüğün korkunç rü'yâları, keyfine muvâfık olarak te'vîl ve ta'bîr ettin ve bunlar ağır uykudan hâsıl olma hayâlâtdır dedin. Bu sebeble o rü'yâlarda [ki] işaretlerden kör ve sağır oldun."
2424. Ve o tabib ve o müneccim lem'alarda onun ta'bîrini gördü, tama'dan örtdü.
"Lema", yaldıramak ve parlamak ve bir şeyi götürmek ve el ile veyâ libâs ile işaret etmek ma'nâlarınadır. Burada, mutlakan işaretler ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Fir'avn, sen gördüğün korkunç rü'yâları tabîblere ve müneccimlere söyledin, onlar dahi o lem'alarda ve işaretlerde onların ta'bîrlerini gördüler; fakat senin in'âm ve ihsânına tama' ettikleri için, doğruyu söylemediler." Sana karşı dalkavukluk edip, mizâcına göre sözler söylediler ve onlardan her birisi:
2425. Dedi ki: "Senin devletinden ve şahlığından uzakdır ki, senin âgâhlığına gussa gele!"
Ya'ni, tabîbler ve müneccimler: "Ey hükümdâr-ı azîm, senin devletin ve şahlığın kuvvetlidir ve memleketinde bir küçük vak'a hâdis olsa, me'mûrla- rın derhal sana haber verirler; binâenaleyh idâre-i hükûmetdeki teşkîlâtın bu kadar muntazam ve kuvvetli iken, senin âgâhlığına gussa gelmez ve aslâ gaflete düşmezsin!" dediler.
2426. "Muhtelif gıdadan yahud taâmdan, şûrîde olan tabiat rüya görür."
Tabîbler ve müneccimler tesellî için dediler ki: "Ey hükümdâr-ı zîşân, beyhûde vehme düşme; türlü türlü gıdalardan veyâhud yemeklerin cinsinden dolayı, müşevveş ve karışık olan tabîat böyle rü'yâlar görür."
2427. “Zîra o, gördü ki nasîhat isteyici değilsin, sertsin ve kan dökücüsün ve miskin huylu değilsin."
"Zîrâ o müneccim ve tabîb, senin rü'yâlarını dinledi ve ondaki işaretleri anladı; fakat gördü ki, sen nasihat kabûl eder bir adam değilsin; sert tabîatlısın ve nâhak yere öfkelenir, kan dökersin ve Allâh'ın kullarına karşı merhametli ve mütevazi' değilsin; hakikati söylemekden vazgeçti."
2428. "Padişahlar maslahatdan nâşî kan ederler; fakat onların rahmetleri şiddetden efzûndur."
"Anet", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada “şiddet" ve "helâk" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Fir'avn, vâkıâ hükümdarlar hikmet-i hükümet îcâbı olarak ve berâ-yı maslahat kan dökerler ve adam öldürürler; fakat onların, Allah'ın kulları üzerine merhametleri şiddetlerinden ve onları kahırlarından daha ziyâdedir."
2429. “Şaha lâzımdır ki, hûy-ı Rab ola, O'nun rahmeti gazabı üzerine sebk tuta!"
Ya'ni, "تخلقوا بأخلاق الله "Allah'ın ahlâkı ile ahlaklanınız" hükmüne tevfikan şâhlara ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olmak lâzımdır; ve سبقت رحمتى على غضبى Ya'ni, "Benim rahmetim gazabımı geçmişdir" hadîs-i kudsîsi mûcibince şâhın merhameti öfkesinden ve şiddetinden ziyâde olmak iktizâ eder."
2430. Şeytan gibi gazab galib olmaya ki, hîleden nâşî zarûretsiz kan etsin.
Hükümdarlarda şeytan gibi gazab gālib olmamak lâzımdır; tâ ki bu gazab sâikasıyla mekr ve hîleden dolayı boş yere halkın kanını dökmeğe meyl etmesin!
2431. Muhannes gibi bir halîm dahi olmaya, zîrâ ondan kadın ve câriye orospu olur.
“Muhannes”, mef'ûl olan oğlanlara derler. Ya'ni, “Padişahlar, mef'ûl olan oğlanlar gibi de bir yumuşak tabiatde olmamalıdır. Zîrâ onların yumuşak olan bu tabîatleri sebebiyle, kadınları ve câriyeleri fahişe olurlar.”
2432. Sîneni şeytan evi yapmış idin, kîni bir kıble düzmüş idin.
Ey Fir'avn, kalbine şeytanın sıfatlarını doldurmuş ve o sıfatların hükmüne tebean ibâdullâh üzerine hükümler vermiş idin; ve sıfât-ı şeytanın en büyüklerinden olan kîni ve gazabı kendine bir kıble ittihâz edip, Hakk'ı bırakarak, o kıbleye teveccüh etmiş idin.
