Resûl (a.s.)ın o Huzeylî'yi ihtiyarlar ve umûr görmüşler üzerine emirliğe ve seraskerliğe sebeb-i tafdilinin ve onu ihtiyâr etmesinin beyânı
11. bölüm / 48 · 2332 kelime · ~12 dk okuma
2153. Peygamber buyurdu ki: "Ey zâhire bakıcı, sen onu delikanlı ve hünersiz görme!"
Peygamber (a.s.) o mu'teriz Arab'a cevâben buyurdu ki: "Ey şekl-i zâhirîye bakıcı olan kimse, sen benim kumandan ta'yîn ettiğim o Hüzeylî'yi, delikanlı ve hünersiz bir şahıs görme!"
2154. "Ey kimse, kara sakallı vardır ve ihtiyar adamdır; ve ey kimse çok beyaz sakallı vardır ve kalbi zift gibidir."
"Ey zâhire bakan mu'teriz, birçok adamlar vardır ki, zâhirde sakalı karadır ve gençdir, fakat bâtında tecrübe-dîde bir ihtiyar kadar akıllıdır; ve yine birçok kimseler vardır ki, sakalları beyazdır ve kalbleri akılsızlık sebebiyle zift gibi kapkaradır."
2155. "Ben onun aklını def'alarca tecrübe ettim, o delikanlı işlerde ihtiyarlık yaptı."
2156. Ey oğul, ihtiyar, akıl ihtiyarıdır; o sakalda ve başta kılın beyazı değildir.
Cenâb-ı Pîr'in "ey püser" diye vâki' olan hitâblarında, kâmil olmayan her bir insanın çocuk mesâbesinde olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey nâkıs insan, ihtiyar aklının kemâlinden dolayı makbûl ve şâyân-ı hürmettir; binâenaleyh başı küçük ve aklı büyük ve kâmil olan bir insân, senelerce tecrübe-i hayâtı görmüş bir ihtiyar hükmündedir; yoksa her aklı nâkıs ve muhakemesi fâsid olan ak saçlı ve ak sakallı kimse, makbûl ve mu'teber olamaz."
2157. O muhakkak İblîs'den daha ihtiyar ne vakit olur, mâdemki onun aklı yokdur, o lâ-şey olur.
Eğer bir ihtiyar, hayatda eski olduğu için mu'teber olmak lâzım gelse, hiçbir vakit İblîs'den daha eski olamaz; halbuki bu kadar eski olan İblîs'in, ind-i ilâhîde hiçbir kıymeti yokdur. Nitekim İblîs hakkındaki âyet-i kerîmede Hak Teâlâ فاخرج إنَّكَ مِنَ الصاغرين (A'raf, 7/13) Ya'ni, “Ervâh-ı melekiyye arasından çık, muhakkak sen küçüklerdensin ve kıymetsizlerdensin" buyurdu. Zîrâ İblîs'in aklı yok idi ve Cenâb-ı Hakk'a karşı Âdem hakkındaki kıyâs ve muhâkemesi fâsid idi. Mâdemki hayatda eski olan bir ihtiyarın aklı yokdur o lâ-şeydir, hiçdir.
2158. Onu çocuk tut; vaktaki Isa-nefes ola, gurûrdan ve hevesden pak olur.
"Tıfl gîreş" cümlesi, yukarıdaki beytin mâba'didir. Ya'ni, "Aklı olmayan ihtiyar lâ-şeydir ve hiçdir; böyle bir ihtiyârı sen çocuk hükmünde tut!" demek olur. Ondan sonraki cümle, cümle-i istisnâiyyedir. Ya'ni, "Herhangi yaşta olursa olsun, mâdemki Îsâ-nefes olur, o nûr-ı ilâhîyi hâmil olup, onun nefesinden hükm-i tabîat altında zebûn olup ölmüş kimseler, hayât-ı ma'nevî bulur, artık o kimse gurûr ve heves-i nefsânîden pâk olmuş olur."
