Gölün ve balıkçıların ve biri akıl ve biri yarım âkıl ve o dîğeri mağrûr ve ahmak muğfel-i lâ-şey olan üç balığın ve her üçünün akıbet-i hâlinin kıssasıdır
13. bölüm / 48 · 952 kelime · ~5 dk okuma
2195. Ey inadçı o gölün kıssasıdır ki, onda üç büyük balık var idi.
"Ey inatçı” hitâbı, kendi benliğine mağrûr olup, insân-ı kâmile tâbi' olmakdan arlanan kimseyedir. Ve bu kıssa, yukarıda zikr olunan üç sınıfın temsilidir. "Şigerf", "acíb" ve "büyük" ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Bir göl var idi ve o gölde de üç acîb veya büyük balık var idi."
2196. Kelile'de okumuş olursun; fakat o kıssanın kışrı ve bu canın içi olur.
Kelile ve Dimne ismindeki kitâb, Hind-i kadîm hükemâsından "Dâbşelîm" ismindeki bir hakîmin hikmet-i ahlâkdan bahisle Sanskrit lisânıyla yazdığı bir kitâbdır. Hasan Vâiz tarafından Envâr-ı Süheylî ismi ile Fârisî'ye tercüme edilmiş ve Hindistan'da tab' edilmişdir. Filibeli Alâeddîn Ali Çelebi
tarafından da Hümâyunnâme ismiyle Türkçe'ye tercüme ve tab' edilmişdir. İbâresi tarz-ı kadîm üzeredir. Hilâlî Efendi de nazmen tercüme etmişdir; bilâhire Şerîf İbrâhîm Mâhir Efendi tarafından sâde bir lisân ile tercüme olunmuşdur. Kul Mes'ûd nâmında birisi tarafından yapılan eski bir tercüme de Lâleli Kütüphanesi'nde mahfûzdur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu göl ve balık hikâyesinin bu Kelile ve Dimne kitâbında mezkûr olduğunu ve fakat orada bu hikâyenin zâhiri ve kabuğu münderiç olup, burada bu hikâye vesîlesiyle canın içi beyân buyurulduğunu zikr ederler.
2197. Birkaç balıkçı o göl tarafına geçtiler ve o zamîri gördüler.
"Sayyâd", avcı demekdir; burada "balık avlayan balıkçı" demek olur. "Zamîr", alelumûm gizli olan şeye derler ve kalbdeki niyet gizli olduğundan ona da "zamîr" denir. Burada su içinde gizlenen balıklar murâd olunur.
2198. Sonra tuzak getirmek için acele ettiler; balıklar vakıf ve hûş-mend oldular.
Balıkçılar o göl içinde gizli olan balıkları gördükden sonra, hemen oltalarını veyâ ağlarını getirmek, ya'ni hazırlamak için harekete geldiler ve faâliyete başladılar. Balıklar avcıların bu faaliyetinden onların maksatlarını anladılar ve idrâkli bir hâle geldiler.
2199. O ki akıl idi, yola azm etti; nâ-marzî olan müşkil yola azm etti.
Ya'ni, aklı kâmil olan balık, tabîatın istemediği bir yola azm etti. Ya'ni, yaşamağa alıştığı bir muhîti terk edip, avcıların tuzağından kurtulmak için zarûrî olan bir sefere çıktı.
2200. Dedi ki: "Bunlar ile meşveret tutmam, zîrâ muhakkak beni kudretden zayıf ederler." [2207]
O âkıl olan balık içinden dedi ki: "Ben diğer bu iki arkadaşım ile müşâvere etmem, zîrâ yakînen bilirim ki, onlar benim bu sefer ve seyahat hakkında- ki fikrimin kuvvetini za'fa düşürürler ve benim kudretimi kırarlar." "Makderet", zenginlik ve kudret ma'nâlarınadır.
2201. Doğma ve olma muhabbeti onların canı üzerinde dolaşırlar; onların câhilliği ve cehli benim üzerime vururlar.
"Ben onlar ile şunun için müşavere etmem ki, onlarda doğdukları ve vücûd buldukları mahallin muhabbeti vardır ve bu muhabbetler onların canı üzerinde dolaşırlar, tenbeldirler; bulundukları mahalden hareket etmek istemezler ve câhildirler. Bulundukları mahalden başka yer olduğunu bilmezler. Binâenaleyh onların tenbelliği ve cehli bana da te'sîr eder. Benim sefer hakkındaki kasd ve himmetimi tezelzüle uğratırlar." "Zâd", doğmak ma'nâsına masdar-ı tahfifidir, "Bûd", "bûden" masdarının tahfifidir, "olmak" ve "vücûd bulmak" demekdir. "Tenîden" masdarının müteaddid ma'nâsı vardır; burada "bir şeyin etrafında dolaşmak" ma'nâsınadır.