2433. Senin keskin boynuzun çok ciğerleri ki yaraladı; işte benim asâm senin edebsiz olan boynuzunu kırdı.
Ey Fir'avn, senin keskin ve şedîd bir hayvan boynuzu mesâbesinde olan nefsin, pek çok Allâh'ın kullarının ciğerlerini deldi, yaraladı; işte ben de o keskin boynuza mukābil asâmı getirdim, senin o edebsiz olan boynuzunu kırdı.
Ya'ni, asâ, Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)a karşı serkeşliğine sebeb olan nefs-i emmâresinin sûretidir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-1 Mûsevî'de şöyle buyururlar: فالقى عصاه وهي صورة ما عصی به فرعون موسی بی ابايته عن اجابة دعوته Ya'ni, “O Mûsâ (a.s.), asâsını ilkā etti, o Fir'avn'ın Mûsâ'ya onun da'vetine icâbetden ibâyetinde, kendisi ile asî olduğu şeyin sûretidir.”
Bu cihâna mensûb olanların, o cihâna mensûb olanlar üzerine hamle götürmesi ve onların zürriyyetinin ve neslinin serhadd-i gayb olan sınırına kadar koşmalarının ve onların pusudan gafleti beyânındadır; zîrâ gāzî gazâya gitmezse, kâfirler hücûm getirir.
"Tâht" ve "tâhten", cenk ve gäret kasdıyla bir kimsenin üzerine koşmak ma'nâsınadır. "Bürden" ve "kerden" masdarıyla isti'mâl olunur (Bahâr-ı Acem). "Bu cihâna mensûb olanlar"dan murâd, cismânî ve nefsânî olan kimselerdir. Ve "o cihâna mensûb olanlar"dan murâd, rûhânî olan kimselerdir. "Serhadd-i gayb olan sınır"dan murâd, adem-i izâfî ile vücûd-ı izâfî arasında fasl-ı müşterek olan ana rahimleridir. Ya'ni, cismânî ve nefsânî olan kimselerin, rûhânî olan kimseler üzerine hücûm ve hamleleri ve rûhânîlerin zürriyyetinin ve neslinin, adem-i izâfî ile vücûd-ı izâfî arasında fasl-ı müşterek olan sınırına, ya'ni, babalarının sulbüne ve analarının rahmine kadar cenk ve gäret kasdıyla koşmaları ve o cismânî ve nefsânîlerin pusuda olan cünûd-ı ilâhiyyeden gafleti beyanındadır. Zîrâ gāzīler gazâya gitmezlerse, kâfir cenk ve yağma kasdıyla koşarlar; bunun gibi eğer cünûd-ı ilâhiyye pusuda, kâfirlerin hücûmuna müterakkıb olmasalar, rûhânîlerin, cismânîler elinde helâkleri mukarrer olur.
2434. Cismânî olan asker, rûhânîlerin kal'ası ve serhaddi canibine hamle götürdüler.
"Dij", kal'a ve hisâr ve serhad ma'nâsınadır, diğer ma'nâları da vardır. "Cismânîler"den murâd, ehl-i nefis ve ehl-i dünyâ; ve “rûhânîler"den murâd, enbiyâ ve evliyâdır. Beyt-i şerîfin ma'nâsı âfâkî olduğuna göre böyledir. Ve enfüsî olduğuna göre dahi "cismânîler"den murâd, vücûd-ı beşerdeki kuvâ-yı cismâniyye ve "rûhânîler"den murâd, dahi kuvâ-yı rûhâniyyedir. "Kal'a ve hisâr"dan murâd dahi, kalb olur.
2435. Tâ ki gayb derbendlerini tutsunlar, ta ki o taraftan pak-ceyb bir kimse gelmesin!
"Ceyb", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "kalb" ma'nâsınadır. "Pak-ceyb", temiz kalbli demek olur. Ya'ni, "Cânib-i gaybdan bir temiz kalbli gelmemek için, cismânîler, rûhânîlerin şerhadd-i gaybı olan aslâb-ı âbâ' ve erhâm-ı ümmehâta kadar hücum ederler" demek olur.
2436. Vaktaki gāzīler hamle-i gazâyı az götürürler, kâfirler aks üzere hamle getirirler.
Gāzíler gazâ hücûmlarını az yaptıkları vakit, kâfirler onların bu rehâvetinden cesâret alarak bilakis şiddetle hücûm ederler.
2437. "Gayb gāzīleri, vaktaki kendi hilimlerinden senin kötü mezhebin üzerine hamle götürmediler;"
2438. "Gayb derbendleri tarafına hamle götürdün, tâ ki bu tarafa gayb ricâli gelmeye!"