2159. O kıl beyazlığı pişkinlik delilidir, bağlanmış gözün önündeki o, bir kû-teh-tegdir.
"Kûteh", kısa ve "teg", burada "koşmak" ma'nâsınadır. "tegî"deki "yâ" yây-ı vahdettir. Ya'ni, "Saç ve sakalın beyaz olması herkesin nazarında pişkinlik delîli değildir; belki o kimsenin nazarında pişkinliğin delílidir ki, onun gözü mahdûd bir saha dâiresinde bağlanmışdır ve o kimsenin gözü rü'yet sâhasında kısa koşucudur ve görüşü kısadır." Bir ak sakallıyı görünce, hemen âkıl ve pişkin bir adam olduğuna hükm ediverir; ve kezâ kara sakallı bir genci görünce de, "Bu daha çocukdur, bunun tecrübesi ve pişkinliği yokdur!" der.
2160. Mâdemki o mukallid delîlin gayrini bilmez, o dâim alâmetde yol arar.
Ya'ni, "Zâhire nazar eden mukallid, bir şey hakkında hüküm verebilmek için, mutlakā delíl-i zâhirî ister ve hüküm yolunu o dâimâ zâhirî alâmet ve nişanlar içinde arar." Meselâ bu mukallide nazaran âkıl, saçı ve sakalı ak olan kimsedir.
2161. Onun için dedik ki: Mâdemki tedbîr edeceksin, pîri ihtiyâr et!
Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 2043 numaralı beyt-i şerîfe merbûtdur; çünki mu'teriz o beyitde Resûl-i Ekrem Efendimiz'e hitâben: "Hem sen demişsindir ve senin sözün şâhiddir, "Pîşvâ ihtiyar olur, ihtiyar olur!" demiş idi. Ve bu beyitde de cenâb-ı Pîr efendimiz lisân-ı nebevîden buyururlar ki: "Evet biz, "mâdemki tedbîr ve istişare edeceksin, pîri ihtiyâr et!" dedik; fakat pîrden murâdımız mutlakā saçı ve sakalı ağarmış olan ihtiyar ve umûrunda delîl-i zâhiriye muhtaç olan mukallid ve zâhir-bîn olan kimse değil, belki herhangi yaşta olursa olsun taklîdden kurtulmuş ve hakîkate nâzır olan insân-ı kâmildir."
Gerek zikri geçen beyitde ve gerek bu beyitde من لم يكن له شيخ فشيخه الشيطان Ya'ni, "Kimin ki şeyhi yokdur, onun şeyhi şeytandır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulmuş olur. Ve "şeyh"in mukābili Fârisîde "pîr"dir; fakat hadis-i şerîfdeki şeyhden murâd, kâmil ve âkıl olan mürşiddir; zîrâ şeyh, “muktedâ" ma'nâsına da gelir.
2162. O kimse ki, taklîd perdesinden sıçradı, o her ne varsa, Hak'ın nûruyla görür.
"Taklîd perdesini yırtıp, hakîkati müşâhede eden kimse, bilcümle mevcûdâtı Hakk'ın nûruyla görür. Zîra o kimse اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله Ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının, zîrâ o Allâh'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfi mûcibince, firâset-i şer'iyye sahibidir.
2163. Onun pâk olan nûru delilsiz ve beyansız postu yarar, ortaya gelir.
"O kâmilin basar-ı basîretinde olan nûr-ı Hakk-ı pâk delîl-i zâhirîye ve hurûf ve elfâz ile beyâna hâcet olmaksızın, sûret postunu yırtıp, dışarıya çıkar." Röntgen şuâ'ı, kesîf olan adalât ve elyâf-ı vücûda nüfüz edip âlât-ı dâhiliyye-i beşeriyyeyi gösterdiği gibi, o nûr dahi suver-i kesîfeye ve bâtına nüfüz eder.
