İçeriğe atla

Tamâm olan âkılin ve yarım âkılin ve tamâm olan adamın ve yarım adamın alâmeti ve lâ-şey olan şakî-i mağrûrun alâmeti

12. bölüm / 48 · 1239 kelime · ~7 dk okuma

2181. Akıl o olur ki, o meş'ale iledir, o kāfilenin delîli ve pîşvâsıdır.

“Meş’ale”den murâd, akl-ı külldür; ve akl-ı küll, hakikat-ı muhammediyyeden ibaret olan nûr-ı Hak’dır. Vâris-i kâmil bu hakîkati hâmil olduğu cihetle o kâmil, vücudun bu mertebe-i kesâfetinde ve zulmet-i tabiiyye içinde, bu akl-ı küll meş’alesi ve nûru ile yürür ve her şeyin hakikatini görür. Binâenaleyh o Hak yoluna giden kāfilenin önünde delîl ve muktedâdır.

2182. O ileri gidici, kendi nurunun arkasında gidicidir. O bî-hod gidici kendinin tabi'idir.

O Hak yolunda önde yürüyen vâris-i kâmil, kendi nûrunun arkasından gider; zîrâ o kâmilin zâtı akl-ı küllün meclâsıdır. Binâenaleyh kendi mevhûm olan varlığından geçerek Hak yolunu kat' eden o kâmil, kendinin tâbi'i olmuş olur. Zîrâ vâris-i Muhammedîdir; ve vâris ile mûris şahs-ı vâhid hükmündedir.

2183. Kendinin mü'minidir ve îmân getiriniz, hem o bir nûra ki, onun cani ondan otladı.

"O vâris-i kâmil kendinin nûrunu görmüş ve îmân etmişdir. Zîrâ onun hakîkati, hakikat-ı muhammediyye mertebesidir ve o mertebenin hakikati de, vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır; ve siz dahi o rehberin îmânına îmân ediniz ki, bu îmân sizi onun îmânı mertebesine götürsün. Zîrâ siz ona îmân etmekle o kâmilin canının feyz aldığı o nûra da îmân etmiş olursunuz ki, o nûr hakikat-ı muhammediyyedir ve mertebe-i ulûhiyettir." Nitekim âyet-i kerîmede قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ الله نور وكتاب مبين (Mâide, 5/15) Ya'ni, "Allâh tarafından size nûr-ı ilâhî olan nebiyy-i zîşân geldi ve apaçık kitâbullâh geldi" buyurulur. Ve vâris-i kâmil dahi bu âyet-i kerîmede dâhildir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki şu beyt-i şerîflerinde zât-ı mübârekleri hakkında bu ma'nâya işâret buyururlar: Beyit:

Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at pûş Mustafa geldi yine cümleniz îmân ediniz!"

2184. Bir diğeri ki, o yarım akıl geldi, akıli önünde gözü bilir.

Dîğer bir sınıf ki, o yarım âkıl geldi, bu sınıf yukarıda ahvâl-i şerîfesi zikr olunan tamâm âkıli kendi gözü mertebesinde bilir ve onun huzûrunda kendini kör addeder.

2185. Kör delîle el vurduğu gibi, ona el vurdu; nihayet onunla görücü ve çevik ve celîl oldu.

O kimsenin yarım olan aklı, aklı tâm olan zâtı tanımağa delîl oldu ve bir kör, rehbere nasıl sıkı sıkı yapışırsa, o da o âkıl-i kâmili öylece kendisine rehber bildi ve ona sıkı sıkı sarıldığı için, Hak yolundaki tehlikeleri görücü oldu ve kat'-ı mesafe ve merâtib husûsunda da çevik oldu ve âkıbet maksûduna nâil ve vâsıl olup, celîl oldu.