"Cânib-i gaybda olan cünûd-ı ilâhiyyenin gāzīleri, kendi hilimlerinden nâşî seni ef'âlinde serbest bıraktılar ve senin kötü mezhebin üzerine hücûm etmediler; binâenaleyh meydanı boş buldun ve tasarrufu kendinde sandın, bu dünyâ tarafına ricâl-i gayb gelmesin için gayb derbendleri tarafına hücûm götürdün."
2439. "Sulbe ve rahimlere pençe vurdun, tâ ki kötülükten şâri'i tutasın!
"Babanın bel kemiğine ve ananın rahmine pençe vurdun, Ya'ni, ey Fir'avn, tenâsül vâki' olmamak için erkekleri kadınlardan ayırdın, tâ ki kazâ-yı ilâhînin vukū'una mâni' olmak, kötülüğünden şâri'i, ya'ni, sâhib-i şerîat olan bir nebînin zuhûrunu tutasın veyâhud neslin tarik-ı âmmını tutasın." "Şâri", "şerîat sâhibi" ma'nâsına geldiği gibi, "tarík-i umûmî” ma'nâsına da gelir.
2440. "Bir şah-râhı nasıl tutarsın ki, zü'l-Celâl intisal için açmışdır?"
[2447] "Şâh-râh", cadde ve büyük yol; "intisâl", nesillenmek demekdir. Ya'ni, "Ey Fir'avn zü'l-Celâl olan Hâlık-ı Teâlâ hazretlerinin bu arz üzerinde nesl-i beşerin devamı için açmış olduğu büyük caddeyi, sen nasıl tutar ve kapar-sın?"
2441. "Ey inatçı, derbendlerde sedd oldun; senin körlüğüne bir serheng hurûc etti."
"Ey inatçı Fir'avn, sen Benî-İsrail'in erkeklerini, kadınlarından ayırmak sûretiyle neslin geçitlerine sedd oldun, senin körlüğüne bir yasakçı olan be-nim vücûdum meydana çıktı." "Derbend", geçit; "serheng", çavuş, kavâs, yasakçı demekdir.
2442. "İşte yasakçı benim, senin vakārını kırarım; işte onun nâmıyla senin nâmını ve ârını kırarım!"
"Heng", vakār, kasd, âr, mikdâr, zeyreklik, ayıklık, asker, kavim, darb, sadme ma'nâlarına gelir. Burada vakār, kasd, âr, asker ma'nâlarının her biri münasib olur. Ya'ni, "Ey Fir'avn, işte yasakçı ve zâbıta me'mûru benim, se-nin vakārını kırmak için geldim; Hâlık-ı zü'l-Celâl hazretlerinin nâm-ı şerîfi ile, senin mevhûm olan nâmını ve ârını kıracağım!"
2443. "Hele sen geçitleri sıkı bağla, birkaç vakit kendi bıyıklarına gül!"
"Sibâl", "sebelet" kelimesinin cem'idir, "bıyıklar" ma'nâsınadır; Fârisî'de "seblet" telaffuz ederler. "Kendi bıyıklarına gülmek", kendini beğenmekden kinâyedir. Ya'ni, "Ey Fir'avn zürriyyet-i beşerin geçitleri olan babaların sul-bünü ve anaların rahimlerini kapa ve hele birkaç vakit, bu efâlini beğen ve mağrûr ol!"
2444. "Senin bıyığını kader bir bir koparır, tâ bilesin ki, kader hazeri kör eder!"
"Kader-i ilâhî senin bıyığını, ya'ni, esbâb-ı gurûrunu birer birer koparıp mahv eder ve netîcede dahi bilirsin ki, kader-i ilâhî korkuları kör eder ve kaldırır." Zîrâ zâlim, kader-i ilâhî ile zulme başladığı vakit, gāyet cesûr olur ve aslâ içine korku gelmez. Onun için أذا جاء القدر بطل الحذر ya'ni, "Kader geldiği vakit, korku bâtıl olur" denilmişdir. Hind nüshalarında ikinci mısrâ' تا بدانی کالقدر یعمى البصر vâki' olmuşdur. "Kader geldiği vakit, basar-ı basîret kör olur demektir.
2445. "Senin bıyığın mı daha keskin yahud Ad kavminin mi? Zîrâ onların deminden beldeler korkardı."
