Mûsâ (a.s.)ın gaybın arkasında olan esrâr-ı Fir'avn'ı ve onun vâkıalarını Hakk'ın habîrliğine îmân getirmesi, yâhud şübhe etmesi için açık söylemesi beyânındadır
20. bölüm / 48 · 1115 kelime · ~6 dk okuma
2478. Muzlim demirden sonda olacak vakıatı kudret ile gösterdi.
"Ey Fir'avn, Hak Teâlâ hazretleri, muzlim ve paslı demir mesâbesinde olan senin kalbinden, sonunda bu âlem-i kesâfetde zuhûr edecek olan hâdiseleri, sana kudret-i ilâhiyyesiyle gösterdi."
2479. Tâ ki sen zulmü ve kötülüğü daha az yapasın! Onu gördün ve daha beter oldun.
Ya'ni, "Hak Teâlâ olacak hâdiseleri sana, zulmünü ve kötülüğünü daha az yapman için gösterdi, halbuki sen bunları gördün, daha ziyâde azdın, daha fenâ oldun!"
2480. Rü'yânda çirkin sûretler gösterdi, ondan ürktün; halbuki o senin nak-[2489] şın idi.
2673. Haşîşin köpüğüne hâssıyet koymuştur ki, o bir zaman onu kendiliğinden kurtarır.
"Keff-i haşîş"den murâd "nebât köpüğü" demekdir ki, afyon ve esrâr de-nilen uyuşturucu madde, haşhaş ismindeki nebâtın tasallub eden köpükleri-dir. Ya'ni "Hak Teâlâ haşhaşa bir hâssa vermişdir ki, onun yarılan sâkından ve şâhından sızan köpükler, tasallub ettiği vakit, afyon ve esrâr hâsıl olur; ve bunları yutan ve dumanını çeken kimse, bir zaman kendinin kendiliğinden geçer." Bu beyit dahi, yukarıki beytin ma'nâsını müeyyed olan misâldir.
2674. Hâlık uykuyu o üslub ile eder ki, fikri iki âlemden koparır.
"Be-dân-sân”, “bâ”, “ân”, “sân" edevâtından mürekkebdir. "Bâ", edât-ı musâhabet "ile", "ân" ism-i işaret, "o" ve "sân” edât-ı teşbîh olup, “üslûb, tarz ve gibi" ma'nâlarınadır. Ya'ni "Hâlık Teâlâ hazretleri beşer için uykuyu öyle bir tarz ile yapmışdır ki, ağır uykuya dalan kimsenin fikri iki âlemden, ya'ni dünyâ ve âhiretden fâriğ olur." Bu beyt-i şerîf dahi, yukarıdaki beytin ma'nâsını te'yîd eden bir misâldir.
2675. Mecnun'a bir postun aşkından iş işledi ki, o düşmanı bir dostdan tanımaz.
"Kerd", burada "iş işlemek" ma'nâsınadır. "Post"dan murâd, Mecnûn'un mâşûkası olan Leylâ'dır. Ya'ni "Fâil-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri, Mec-nûn'a Leylâ'nın aşkından bir iş işledi ki, Mecnûn o fiil-i Hak içinde müstağ-rak olup, kendinden geçti ve muhîtindeki eşyayı temyîz edemez bir hâle gel-di ve dost ile düşmanı tefrîk edemedi." Bu beyt-i şerîf dahi bir şeyde vâki' olan istiğrâk-ı küllînin, dîğer şeyleri idrâkden men' ettiğinin misâlidir.
2676. Nefis için şekavet meyleri vardır ki, o uğursuzu yoldan dışarı götürür.
"Nahs", şom ve uğursuz şey ma'nâsınadır. Ya'ni "Insan nefis ile rûhdan mürekkeb bir sun'-ı ilâhîdir, nefsin şekāvet meyleri vardır ki, onlar nefsin bir-takım kötü sıfatlarıdır; ve o sıfatların en baş meyleri gazab ve şehvetdir. Gazab-dan sarhoş olanlar bu öfkelerine cihânı ve hattâ vücûdlarını fedâ ederler. katil- "Hak Teâlâ rü'yânda sana birtakım çirkin ve korkunç sûretler gösterdi, sen de onlardan ürktün ve korktun. Halbuki o gördüğün sûretler senin a'râz olan efâl ve a'mâl-i kabîhanın sûretleri idi. Zîrâ arazlar, yevm-i kıyâmetde birer sûret bağlayacakdır." Bu babdaki îzâhât II. cildin 942 numaralı beyt-i şerîfinden 965 numaralı beytine kadar zikr olundu.
2481. O zenci gibi ki, aynada kendi yüzünü gördü, ayna üzerine yestehledi.
Rü'yâda kendi amelinin sûret-i kabîhasını görüp beğenmeyen kimse, aynada kendi yüzünü görüp iğrenerek, ayna üzerine kazâ-yı hâcet eden zenciye benzer. O zenci aynaya der:
2482. Ki; "Ne çirkinsin! Sen ancak buna lâyıksın!" "Ey denî kör, benim çirkinliğim senindir!"
O zenci aynaya: "Sen ne kadar çirkinsin; sen ancak buna, ya'ni, üzerine kazâ-yı hâcet etmeğe lâyıksın!" dediği vakit, ayna da lisân-ı hâl ile der ki: "Ey alçak kör, benim çirkinliğim senin yüzünden hâsıldır, ben sâfım!"
2483. "O cefâyı sen çirkin olan yüzüne yapıyorsun, benim üzerime değil, zîrâ ki ben mücellâyım!"
2484. “Gâh libasını yanmış görürdün, gâh ağzını ve gözünü dikilmiş görürdün."