2164. Zâhir görücünün önünde kalp nedir ve sağ nedir, o ne bilir kavsarada ne vardır!
"Kalp", geçmez para; "sere", sağ para; "kavsara", hurma sazlarından örülmüş olan hurma sepeti ma'nâsınadır. "Kalp"tan murâd, nâkıs ve câhil insan; ve "sere"den murâd, kâmil ve ârif insan; "kavsara" dan murâd, cism-i insandır. Ya'ni, "Ancak şekl-i zâhirîyi gören kimsenin önünde nâkıs ile kâmil müsâvîdir. Zîrâ ikisi de sûret-i beşeriyye i'tibariyle birbirine benzer; fark onların bâtınlarındadır. Halbuki zâhir-bîn olan, o birbirine benzeyen cisimlerin bâtınında ne olduğunu ne bilir!"
2165. Ey kimse, her hasûd hırsızın elinden kurtulmak için, dumanla karartılmış çok altın vardır.
"Altın"dan murâd, insân-ı kâmil ve "duman"dan murâd, Hak Teâlâ'nın onun sırrı üzerine örtdüğü sıfât-ı beşeriyye perdeleridir. Nitekim Rükneddîn Alâüddevle hazretleri bu ma'nâda şöyle buyurur: "Bir kimse mertebe-i velâyete eriştiği vakit, Hak Teâlâ onun sırrı üzerine bir perde örter ve onu halkın gözünden gizli tutar. اولیائی تحت قبابي لا يعرفهم غيرى Ya'ni, "Benim evliyâm kubbelerimin altındadır, onları benden başkası bilmez" hadîs-i kudsîsinin ma'nâsı budur. Ve bu kubbeler beşeriyet sıfatlarıdır; ve beşeriyet sıfatları odur ki, o velîde Hak Teâlâ bir ayıb zâhir kılar, yâhud bir hünerini ayıb sûretinde gösterir. Bir kimsenin bâtını nûr-ı irâde ile münevver olmadıkça, o velîyi anlayamaz." Meselâ eline geçen parayı aslâ saklamayıp muhtaçlara sarf eder, onun bu semâhati halk nazarında israf görünür.
2166. Ey kimse, altınla yaldızlanmış çok bakır vardır; tâ ki onu muhtasar olan akla satma!
"Bakır"dan murâd, nefsânî olan kimse; "yaldız"dan murâd, ulûm ve a'mâl-i zâhire. Ya'ni, "Bakır gibi bâtınları kıymetsiz olan nefsânî kimseler vardır ki, kendilerini ulûm-ı zâhiriyye ile yaldızlamışlardır; tâ ki o bakır mesâbesinde olan şahıslarını mahdûdü'l-fikr olan humakāya satalar ve onların ihtirâmâtını kazanalar!"
2167. "Biz ki cümle iklîmin bâtınını görücüyüz, kalbi görürüz ve zâhire bakmayız."
Bu beyt-i şerîf hem lisân-ı nebevîden ve hem de vâris-i kâmilin lisânından olmak câizdir. Ve îzâhı yukarıda geçen 1795, 1796 ve 1850 numaralı beyitlerin îzâhıdır.
2168. Kādılar ki, zâhire iltifat ederler, eşkâl-i zâhire üzerine hükm ederler.
"Tenîden" masdarının müteaddid ma'nâları vardır, burada "teveccüh" ve "iltifat" ma'nâsınadır. Kādılar ve hâkimler da'vâcıların efkâr ve ahvâl-i bâtınelerinden bî-haber olduklarından, onlar her iki tarafın delîllerine ve şâhidlerine iltifat ederler; binâenaleyh onların hükümleri, zâhirî olan şekiller üzerine vâki' olur."
2169. Vaktaki şehadet söyledi ve bir îmân gösterdi, bu kavim onun hükmünü çabuk mü'min yaparlar.
Ya'ni, da'vâcılardan birisi kadı huzûrunda kelime-i şehadet getirip, îmânını ızhâr ettiği vakit, bu kadı ve hâkim tâifesi derhal onun mü'min olduğuna hükmedip, onu mü'minlerin nail olacağı hukūkdan istifade ettirirler. Maahâzâ o kimsenin kalbinde îmândan eser yokdur.