"Bıyık"dan murâd, esbâb-ı gurûr olan kudret-i hükümdârî, "dem", nefes, hîle, nahvet ve kibir, koku, şiir vezni, kuyumcuların kullandığı minfah, âh, efsûn, zî-rûhların ağzı, vakit ve zaman ma'nâlarına geldiği gibi, teşdîd ile “demm", yaldızlamak, kılıcın ve bıçağın keskin tarafı ve semiz demekdir. Burada "hîle" ve "kılıç" ma'nâlarına olmak münasib olur. Ya'ni, "Ey Fir'avn, senin kuvvetin mi daha şedîddir, yoksa Âd kavmininki mi? Zîrâ Âd kavminin hîlesinden veyâ kılıcının keskinliğinden onlara hem-civâr olan beldeler halkı korkar idi." Peygamberlerine muhalefetlerinden dolayı, Hak Teâlâ onları şedîd fırtına ile helâk etti. Hind nüshalarında "kavm-i Ad" yerine "ân-ı Ad" vâki' olmuşdur:
2446. "Sen mi daha inat yüzlüsün, yahud o Semûd mu? Zîrâ onların misli vücuda gelmedi."
"Ey Fir'avn, peygambere karşı sen mi daha muannidsin, yoksa Semûd kavmi mi? Zîrâ inâd etmek hususunda Semûd kavminin misli vücûd âlemine gelmedi." Nitekim Sâlih (a.s.)ın kayadan dişi deve çıkarmak gibi bir mu'cizesini gördükleri halde, o mu'cize eseri olarak peydâ olan deveyi helâk ettiler ve nihâyet bir sayha-i şedîd ile Hak Teâlâ onları mahv etti.
2447. "Eğer yüz bunlardan söylesem, sen sağırsın, dinlersin, dinlememiş getirirsin!"
"Ey Fir'avn, eğer bu nevi' sözlerden, yüzlercesini söylesem, sen sağırsın, söylediklerimi dinlersin, fakat dinlenmemiş ve işitilmemiş sözlerden addeder- sin." Bunların hiçbirisi kulağına girmez.
2448. "İzhar ettiğim sözden tövbe ettim; ben senin ilacını sözsüz karıştırdım."
"Engîhten" masdarı, yerinden kımıldatmak, karıştırmak, yüksek yapmak, yukarı çekmek, teb'îd etmek, peydâ etmek ve düzmek ve ifşa etmek ma'nâ- larına gelir. Burada peydâ ve ızhâr etmek ma'nâsı münasibdir. "Söz"den mu- râd, nasâyihdir. Ya'ni, "Ey Fir'avn, sana karşı ızhâr ettiğim nasâyihden artık vazgeçtim, anladım ki, sana nasihat te'sîr etmiyecekdir; binâenaleyh senin ilâcını söze ihtiyaç görmeksizin karıştırdım ve çâreni fiilen hazırladım."
2449. "Ki, pişmek için senin ham yaranın üzerine koyayım; yahud yaran ve sakalın ebede kadar yana!"
Ya'ni, "Ey Fir'avn, sende küfür yarası vardır ve olanca şiddet ile bu yara işlemekdedir. Ben bu işlemekde olan küfür yarası üzerine mu'cizem ilacını getirdim. Bu ilâç ya senin yaranı pişirip sana hidayet-bahş olur; veyâhud bu küfür yaran ve kibir ve azamet sakalın ebede kadar yanıp, mahv olur." "Rîş", hem "yara", hem de "sakal" ma'nâsına gelir.
2450. "Ey düşman, tâ bilesin ki habîrdir. O her şeye lâyıkını verir."
"Ey Hakk'ın düşmanı, ben o ilacı, senin şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın, senin kötü fiillerinden habîr ve âgâh olduğunu bilmen için yaptım; zîrâ Hak Teâlâ Hakîm'dir, her şeye lâyıkını verir."
2451. "Sen ne vakit eğrilik yaptın ve şer gösterdin ki, akabinde onun layıkı olan eseri görmedin?"
2452. "Ne vakit göğe bir dem bir iyilik gönderdin ki, arkadan onun mislini görmedin?"
Bu iki beyt-i şerîfde فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًا يَرَهُ (Zilzâl, 99/7-8) ya'ni, "Kim ki, zerre miskāli hayır yaparsa, onun mukābilini görür ve kim ki, zerre miskāli şer yaparsa, onun mislini görür" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu ma'nâda diğer âyât-ı kerîme de vardır. Birinci mısra'da-ki "dem", vakit ve zaman ma'nâsınadır.
2453. Eğer sen murâkıb ve uyanık olursan, her bir dem kârının cezasını görürsün!
Bu beyt-i şerîf, münhasıran Fir'avn'a hitâb değil, her bir insana Hz. Pîr tarafından hitâb-ı umîmîdir. Ya'ni, "Ey nefsinin hükmü altında zebûn olan insan! Eğer bu âlemde kendi hâline murâkıb ve nâzır olur ve uyanık bulunur isen, yaptığın iyi ve kötü işlerin mukābilini görürsün." Bu hayât-ı dünyeviy-yede bunun binlerce misâli vardır. Kātili akıbet bir sebeble öldürürler. Zulm eden zâlimler sonunda mutlakā dîğer bir zâlimin eline düşerler.
