Resûl (a.s.)ın huzûrunda o gevezenin fazâhatının ve çok biliciliğinin sebebi beyânındadır
10. bölüm / 48 · 982 kelime · ~5 dk okuma
2147. Peygamberin hadsiz olan sarhoşluğunun pertevi, vaktaki o gabîye çarptı, hem sarhoş ve hem hoş oldu.
"Gabî", câhil ve anlayışı az olan kimsedir. "Gabî"den murâd, Hüzeyl kabilesinden olan bir delikanlının kumandan olduğuna i'tiraz eden geveze adamdır. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretlerinin aşk-ı ilâhî şarabından olan hadsiz şarhoşluğunun pertevi ve aksi, o gabî adam üzerine çarptığı vakit, o da hem sarhoş oldu ve hem de inbisât hâline geldi. Bülbül gibi kemâl-i fesâhat ile söz söylemeğe veyâhud fazâhata ve bî-edebliğe başladı."
2148. Şübhesiz neşâtdan çok söyleyici oldu; sarhoş edebi terk etti ve hubâta geldi.
"Hubât", deliliğe müşâbih bir illetin adıdır ki, dimâğı bozar. Ya'ni, "O mu'teriz olan geveze, hâl-i inbisâta gelmesinden dolayı çok söyleyici oldu; zîrâ sarhoş oldu ve edebi terk ve deliliğe başladı." Bu beyt-i şerîflerde mürşidi huzûrunda sâlike vâki' olan bî-hodluğun ve sarhoşluğun, mürşidinden vâki' olan akisden tevellüd ettiğine işâret buyurulur. Birçok sâlikler vardır ki, hâl-i mürşidden in'ikâs eden kemâlâtı kendi hallerinden bilirler ve mağrûr olurlar. Bundan sâlikin tevakkî etmesi ve kendisini hiçe sayması îcâb eder.
2149. Bî-hodluk her yerde şer yapmaz; mey edebsizi böyle mülevves eder.
"Bî-hod"dan murâd, meyden sarhoş olan kimsedir. "Ter" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "murdâr" ve "mülevves" ve "fâsık" adamdan kinâye olur (Burhân-ı Katı'). Bu beyt-i şerîfde hem şarâb-ı ma'nevîye ve hem de şarâb-ı sûrîye işâret buyurulur. Ya'ni, "Sûrî olsun, ma'nevî olsun mestlik hâli her yerde ve her adamda şer ve fenâlık yapmaz. Şarâb-ı sûrî veyâ ma'nevî ancak tab'an edebsiz olan kimseyi böyle murdâr ve mülevves eder." Mısra': İşret, güher-i âdemi temyîze mihekdir
2150. Eğer akıl olursa iyi vakarlı olur, eğer kötü huylu olursa, daha fenâ olur.
"Fer", burada heng, vakār ve temkîn ma'nâsınadır (Burhân-ı Katı). Eğer bir kimse âkıl olursa, mürşidinden mün'akis olan ma'nevî sarhoşluk esnâsında vakārını ve temkînini iyi muhafaza eder; ve eğer kötü huylu ve tıynet-en terbiyesiz olursa, bu hâl esnasında daha fenâ bir hâle gelir." Zâhirde içki içenlerin halleri de böyledir. Tabîatında hilim ve edeb galib olan sarhoş, daha halîm ve selîm olup ihvânına lutuf ile muâmele eder ve eğer tab'an haşîn ve terbiyesiz olursa, bir kavga çıkarıp meclis-i işreti karmakarışık bir hâle getirir.
2151. Fakat mâdemki ağleb kötülerdir ve nâ-pesendlerdir, cümle üzerine meyi harâm etmişlerdir.
Bu ve âtîdeki beyitleri İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri, Hind şârihlerinden daha ihâtalı bir sûretde şerh buyurmuşdur. Hulâsası şudur: Şarâb iki nevi'dir, birisi zâhirde üzüm şırasından yapılan şarâbdır; ve diğeri ise enbiyâ ve evliyâ hazretlerinin kendi tâbi'lerine ma'nen verdikleri aşk-ı ilâhî şarabıdır. Bu her iki nevi' şarab dahi, içen kimseleri sarhoş eder. Sûrî şarab hakkında dört âyet-i kerîme nâzil olmuşdur.
Birincisi sûre-i Nahl'de vaki: وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالْأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا (Nahl, 16/67) Ya'ni, "Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvesinden nebîz ve müskir ve güzel rızık ittihâz edersiniz" âyet-i kerîmesidir. Bu âyetdeki müsâadeye mebnî bidâyet-i İslâm'da müslümanlar hurmadan ve üzümden i'mâl ettikleri şarabı içerler idi.