2202. Meşveret için iyi bir diri lâzımdır ki, seni diri etsin ve o diri hani?
"Diri"den murâd, vücûd-ı abdânîsinden fânî ve vücûd-ı Hakkānî ile bâkî olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, “Tarík-ı Hak'da sülük ve seyr ü sefer hakkında meşveret etmek ve onun re'y ve tedbîriyle hareket edebilmek için, iyi bir diri, ya'ni, sıfât-ı nefsâniyyesinden bir kıl ucu kadar bile eser kalmamış olan bir kâmil lâzımdır ki, seni de kendisi gibi vücûd-ı abdânîden kurtarıp, vücûd-ı Hakkānî ile kāim kılsın. Halbuki öyle bir diri ve insân-ı kâmil nerede?" Mürşidlik da'vâsında bulunanlar maatteessüf sıfât-ı nefsâniyye ile ma'lûl birtakım hastalardır. Kendileri bir hakîm-i ilâhîye muhtaçdır, kendilerinin îcâd ettikleri hayâlâtı, füyûzât-ı rabbâniyye zannederler; ve kendilerini insân-ı kâmile tebaiyetden müstağnî addederler ve mahdûd muhâkemeleriyle kümmelîn-i evliyâullâhın maârif ve hakäyıkını tenkîd ederler, neûzü billâh!
2203. Ey müsafir, müsafir ile rey vur, zîrâ ki kadının reyi, senin ayağını topal tutar!
"Müsâfir"den murâd, vücûdât-ı izâfiyye âleminden vücûd-ı hakîkîye sefer eden kimsedir. "Kadın"dan murâd, kadınlar gibi âlâyiş-i dünyeviyyeye meclûb olan nefisdir. Ya'ni, "Ey bu vücûd-ı izâfî âleminden vücûd-ı hakîkîye ve bu âlem-i keserâtdan, âlem-i vahdete sefer eden kimse! Kendin gibi olan bir müsâfir ile müşâvere et, eğer sıfât-ı nefsâniyyesi sebebiyle bu vücûd-ı mevhûmuna bağlanmış ve âlâyiş-i dünyeviyyeye aldanmış olan kimse ile müşâvere edersen, emr-i sülükde senin ayağını topal tutar." Keserât âleminde ve fikrinde kalıp, âlem-i vahdete doğru kat'-ı mesafe edemezsin; zîrâ hadîs-i şerîfde شاوروهن و خالفوهن ya'ni "Kadınlar ile müşâvere edin ve onların reylerine muhalefet edin!" buyurulmuşdur.
2204. Hubbü'l-vatan deminden geç, durma; zîrâ vatan o tarafdır, can bu taraf değildir.
"Dem", bu kelimenin Arabî ve Fârisî müteaddid ma'nâları vardır. Şemsü'l-Lügāt'ın beyânına göre, “kılıç ve bıçağın keskin tarafı" ma'nâsına da gelir. Bu ma'nâya göre حب الوطن من الايمان ya'ni, "Vatan muhabbeti îmândandır" hadîs-i şerîfi bir "kılıç"a ve onun "keskin tarafı" zâhir olan âlem-i şehadete ve keskin olmayan tarafı da bâtın olan âlem-i gayba teşbih buyurulmuş olur. Âlem-i şehadetin keskin olması, bu vücûdât-ı mevhûmenin insan üzerinde müessir olmasından nâşîdir. İmdi bu ma'nâya göre cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Bu hadis-i şerîfin zâhiri ve bâtını vardır. "Bu kılıcın keskin tarafından, ya'ni, zâhirinden geç, durma; seni helâk eder ve bu fânî olan dünyâ tarafı sana vatan olamaz. Aslî olan vatan, o bâtın ve bâkî olan âlem-i gaybdır; çünki sen rûh-ı latîfsin ve rûh-ı latîfin tarafı bu kesâfet tarafı değildir."
2205. Eğer vatan istersen Şat'ın o tarafına geç, bu doğru hadîsi galat okuma!
"Şat", nehir kenârı ma'nâsınadır. "Nehir'den murâd, âlem-i fânî ve vücûd-ı kevnîdir. Bu âlem-i fânî nehrinin kenârı âlem-i gaybın mebdei olur. Ya'ni, "Eğer vatan istersen bu vücûd-ı kevnî ve izâfî nehrinin öbür tarafı olan âlem-i letâfete geç! Resûl-i Ekrem Efendimiz'in doğru olan bu hadîs-i şerîfini yanlış okuma!" Zîrâ âlem-i fânîyi vatan ittihâz etmek, âlem-i bekāya îmânı takviye etmez; belki âlem-i latîfi kendine vatan ittihâz etmek için, teveccüh-i kâmil ile müteveccih olmak îmân-ı kavîden neş'et eder.