2454. Eğer murâkıb olursan ve ipi tutarsan, sana kıyamet gelmeğe hâcet olmaz.
Ey insan, bu dünyâda yaptığın fenâlığa mukābil bir fenâlık veyâ iyiliğe mukābil bir iyilik gelmek için, mutlakā kıyamet gününü beklemeğe hâcet yokdur. Bunların mukābili sana dünyâda da gelir. Meselâ bir zengin malının zekâtını verdiği halde, Hak Teâlâ malına bereket verip, ummadığı yerlerde malı çoğalarak mükâfât görür; ve zekâtını vermediği halde kazandım zanneder, maahâza ummadığı esbâb tahtında malı telef olur; fakat bu hallerden kendisi müteyakkız olmaz. Bu cezânın ne sebeb tahtında geldiğini idrak edemez. Bu dünyâdaki cezâdan başka, âhiretin de belâları vardır.
2455. O kimse ki, bir remzi o sahih bile, ona hâcet olmaz ki, onu sarîh diyeler.
Ya'ni, iyiliğin ve fenâlığın dünyâda görülen mukābilleri, âhiretde sarîh ve açık sûretde nümâyân olacak olan ahvâlin remzi ve işaretidir. Dünyâda yap-tığın fenâlığın cezası geldiği vakit, bunun âhiretde yaman bir tecellîsi olacağına işâret olduğunu bilmek lâzımdır. İyilik de böyledir.
2456. Bu belâ sana ahmaklıkdan gelir; zîrâ nükteyi ve remizleri fehm etmedin.
Ey insan, bu belâ sana ahmaklıkdan dolayı geldi, çünki sen Hak Teâlâ hazretlerinin bu dünyâda vaz' ettiği birtakım nükteleri ve işaretleri anlamadın ve her fenâlığın veyâ iyiliğin mukābilleri olduğunu kendi nefsinde veyâhud başkalarının nefsinde müşâhede etmedin ve ibret almadın.
2457. Vaktaki kötülükden kalb kara ve bulanık oldu, fehm et, burada sersem olmak layık değildir!
Ya'ni, bir günâh ve kabâhat yaptığın vakit, kalbin kararır ve ondaki safvet gidip bulanır. İçine de sebebini idrâk edemediğin bir sıkıntı basar. Burada müteyakkızâne hareket etmek ve kendi hâlini iyi anlamak lâzımdır. Sarhoş gibi sersem olmak münasib değildir; bu gibi halde tövbe ve istiğfâr îcâb eder.
2458. Yoksa muhakkak o bulanıklık bir ok olur, sana o sersemliğin cezası erişir.
"Eğer tövbe ve istiğfâr olunmazsa kalbin o bulanıklığı hariçde bir belâ oku olup sana teveccüh eder ve saplanır; ve o sersemliğin ve tövbe etmemenin cezâsı sana, o ameline münasib bir kisvede zâhir olur." Bu beyt-i şerîfde, şu hadis-i şerîfe işaret buyurulur: كلما اذنب العبد ذنبا حصلت في قلبه نقطة سوداء ان تاب واستغفر صقلت وان عاد زيدت حتى يسود قلبه Ya'ni, "Kul her ne vakit bir günah işlese, onun kalbinde bir kara nokta peyda olur; eğer tövbe ve istiğfâr ederse mücellâ olur ve eğer günâha avdet ederse kalb kararıncaya kadar ziyâdeleşir."
2459. Ve eğer ok gelmezse bahşayişdendir, yoksa mülevvesliği görmemekden değil!
Ve eğer yaptığın kötü fiilden veya kavilden dolayı sana bir belâ oku gelmez ve amelinin cinsinden bir cezâ teretdüb etmezse, belki bu hâl bir atâ-yı ilâhîdir; yoksa senin yaptığın o ma'siyeti ve mülevvesliği Hak Teâlâ hazretlerinin görmemesinden değildir.
2460. Agah ol, eğer sana gönül lâzımsa murakib ol, zîrâ her fiilin akabinde sana bir şey doğar.
Ma'lûm olsun ki, kalb, bilcümle havâtırın mahall-i vürûdudur ve havâtır muharrik-i irâdâtdır. Zîrâ niyet, azim ve irâde ancak ba'de'l-hâtır olur. Hâtır rağbeti ve rağbet azmi ve azim a'zâyı tahrîk eder. Binâenaleyh sâlik, kalbe gelen havâtırın mâhiyetine murâkıb olmak lâzım gelir. Eğer havâtır kötü ise kötü fiil ve iyi ise iyi fiil zâhir olur. Ve iyi ve kötü fiillerin zuhûrunda mutlakā onların mukābilleri insana müteveccih olur. Nitekim âyet-i kermede مَنْ عَملَ صالحًا فَلْنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا (Fussilet, 41/46) Ya'ni, “Kim ki amel-i sâlih işledi, onun nefsinin lehinedir; ve kim ki fenâlık etti, nefsinin aleyhinedir" buyurulur. Ve bu ma'nâ I. cildin 216 numaralı beyt-i şerîfinde, ["Bu cihân dağdır ve bizim işimiz bağırmaktır. Bağırmaların sesi, bizim tarafımıza gelir."] sûretinde beyân buyurulmuşdur.