2170. Çok münafık bu zâhire kaçtı, gizlice yüz mü'minin kanını döktü. [2177]
"İçlerinden dîn-i İslâm'ın düşmanı olduğu halde, dışlarından Müslümanlık izhâr eden münafıklar gizlice fesâdlar tertib ederek birçok müslümanların kanını döktüler." Nitekim Mesnevî-i Şerîfin I. cildinde beyân buyrulduğu üzere, Yahûdi pâdişâhının vezîri olan Pavlos, zâhiren Nasrâniyyet'i kabûl etmiş göründü ve on iki beye ayrı ayrı berâtlar yazıp Îsâ (a.s.)ın dînini karıştırdı ve bu yüzden birçok bî-günâh insanların kanlarının dökülmesine sebeb oldu. Ve bu gibi münafıkların târih kitablarında emsali çokdur. وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِى الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ (Bakara, 2/11) Ya'ni “O münafıklara yeryüzünde fésâd yapmayınız denildiği vakit, derler ki, biz ancak ıslâh edicileriz."
2171. Cehd et, tâ ki aklın ve dînin pîri olasın, tâ ki akl-ı küll gibi sen bâtın görücü olasın!
"Akl-ı küll", vücûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir ve taayyün-i evvel mertebesidir. Buna hakîkat-ı muhammediyye dahi derler. Bu mertebe, ahadiyyet ile vâhidiyyet arasında berzahdır. Mertebe-i ahadiyyetden feyz-i akdesi vâsıtasız olarak kabûl eder ki, adına "velâyet-i mutlaka" dahi derler; ve vâhidiyyet mertebesi ile feyz-i mukaddesi alıp halka eriştirir, adına "nübüvvet-i mutlaka" derler. كُنْتُ نَبِيًّا وَآدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطِّينِ Ya'ni "Ben, Adem su ve çamur arasında iken nebî idim" hadîs-i şerîfinde bu nübüvvete işaret buyurulur. Bilcümle enbiyâ ve vâris-i kâmil olan evliyâ hazarâtının bu hakikat-ı muhammediyyeye ittisâlleri hasebiyle akılları, akl-ı küll gibi bâtın görücüdür. Bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ey sâlik, sen henüz sûret perdelerinin arkasındasın, senin aklının nûru, o sûretlerin bâtınlarına nüfüz edemiyor. Çalış ki, aklın ve dînin pîri olasın ve nihâyet akl-ı küll gibi, senin aklının nûru bâtına nüfüz edebilsin!"
Menkıbe: Münafıkların reîsi Abdullah bin Übey ile tevâbi'i bir gün cenâb-ı Ebû Bekir ve Ömer ve Ali (radiyallahu anhüm) hazarâtına tesadüf ettiler. Bu münafıklar onları yüzlerine karşı çok medh etti. Hz. Ali (r.a.) "Ey İbn Übey, Allâh'dan kork, nifak etme!" buyurdu. Ya'ni, münafıkların bâtınlarına nâzır olan bu üç sultân onların nifakını lisân-ı Hz. Ali ile yüzlerine vurdular.