2186. Ve o bir eşek ki, akıldan bir arpa ağırlığına malik olmadı, muhakkak onun aklı olmadı ve akıli terk etti.

Bu üçüncü sınıf, insan sûretinde ve hayvan sîretinde bir mahlûk olup bir arpa ağırlığı kadar olsun akıl sahibi olmadığından, âkıli idrak edemedi; ve eşek, eşeğin sûretini görüp kendi cinsi olduğuna hükm ettiği gibi, bu akılsız dahi ancak âkılin sûretini görüp, onu da kendi gibi zannetti ve tebaiyet lüzûmunu hissetmeyip o âkıli terk etti.

2187. Ne çok ve ne az yol bilmez; delîlin arkasında gelmek ona âr gelir.

“O zâhir görücü olan akılsız, Hak yolunun ne çoğunu ve ne de azını bilmez: Bununla beraber kendini akıl ve kâmil addedip, bir vâris-i kâmilin arkasından gelmekden ve kendine o zâtı delíl yapmakdan arlanır." Binâenaleyh mevhûm olan varlığını ve enâniyetini Hak yolunda kendisine rehzen yapar.

2188. O uzun sahrada gâh ümidsiz topallıyarak ve gâh koşma ile gider.

O akılsız, uzun olan bu kesâfet ve keserât âlemi sahrâsında, bilmediği ve anlamadığı bir netîceye doğru gâh ümîdsiz düşe kalka ve gâh koşa koşa gider.

2189. Şem'i yok, tâ ki kendinin pîşvâsı etsin; bir yarım şem'i yok ki bir nûr dilensin!

"Şem"den murâd, akl-ı kâmil ve "yarım şem"den murâd dahi, yukarıda îzâh olunan yarım akıldır. Ya'ni, "Bu üçüncü sınıfdan olan kimsenin hiç aklı olmadığı için, kendi zâtında ve nefsinde muktedâsı ve pîşvâsı yokdur ve ikinci sınıfdan olan kimseler gibi yarım aklı da yokdur ki, kendi zâtının ve nefsinin haricinde olan bir âkıl-i kâmilin aklından bir nûr ve akıl dilensin!

2190. Onun aklı yokdur, tâ ki diri nefes vursun; bir yarım aklı yok ki, kendini ölü yapsın! [2197]

"Dem zeden", söz söylemek ma'nâsınadır. "Dem zinde zeden", diri söz söylemek demek olur. Böyle bir kimsenin aklı olmadığından canlı ve diri söz söyleyemez ki, kalblerde bir te'sîr ve bir îmân-ı kavî uyandırsın. Binâenaleyh söylediği sözler mütenâkız ve cansız olur. Bir yarım aklı dahi yokdur ki, âkıl-i kâmili tanısın da, onun huzurunda kendini ölü gibi hiç mesâbesinde tutsun!" Bu gibi adamların nasıl bir adam olduğunu îzâh için humakā-i zamâneden birinin manzûm sözlerini nümûne olarak îrâd edelim. Bu kendi idrâkini beğenip, hakîm geçinen bîçâre diyor ki: Enbiyâdan yaşarım müstağnî Bir örümcek götürür hakka beni

Enbiyâdan müstağnî yaşayan bu akıllının yine bu manzûmesinde söylediği sözlere bakınız: Ara git deyrini gez Ka'besini Dinle tekbîri, işit çan sesini Göreceksin ki bu hep boşlukdur Umduğun, aradığın şey yokdur Düzme Allâh'ı gibi şeytânı Buda'sı, Ehrimen'i Yezdân'ı Topunun hâlıkı bir vehm-i cebîn Gölgeler, gölgeler onlar da derin!