2461. Ve eğer sana bundan ziyade himmet olursa, iş murâkıbdan daha yukarı gider.
Ve eğer senin havâtırı murâkabe ve efâlini muhasebe husûsunda himmetin ziyâde olursa, böyle bir murâkıbdan tarîk-ı Hak'daki sülük işi daha yukarıya gider. Ya'ni, böyle bir murâkıb aşk-ı ilâhî kadehini içerek mest-i Hàk olur. mızdaki gāyet parlak ma'denlere, ayna gibi sûret aksettiği vech ile, o silinmiş demir levhalarına da böyle sûret akseder ve ayna makāmında kullanılır idi. Fakat her demirin cevheri ne kadar silinse ayna olmaya kābil olamaz idi. Bu sürh-i şerîfde kalb, böyle bir demire ve böyle bir aynaya teşbîh buyurulur. Ya'ni, kalb mücâhedât ve riyâzâta ve tövbe ve istiğfâra devâm ile ve zikrullâh ile temizlenip sâf ve mücellâ kılınırsa, o kalbe dünyâda iken dahi ahvâl-i cennet ve cehennem ve ahvâl-i kıyamet ve her şeyin iç yüzü muâyeneten ve görmek sûretiyle zâhir olur; fakat bu görünüş hayâl tarîkıyle değil, hakikaten vâki' olur. Ya'ni, öldükden sonra görülecek olan şeyleri aynen müşâhede eder. Meselâ kötü ahlâklı insanların bâtınları memsûh olur; kimi domuz ve kimi kurt ve kimi maymun ve kimi yılan ve akrep sûretindedir. Böyle bir kalb sahibine onların suver-i bâtıneleri tamâmiyle görünür. Ve Şâh-ı Velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) efendimizin لو كشف الغطاء ما ازددت يقيناً ya'ni, "Eğer örtü keşf olunsa, benim yakînim ziyâde olmazdı." Ya'ni, sûret perdeleri kalkıp, âlem-i âhiret olsa ve hakîkat tamâmiyle görünse, benim yakînim, şimdiki yakînimden ve müşâhedemden ziyâde olmaz idi, demek olur.
2462. İmdi gerçi demir gibi bulanık heykelsin; saykallık et, saykallık et, saykallık!
"Saykal" kelimesi hakkında erbâb-ı lügat birçok mütâlaatda bulunmuştur; burada onların zikri uzun olur. Kāmûs'da "saykal", kılıcı açıp bilemek san'atı olan adam ma'nâsına gösterilmişdir. Aslı, birinci bâbdan, “sakı"dır. "Bir şeyin pasını açıp cilâ vermek" ma'nâsınadır. Bu ma'nâya göre, "saykalî"deki "yâ" masdariyet olur ki, "pas silicilik et!" demekdir. Bu ta'bîrin beyt-i şerîfde üç defa zikri, sâlikin üç mertebe üzerine kalbini cilâlandırması lâzım geleceğine işaretdir. Birinci mertebe şerîatdır ki, emr-i ilâhîye imtisâl ve nehy-i ilâhîden ictinâbdır. Sâlikin kalbi bu sûretle hicâbât-ı zulmâniyyeden kurtulur. İkinci mertebe tarîkatdır ki, bu mertebede sâlikin kalbi henüz hicâbât-ı nûrâniyye ile mestûrdur. Zîrâ bu mertebede henüz "bir"i iki görür. Üçüncü mertebe ma'rifetdir ki, bu irfân-ı zevkî ile nûrânî hicâbât dahi mürtefi' olup, kalb münevver ve hakîkat zâhir olur. Hulâsa-i ma'nâ şudur: "Ey insan, gerçi demir gibi bulanık ve kesîf bir heykelsin ve cisimsin; velâkin ayna olmağa müstaid güzel cevher sahibi olan bir demirsin. Binâenaleyh evvelen şerîatle kalbine cilâcılık et, sâniyen tarîkatle cilacılık et, sâlisen ma'rifetle cilacılık et!"
2463. Demir gerçi kesîf ve nûrsuz idi, saykallik o kesâfeti ondan sildi.
Ya'ni, demir gerçi paslı ve nûrsuz ve gayr-i mücellâ idi; cilâ vericilik o bu-lanıklığı ve paslılığı o demirden sildi ve onu parlatdı.