"Ey Fir'avn, rü'yânda ba'zen "elbiseni yanmış görürdün" ki, hükümdarlık hil'atının harâblığına işâret idi; ba'zan da ağzını ve gözünü dikilmiş görürdün ki; “ağzın dikilmesi", ağızdan çıkan emirlerin hükümsüzlüğüne ve “gözünün dikilmesi" de, gördüğün hâdiselerden ibret almadığına işâret idi."
2485. “Gâh hayvan senin kanına kasd edici olmuş, gâh kendi başını yırtıcının dişinde görürdün."
Yukarıki beyitdeki "mî-dîdî" "görürdün" fiili, bu beyte de şâmildir. Ya'ni, "Ba'zan rü'yânda seni bir hayvanın öldürmeğe kasd ettiğini görürdün; bu senin azgın olan nefs-i emmârenin sûreti idi; ba'zan başını yırtıcı bir hayvanın dişleri arasında görürdün, bu da efâl-i zâlimânenin sûreti idi.
2486. Gâh baş aşağı helâ içinde, gâh kan karışık olan hızlı selin garîkı görürdün.
"Ey Fir'avn, sen rü'yâda "kendini ba'zan baş aşağı abdesthâne içinde görür" idin ki, bu hâl senin şehevât-ı nefsâniyyeye müstağrak olduğuna işâret idi. Ba'zan dahi "kendini kan ile karışık hızlı ve şiddetli akan sellerin içinde görürdün"; bu da senin haksız yere adamları öldürdüğüne işaret idi."
2487. Ba'zan sana bu temiz olan felekden, "Şakîsin ve şakîsin ve şakî!" diye nidâ gelirdi.
"Ey Fir'avn ba'zan vakt-i rü'yâda sana, pâk ve tâhir olan semâ tarafından te'kîden şakî olduğuna dair nidâ vâki' olurdu." Bu nidâ ta'bîre muhtâç olmayıp, açıkdan açığa sana Hakk'ın bir itâbı idi.
2488. Ba'zı vakit, "Git! ashâb-ı dalâldensin!" diye dağlardan açık olarak nidâ gelirdi.
2489. Ba'zan Fir'avn ebedî cehenneme düştü diye, sana her cemâddan nidâ gelirdi.
Hind nüshalarında, "geh ebed" yerine "tâ ebed" vâki' olmuşdur, "ebede kadar" demek olur.
Ma'lûm olsun ki, bu beyt-i şerîfde "Fir'avn ebedî cehenneme düştü" nidâsından bahs buyurulmasına nazaran cenâb-ı Pîr efendimizin, Şeyh-i Ekber hazretlerinin gerek Fusûsu'l-Hikem'deki ve gerek Fütûhât-ı Mekkiyye'deki beyânât-ı aliyyelerine muhâlif bir fikirde bulundukları zannolunursa da, böyle olmadığı yukarıda geçen 2477 numaralı beyt-i şerîf ile, onun îzâhından anlaşılır. Zîrâ حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ به بَنُو إِسْرَائِيلَ (Yûnus, 10/90) Ya'ni, "Fir'avn garkı idrak ettiği vakit dedi: "Ben inandım ki, Benî İsrâîl'in îmân ettiği Allâh'dan başka Allâh yokdur!" âyet-i kerîmesi Fir'avn'ın garkından mukaddem kelime-i tevhîdi söyleyip, îmân ettiğine şehadet buyuruyor. Binâenaleyh Fir'avn'ın ebedî cehennemde kalması, îmân etmemesi hâline ma'tûf olur.
2490. "Ondan beterleri vardır ki, senin ma'kûs olan tab'ın germ olmamak için, hayadan nâşî söylemiyorum."
"Senin ahvâlinde bu söylediklerimden daha beterleri vardır ki, benim onların hepsinden haberim vardır; fakat senin ters tab' ve ahlâkın kızıp azmamak için hayâdan dolayı söylemiyorum."
2491. "Ey kabul etmeyen biraz söyledim, birazdan bilirsin ki, ben habîrim!"
"Ey nasîhat kabûl etmeyen Fir'avn, ben senin esrârından birâz söyledim, sen bu benim birazcık söylediğim sırlarından bilirsin ki, ben senin esrâr ve zamâirine vakıfım."
2492. "Rüyadan ve vakıatdan tefekkür etmemek için kendini kör ve mat ettin."
"Hâb"dan murâd, ta'bîre muhtâç olan rü'yâdır ki, buna "keşf-i muhayyel" dahi derler. Nitekim sırası düştükçe, birçok mahallerde îzah olundu. “Vâkıât"dan murâd, dahi, ta'bîre muhtaç olmayıp, aynen zuhûr eden rü'yâlardır. Buna da "keşf-i mücerred" derler. Ya'ni, "Ey Fir'avn, ta'bîre muhtâç olan ve olmayan rü'yâlardan dolayı, fikre dalmamak ve düşünmemek için kendini kör ve ölü yaptın!"
2493. "Nice bir kaçarsın, senin hîle düşünücü olan idrakinin körlüğü işte önüne geldi."
"Ey Fir'avn, sen sana gösterilen rü'yâları ve vakıaları düşünmekden ne zamâna kadar kaçarsın ve onlara ehemmiyet vermeyip, hevâ-yı nefsânîni tatmîn için birtakım hîleler ve dolaplar düşünürsün. İşte senin hîle düşünücü olan idrâkinin körlüğü zâhir oldu; ve o körlük, rü'yâların eseri zuhûr etmek sûretiyle senin önüne geldi." Ma'lûm olsun ki, bu Fir'avn bahsi yalnız geçmiş zamandaki Fir'avn'a mahsûs değildir, her zaman mevcûd olan Fir'avn meşrebindeki kimseler ile, insân-ı kâmiller arasındaki mâcerânın tasvîridir.