Şimdi insaf olunsun da birâz teemmül buyurulsun. Enbiyâdan müstağnî yaşayan bu efendinin rehberi ve delîli örümcek imiş ve o da kendini hakka götürürmüş; fakat hak neresi bilir misiniz? Boşluk! Halbuki dîn ve fen nazarlarında boşluk ve adem yokdur. Zîrâ dîn Hakk'ın varlığını ve eşyânın Hakk'ın varlığından çıktığını; ve fen dahi, yokdan hiçbir şey çıkmayacağını ve binâenaleyh yokun var ve varın dahi yok olamayacağını beyân eder. İşte rehberi örümcek olan bir adamın mertebe-i aklı ve muhâkemesi bu kadar olur. Bu efendinin mezkûr manzûmesindeki sözlerin hepsi de birer safsata numûnesi olduğundan, burada tafsiline lüzûm yokdur. Fakîr "Târîh-i Kadîm Zeyline Reddiye" ünvanıyla yazdığım manzûm cevablarda bunları îzâh ettim.

2191. O tamamen o akılin ölmüşü gelsin, tâ ki kendi inişinden dama çıksın!

Yukarıki cümlenin mâba'didir. Ya'ni, "Öyle bir kimsenin aklı yokdur ki, âkıl-i kâmilin kıymetini takdîr edip, onun huzûrunda kendi varlığından ve enâniyetinden geçsin, tâ ki düştüğü hamâkat inişinden ve çukurundan akıl damına çıksın ve tâbi' olduğu kâmil gibi kemâle gelsin!"

2192. Akl-ı kâmil yokdur, sözü diri olan bir âkılin penâhında kendini ölü yap!

"Akl-ı kâmil nîst”, “çûn akl-ı kâmil nîst" takdirindedir. Ya'ni, “Mâdemki sende akl-ı kâmil yokdur, canlı ve diri söz sahibi olan bir âkılin himâyesi altında kendini ölü gibi câmid kıl ve onun rey ve tedbîri dairesinde, Hak yoluna sülûk et!"

2193. Diri değildir, tâ ki Îsâ'nın hemdemi olsun; ölü değildir tâ ki Îsâ'nın dem-gehi olsun!

"Dem-geh", "dem", nefes ve "geh" mahal; "dem-geh", mahall-i nefes demek olur. Ya'ni, "O akılsız kimse, akıl ve irfân ile diri değildir ki, meşreb-i Îsâ'da olan bir kâmilin musâhibi olabilsin ve kendi enâniyetinden geçmiş ve ölü mesâbesinde kalmış değildir ki, Îsâ (a.s.) meşrebindeki kâmilin diri sözüne muhatab olsun! "Düm-geh" olmak ihtimali de vardır. Zîrâ “düm”, kuyruk ma'nâsınadır ki, arkadan kinâye olur; "geh", mahal ma'nâsınadır. "Düm-geh", arka mahal demekdir ki, tebaiyet ma'nâsı murâd, olunur. Ya'ni, "O kimse ölü mesâbesinde değildir ki, Îsâ meşrebinde olan kâmilin arkasından yürüsün ve ona tâbi' olsun!" demekdir.

2194. Onun kör olan canı her tarafa adım koyar, âkıbet kurtulmaz ve fakat yukarı sıçrar.

O kendini enbiyâ ve evliyâya tebaiyetden müstağnî addeden ahmaklığın canı, kendi kendime hakîkati bulurum, diye bu âlem-i tabîatın uzun ve karanlık sahrâlarında körü körüne her tarafa adım atar; âkıbet bu zulmet-i tabîiyyeden kurtulup bir nûr sahasına çıkamaz ve fakat ömrü âhir olup bu âlem-i kesâfetin yukarısında olan âlem-i berzaha sıçrar; velâkin bu sıçrama fâidesiz olur." Hind nüshalarında bu beytin altına ebyât-ı Velediyye'den olması muhtemel olan şu beyti metne ilâve etmişlerdir: "O zaman sıçramak fâide vermez, zîrâ ki belâ-yı âsumân nâzil oldu." Bu beyit, yukarıki beyt-i şerîfin ma'nâsını müfessir olduğundan, burada zikrini münasib gördüm. "Cesten", "kurtulmak" ve "kaçmak" ve "sıçramak" ma'nâlarına gelir. "Akıbet ne-cehed" de "kurtulmak"; ve "ber-mî-cehed" de "sıçramak" ma'nâsınadır.