2464. Bir cila verici demiri gördü ve onun yüzünü latif yaptı, ta ki onda sû-retleri görmek mümkin ola.
"Bir cilâ verici üstâd, paslı demiri gördü, onu ayna yapıp, içinde sûretler görünebilmek için, onun sathındaki pasları ve donukluğu sildi ve parlattı." "Saykalî"deki "yâ”, vahdet içindir.
2465. Toprağa mensub olan cisim, gerçi galîz ve bulanıktır; ona saykal et, zîrâ ki saykal tutucudur.
"Saykal" Kenzü'l-Lügāťte cilâlamak ve parlatmak âleti ma'nâsına geldiği gösterilmişdir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfdeki "saykal" kelimeleri "mıskale" ya'ni, âlet-i cilâ demek olur. Hulâsa-i ma'nâ budur: "Toprakdan hâsıl olan ci-sim, her ne kadar kesîf ve bulanık ise de, ona saykal yap ve mıskaleyi vur! Zîrâ o âlet, cilâyı kabûl edicidir ve onda cilâlanmak isti'dâdı vardır; taş gibi değildir."
2466. Tâ ki ona, gayba mensub olan şekiller yüz versin, hûrî ve meleğin aksi ona sıçrasın!
2467. Hak akıl saykalını sana o sebeble vermişdir ki, onunla kalbe varak rû-şen ola.
Bu beyt-i şerîfde "saykal", âlet-i cilâ ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hak Teâlâ haz-retleri sana, kalbin âlet-i cilâsı olan aklı o sebeble vermişdir ki, sen o akıl ile kalb aynasının yüzündeki pasları silesin ve o ayna mücellâ olduktan sonra, ona varak, ya'ni, kitâb-ı kâinâtın hakāyıkı rûşen ve zâhir ola!"
2468. Ey namazsız, bir cila vericiyi bağlamışsın ve o hevânın iki elini açık yapmışsın.
"Saykalî", burada "cilâ verici" demekdir ve "ya", vahdet içindir. Ya'ni, "Ey Hak'dan gafil olan insan, sen âyîne-i kalbe bir cilâ verici üstâd olan aklı bağlamışsın; aklın düşmanı olan hevâ-yı nefsânînin iki elini açıp serbest bırakmışsın. O serbest bıraktığın hevâ, senin âyîne-i kalbini her an paslandırıp, simsiyâh bir hâle getirmekdedir." Hind nüshalarında "bî-namâz” yerine "bî-niyâz" vâki' olmuşdur.
2469. Eğer hevâya bağ konmuş olaydı, bir cila vericinin eli açık olurdu.
Ya'ni, sen dostun elini bağladın, düşmanın iki ellerini serbest bıraktın; eğer düşmanın olan hevâ-yı nefsânîye riyâzât ve mücâhedât bağlarını koymuş olaydın, bir cilâ verici olan ve sana dost bulunan aklın eli açık olurdu.
2470. Bir demir ki gayba mensub ayîne idi, cümle sûretler onda mürsel olur- [2478] du.
Eğer akıl serbest bırakılıp, düşman olan hevânın elleri bağlanmış olsa idi, gayba mensûb âyine olan demir mesâbesindeki kalbe, âlem-i gaybın bütün sûretleri mürsel ve mün'akis olurdu.
2471. Tabîatını bulanık yaptın, pas verdin; "Yeryüzünde fesâda çalışırlar" bu olur.
Beyt-i şerîfde, sûre-i Mâide'de vaki olan إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أن يقتلوا أو يصلبوا أو تقطع أيديهم وأرجلهم مِنْ خِلَافٍ أَوْ يَنفُوا مِنَ الْأَرْضِ (Mâide, 5/33) ya'ni, "Şu kimseler ki Allâh Teâlâ ve Resûl'ü ile muhârebe ve yeryüzünde fesâda sa'y ederler, onların cezaları katl olunmak, yâhud asılmak, yâhud sol elleriyle sol ayakları kesilmek, yâhud beldeden nefy olunmakdır" âyet-i kerîmesinin iç yüzüne işaret buyurulur. Zîrâ Allâh ve Re- sûl'üne muhalefetle kıyâm etmek, tab'-ı insânînin küfür ve inkâr ile bulandırılması, hevâ-yı nefsânî ile kalbin paslandırılması sebebiyle vâki' olur. Binâenaleyh yeryüzünde beşeriyet arasında fesâda sa'y etmek, saf olarak doğan efrâd-ı beşerin, hevâ-yı nefsânî ile kirlenmesi ve paslanması yüzündendir; zîra hadis-i şerifde ,ya'ni كل مولود يولد على فطرة الاسلام ثم ابواه يهودانه وينصرانه ويمجسانه "Her bir mevlûd, fıtrat-ı İslâm üzere doğar, sonra anası ve babası onu yahûdi ve nasrânî ve mecûsî yapar" buyurulmuşdur.