2172. Vaktaki akl-ı zībā ademden yüz açtı, ona hil'at verdi ve ona bin ad verdi.
"Akl-ı zība"dan murâd, akl-ı külldür ve “akl-ı küllün ademden yüz açması", vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i ahadiyyetden, mertebe-i vahdete tenezzülüdür; ve ta'bîr-i dîğerle lâ-taayyün olan vücûd-ı mutlakın, taayyün-i evvel mertebesine tenezzülüdür. Ve "hil'at"dan murâd, vücûdun mertebe-i vahdetden, mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i evvelden, taayyün-i sânî mertebesine tenezzülüdür ki, bu "hakîkat-ı muhammediyye" ve "akl-ı küll" mertebesi, mertebe-i vahdete tenezzülünde esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye sûretleri olan a'yân-ı sâbite libaslarıyla mütelebbis oldu ve bu hil'atlara büründü ve bu hil'atların hâssiyetlerine ve hâl ve şanlarına göre de Hak Teâlâ ona birçok isimler verdi. Ya'ni, “Mâdemki akl-ı küll suver-i esmâ-i ilâhiyye olan a'yân-ı sâbite libaslarına büründü, o libaslar adedince, isimler ile tesmiye olundu. "Bin"den murâd, kasr ve tahdîd değildir; çoklukdan kinâyedir. Zîrâ akl-ı küllün giydiği esmâ hil'atları lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. İmdi o hakikat-ı muhammediyye ve akl-ı küll, bu âlem-i şehadetde taayyün-i Muhammedî ile zâhir olduğu gibi, taayyün-i Muhammedînin intikālinden sonra da, her asırda o hakîkati hâmil olan vâris-i kâmillerde zuhûr eder ve onlar akl-ı küllün timsâl-i mücessemi olurlar; zîrâ her insân-ı kâmil “Allâh” ism-i câmi'inin mazharıdır; binâenaleyh cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâizdir ve onda esmâ-i ilâhiyyeden her birinin ahkâm ve âsârı zâhir olur.
2173. O hoş-nefesin isimlerinden en aşağısı budur ki, o hiç kimseye muhtaç olmaz.
"O akl-ı küllün mazharı olan hoş-nefes insân-ı kâmilin isimlerinden en aşağısı budur ki, o hiçbir kimseye muhtaç olmaz." Zîrâ o kâmil "Samed" isminin de mahall-i tecellîsidir. Giydiği hil'atlardan birisi de budur ve "Samed" isminin hâssiyyeti, kendisi muhtaç olmayıp, herkes ona muhtaç olmakdır; binâenaleyh bu âlemdeki ukül-i cüz'iyyenin meclâsı olan nâkıs insanlar, ken- di nûrlarını bu akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin nûrundan iktibâs ederler.
2174. Eğer akıl bir süretle açık yüz gösterse, onun nûrunun önünde gündüz karanlık olur.
İmdi akl-ı küll, sûret-i beşeriyye perdesi altında mestûr olup, nûrunu bu perde arkasından neşr eder. Eğer o akıl bilfarz kendine mahsûs bir sûret-i nûrâniyye ile yüz gösterse ve zâhir olsa, onun nûrunun önünde, bu izâfî olan gündüzün aydınlığı karanlık olurdu. Ya'ni, gündüzün ışığı o aklın nûrunun yanında hiç mesâbesinde kalır idi.
2175. Ve eğer ahmaklığın misali zahir olsa, gecenin karanlığı onun önünde aydınlık olur.
“Ahmahlık”dan murâd, hakikat-ı iblîsiyyedir, zîrâ hakikat-ı iblîsiyye ism-i Mudill’in mazhar-ı etemmidir ve bu hakikatın mazharı olan İblîs ahmakların reîsidir ve akl-ı küllün düşmanıdır; ve akl-ı küll dahi hamâkatın düşmanıdır. Nitekim 1940 numaralı beyitde: [Peygamber buyurdu ki: "Her kim ki ahmakdır, o bizim düşmanımızdır ve yol vurucu guldür."] buyurulmuş idi. Ya'ni, hamâkat dahi kezâ sûret-i beşeriyye perdesi altında mestûr olup, zulmetini bu perde arkasından neşr eder. "Eğer bu hamâkat bilfarz kendine mahsus olan zulmânî bir sûret-i misâliyye ile zâhir olsa, gecenin karanlığı o zulmetin önünde aydınlık add ve i'tibâr olunur idi."