İkincisi sûre-i Bakara'da vaki' يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَا أَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَا (Bakara, 2/219) Ya'ni, “Sana şarab ve kumardan soruyorlar, de ki: İkisinde de büyük kabâhat ve menfaatler vardır ve onların kabâhati menfaatlerinden daha büyüktür" âyet-i kerîmesidir. Hz. Ömer ve Muâz b. Cebel (radıyallahu anhümâ) ve daha ba'zı ashâb Peygamber Efendimiz'in huzûruna gelip: "Yâ Resûlallâh şarâb aklı ve kumar, malı izâle ediyor. Bunların hükmünden bize haber ver!" dediler. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu; binâenaleyh şarabı ashâbın kimi içti ve kimi de içmedi.
Üçüncüsü sûre-i Nisa'da vaki' يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى (Nisa, 4/43) Ya'ni, "Ey îmân edenler! Sarhoş olduğunuz halde, namaza yaklaşmayınız!" âyet-i kerîmesidir. Bu âyetin sebeb-i nüzülü budur ki: Kibâr-ı sahâbeden Abdurrahmân ibn Avf hazretleri, ba'zı kimseleri da'vet edip ziyâfet verdi ve zivâfet esnasında şarablar içildi. Hz. Abdurrahmân namaza imamet ettiği sırada قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ (Kâfirûn, 109/1) sûre-i şerîfesindeki لَا أَعْبَدَ مَا تَعْبُدُونَ (Kâfirûn, 109/2) Ya'ni, "Ben sizin taptığınıza tapmam" cümlesini sarhoşlukla أعبد ما تعبدون Ya'ni, "Ben sizin taptığınıza taparım" sûretinde okuyuverdi. Bu âyet nâzil olunca ashâb-ı kirâm şarabı namazdan sonra içmeğe başladılar. Dördüncüsü sûre-i Mâide'deki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ (Maide, 5/90) ya'ni, “Ey mü'minler şarab ve kumar ve ibâdet için nasb olunan putlar ve câhiliyetde kullandıkları taksîm okları şeytanın pis amelindendir, binâenaleyh ictinâb edin!" [âyetidir.] Bu âyetin sebeb-i nüzülü de, Utbân b. Mâlik (r.a.) Sa'd b. Ebî Vakkâs (r.a.)ı ba'zı kimseler ile da'vet etti, yediler ve şarâb içtiler, sarhoşluk hâli zuhûra geldi, şiir söylemeğe başladılar. Hz. Sa'd, ensârı hicve dâir bir şiir okudu. Ensârdan biri işitti, kalkıp bir kemik ile Hz. Sa'd'ın başını yardı. Sa'd hazretleri de cenâb-ı Peygamber'e şikâyet etti. Orada Hz. Ömer hâzır idi: “İlâhî, şarâb hakkında bize hükm-i kat'îyi beyân et!" diye münâcât etti; bu âyet-i kerîme nâzil oldu, ondan sonra şarabı kimse içmedi.
İmdi şarabın hürmeti hakkındaki hükm-i ilâhînin tertib-i nüzûlüne bakılırsa görülür ki, bu ahkâm-ı muhtelifeyi celb eden şey, insanların çoğunun tab'ındaki galebe-i fesâddır. Ve mâdemki insanların çoğunun tabîatı böyle fenâdır ve nâ-makbûldür; binâenaleyh Türkçe'de meşhûr olan şu “Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır" düstûru mûcibince, şarâb ve müskirât tabiatları iyi veya kötü olan bilcümle nâs üzerine harâm kılındı.
Ma'nevî şarâba gelince, bu da sûrî şarâba ve sarhoşluğa benzer. Çocuğun havsala-i isti'dâdı dar olup, kâmilden zâhir olan ahvâle karşı tahammül edemeyip, edebsizlik bayrağı açarlar ve lâubâlî olurlar. Nitekim Hüzeylî olan delikanlı hakkında o gevezenin yaptığı i'tirâz ve Bâyezîd hazretlerine karşı mürîdlerin tecavüzâtı bu kabîldendir. Ancak bu şarâb-ı ma'nevînin, şarâb-ı sûrîden farkı budur ki, şarâb-ı sûrînin içilmesi, içenin irâdesine tâbi' olduğundan, nass-1 Kur'ânî ile men' edilmişdir ve içene de zâhiren hadd-i şer'î vururlar. Şarâb-ı ma'nevînin içilmesi ise, içenin irâdesine tâbi' değildir. O, insân-ı kâmilin aks-i hâlinden ibârettir. Bu sarhoşdan bir edebsizlik zuhûr ettiği vakit, had ve cezâsı da ma'nevî olur.
2152. Hüküm ağleb içindir, zîra kötüler galibdir; kılıcı yol vurucunun elinden aldılar.
Hüküm, galib olan tarafın ahvâline göre verilir; ve bu nefsâniyet ve cismâniyet âleminde ise kötüler çoktur; binâenaleyh kılıç mesâbesinde olan şarâbı, akıl yolunu vurucu olan nefsânîlerin elinden aldılar ve şarâb içmeyi harâm kıldılar.