2472. Karıştırma, tâ ki su sâf olsun; ve onda ayı ve yıldızı tavafda gör!
Ey insan, sıfât-ı nefsâniyye ile kalb havuzunun sâf olan suyunu karıştırma, tâ ki bu su, fıtrat-ı asliyyesi üzere sâf olsun ve o berrâk olan kalb havuzunda ay gibi parlak olan hakikat-ı vücûdu ve yıldızlar gibi tarîk-ı hidâyeti gösteren maarif-i ilâhiyyeyi tavâfda gör!
2473. Zîrâ âdem ırmak suyu gibidir, vaktaki bulanık olur, onun dibini görmezsin.
Ya'ni, âdemin hulasası kalbdir ve kalb dahi ırmak suyu gibidir; dâimâ ona, cânib-i gaybdan havâtır vârid olur. Vaktâki o bulanık ve münkedir olur, onun berraklığı kalmaz ve dibi görünmez olur.
2474. Irmağın dibi cevher doludur ve inci doludur, sakın bulanık yapma ki o sâf ve hürdür.
Ya'ni, kalb hadd-i zâtında bir kayd ve bir sûret ile mukayyed değildir; sâf ve hürdür ve onun dibi de hakāyık cevheri ve maârif-i ilâhiyye incileri ile doludur; sakın onu sıfât-ı nefsâniyye kirleriyle bulandırma!
2475. Ademin canı hava gibidir, vaktaki toz ile karıştı, semânın perdesi oldu.
İnsanın latîf olan canı hava gibidir; hava, kemâl-i letâfetinden semâya hicâb olmaz; fakat hava, toz ile karıştığı vakit nasıl kesîf bir perde ve hicâb olursa, can dahi nefsânî sıfât tozlarıyla karıştığı vakit öylece semâ-yı hakikatin hicabı ve perdesi olur.
2476. O güneşin rü'yetinden mâni' gelir, vaktāki onun tozu gitti, sâfî ve hâlis oldu.
Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyye tozlarıyla karışık olan rûh, hakikat göğünde olan Zât-ı Hakk'ı müşâhedeye mâni' olur. Vaktâki o rûhdan hevâ-yı nefsânî ve sıfât-ı cismânî tozları gider, o rûh, fıtrat-ı asliyyesi üzere sâf ve hâlis olur ve Hakk'ın müşâhedesine mâni' olmaz.
2477. "Bulanıklığın kemâliyle beraber Hak sana vakıalar gösterdi, ta ki necât yoluna gidesin!"
"Ey Fir'avn, senin kalbinin aynası isyân ve zulüm paslarıyla kararmış ve ırmak mesâbesinde olan kalbin, azgınlıkların sebebiyle bulanık bir hâle gelmiş iken, Hak Teâlâ hazretleri kemâl-i lutuf ve kereminden, sana dalâletden kurtuluş yolunu göstermek için birtakım vakıalar gösterdi."
Ma'lûm olsun ki, bu beyt-i şerîfin zımnında birtakım ma'nâlar mündemicdir. Evvelen, Hz. Enes'den (r.a.) mervî olan اذا اراد الله بعبد خيزا عاتبه في منامه ya'ni, "Allâh Teâlâ bir kuluna hayır murâd, buyurduğu vakit, ona rü'yâsında itâb eder" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Sâniyen, ezelde ayn-ı sâbitesi mü'min olup, âlem-i kesâfetde zulümât-ı nefsâniyyede müstağrak olanları Hak Teâlâ hazretleri kahrından muhafaza etmek için gerek rü'yâda ve gerek uyanıklıkda îkāz buyurur. Bu îkāzdan mütenebbih olanlar tövbe edip, dünyâ ve âhiret azabından halâs olurlar. Mütenebbih olmayanlar dünyâda Fir'avn gibi kahr-ı ilâhîye dûçâr olurlar. Fakat ayn-ı sâbitelerinin mü'min olması hasebiyle azâb-ı âhiretde küffâr gibi ebedî kalmazlar. Eğer Hak Teâlâ afv ile muâmele buyurursa, azâb-ı âhiretden dahi necât bulurlar. Fir'avn'ın îmânı hakkında gerek Fusûsu'l-Hikem'de ve gerek Fütûhât-ı Mekkiyye'de Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz tafsílât-ı vâzıha i'tâ buyurmuşlardır, burada zikri uzun olur. Sâlisen, bir kulun ayn-ı sâbitesi kâfir olursa, bu âlem-i kesâfetde hükm-i nefse tebean her ne fenâlık yaparsa yapsın Hak Teâlâ onu îkāz buyurmaz ve onun ibret gözünü kapar ve dünyâda azâb-ı fânîye ve âhiretde de azâb-ı ebedîye giriftâr olur.