2176. Zîrâ o geceden daha muzlim ve daha bir karanlıkdır; velâkin şakî olan huffâş karanlık satın alıcıdır.
“Huffâş”, ziyâ-ı şemsden müteessir olup, gurûbdan sonra uçmağa başlayan yarasa kuşu ma'nâsınadır. Burada ulûm-ı enbiyâ ve evliyânın nûrundan kaçıp, zulmet-i tabiiyyeden hoşlanan ehl-i dalâletden kinâyedir.
2177. Gündüzün nûruna kadar azar azar alış ve yoksa nûrsûz bir huffâş kalırsın.
Ey maârif ve hakâyık-ı evliyânın nûrundan kaçan kimse! Şems-i hakîkatin tulû’uyla gündüzün nûru zâhir oluncaya kadar, o maârifin nûruna yavaş yavaş ve azar azar kendini alıştır ve yoksa yarasa kuşu gibi nûra yabancı bir halde kalırsın ve ebedî zulmet içinde uçar durursun.
2178. Her yerin âşıkıdır ki, işkâl ve müşkil vardır; her yerin düşmanıdır ki, bir mukbilin çerâğı vardır.
“Şikâl”, işkâlin muhaffefidir; ve “işkâl”, bir şey müştebih ve mültebis olmak ma’nâsınadır ve “şikâl”, kitâb vezninde “köstek” ve “ayak bağı” ma’nâsınadır. “Mukbil”den murâd, enbiyâ ve evliyâ ve “çerâğ”dan murâd, ulûm-ı enbiyâ ve evliyânın nûrudur. Ya’ni, “O yarasa kuşu gibi ulûm-ı enbiyâ ve evliyânın nûrundan kaçan kimse, nerede müştebih ve mültebis ve kapalı kelâmın ma’nâları varsa onların ve o karanlık ma’nâların âşıkıdır.” Zîrâ nâsın efkârı arasına ilkâ edeceği fitneye bu ma’nâları muvâfık bulur. Nitekim âyet-i kerîmede فَاَمَّا الَّذِينَ فِى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ (Âl-i İmrân, 3/7) Ya’ni, “Kalblerinde fesâda meyl olan kimseler, ondan fitne taleb ederek Kur’ân’ın muhkemâtını bırakıp ma’nâsını anlayamadıkları müteşâbihâta tâ’bî’ olur” buyurulur. Ve birçok mezâhib ve mesâlik-i bâtıle erbâbı maatteessüf bu yüzden zuhûra gelmişdir ve bu yüzden Kur’ân’ın muhkemâtı ta’tîle uğratılmışdır. “Ve bu yarasa kuşları her nerede ulûm ve maârif-i evliyânın nûru varsa, o yerin düşmanıdır. Çünki ilimde râsihûn olan evliyânın bu müteşâbihâta verdikleri açık ve nûrlu ma’nâlar onların işine gelmez.”
2179. Onun kalbi ondan dolayı zulmet-i işkâli ister, tâ ki onun hâsılı daha ziyâde görüme.
“O zulmet-perestin kalbi, îkâ’ etmek istediği fitne ve fesâd, nâs arasında daha ziyâde revâç bulmak için, bu işkâl ve iltibâs zulmetini ister.” Nitekim halkın i’tibârını kazanarak, huzûzât-ı nefsâniyyelerini elde etmek isteyen meşâyih-i rüsûmun ve sû-i ahlâk sâhibi olan ulemâ-i zâhirenin âdeti budur.
2180. Tâ ki seni o müşkile meşgül ede ve kendi çirkin tabîatından gafil ede.
Bu yarasa kuşları bu tavrı, seni o müşkil ile meşgül etmek ve kendinin çirkin seciyesinden ve tabîatından seni gaflete düşürmek için ihtiyâr ederler; zîrâ o gibi müfsidlerin hakikat nâmına ortaya koydukları işkâl ve müşkil maânî ile meşgül olan müntesibleri, bu ma'nâlarda istiğrâkları sebebiyle başlarını kaldırıp bu efendilerin etvâr ve mişvârını tedkîk edemezler ve o müfsidi bir deryâ-yı hakāyık zannederler.