İçeriğe atla

قصه سبحانی ما اعظم شانی گفتن ابایزید قدس الله سره و اعتراض مريدان و جواب این مر ایشان را نه بطریق گفتن زبان بلکه از راه عیان

9. bölüm / 48 · 4909 kelime · ~25 dk okuma

2095. O muhteşem olan fakîr Bâyezîd müridlerine: "İşte Yezdân benim!" diye geldi.

"İhtişâm", lügatde birinden utanmak ma'nâsınadır; ve "muhteşem", bu masdarın ism-i mef'ûlüdür. Ya'ni, "İstîlâ eden tecellî-i zâtî hasebiyle, kendi vücûd-ı abdânîsini isbât etmekden utanan ve vücûdda Hakk'ın vücuduna müftekır bulunan Bâyezîd (k.s.) o hâlin istiğrâkı sebebiyle “İşte Yezdân benim!" diye mürîdlerinin önüne çıkıverdi" ki, bu kelâm Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hak" sözünün muâdilidir.

2096. O zû-fünûn sarhoşça aşikâr olarak, "Benden başka ilah yokdur, bana لَا إِلَهَ إِلا أَنَا هَا فَاعْبُدُونْ ibâdet edin!" dedi.

Hz. Pîr efendimiz gerek Fîhi Mâ Fîh'lerinde ve gerek Mesnevî-i Şerîf'lerinde bu hâli bir dereceye kadar akla takrîb için misâller îrâd buyurarak îzâh eylemişlerdir. Fîhi Mâ Fîh'de buyururlar ki: “Ene'l-Hak” demeyi herkes büyük da'vâdır zanneder, “Ene'l-abd” da'vâsı büyüktür. Ene'l-Hak da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ “Ben abd-i Hudâ'yım!” diyen kimse, iki mevcûd isbât eder; birisi kendisi için ve diğeri de Hudâ içindir. Fakat “Ene'l-Hak!” diyen kimse, kendisini yok edip ve ber-hevâ eyleyip “Ene'l-Hak!” der. Ya'ni, “Ben yokum, hep O'dur, Hudâ'dan başka mevcûd yokdur. Ben külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!” der bu makâmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar.” Ve bu husûsda birâz îzâhât dahi II. cildin 1336, 1337, 1338, 1339, 1340, 1341, 1342 numaralı ebyât-ı şerîfesinde geçti. Kümmelîn hazarâtı bu makâma, “makâm-ı ittihâd” tesmiye buyururlar. Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da bu makâm hakkında şöyle buyururlar: “İttihâddan maksûd olan odur ki, vaktâki sâlik cemî'-i makâmâtı geçmiş olur ve mücâhedâtı ve riyâzât kuvveti ile nefsin bakırını iksîr-i a'zam yapıp ve bilcümle a'mâlini hiçe sayıp kâbil-i sıfât-ı ahadiyyet olmuş bulunur. Ondan sonra cemî'-i irâdât-ı rûhânî ve cismânî, sûrî ve ma'nevî kalkıp, Hakk'ın irâdesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıl olur. Ve bu makâmdandır ki, Hâce-i kâinât ve ser-defter-i mevcûdât (salavâtullâhi aleyh) hazretleri فِيَّ يَسْمَعُ وَبِي يَصِرُ ["Benimle işitir ve benimle görür"] mertebesine vâsıl olup, sıfât-ı pâk-i ahadiyyete ittisâl buldukta, Hz. Hak (celle ve alâ) hazretleri onların hakkında وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) ya'ni, “Ey Habîb-i zîşânım, attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh zü'l-celâl hazretleri attı” âyeti ile hitâb buyurmuşlardır ki, bu ma'nâya işâret-i azîmedir. Ve bu makâmât ricâlullâh için şedîd ve mahûf olarak büyük bir makâm ve pek serkeş bir menzildir ve hakîkat-i tevhîde ehl-i zâhirden hiçbir kimsenin ıttılâı yokdur.”

Ve filhakîkada yalnız ulemâ-yı zâhir değil, ehl-i tarîkden bu makâm-ı azîmin çeşnisini tatmayanlar bile bu gibi sözlerden ürküp kaçarlar. Zîrâ bunlar beşeriyet hicâbı içinde olduklarından bu sırrı idrâk edemezler; fakat birâz muhâkemeleri olsa, kıyâs-ı Kur'ânî ile böyle bir hâlin hak ve sâbit olduğunu idrâk edip, inkârdan kurtulurlar idi. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de, نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) Ya'ni, “Mahall-i mübârekde Vâdî-i Eymen tarafından ağaçdan: “Yâ Mûsâ ben Allâh'ım!” diye nidâ olundu” buyurulur. İmdi mâdemki Hak Teâlâ ağaçdan: “Ben Allâh'ım!” diye hitâb buyurursa, ağaçdan daha mükerrem olan insandan böyle bir hitâb vâki' olursa taaccüb olunur mu? Bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyitde şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ ağaçdan: Ben Allah'ım diye hitâb buyurdu ve bu nakil ve hitâb, ulemânın ve ehl-i zâhirin hepsi tarafından makbûl oldu. Eğer bu hitâbı, beşerden ederse, onu akıl gözünün körlüğünden baîd görme!"

Gülşen-i Râz sahibi Mahmûd Şebisterî hazretleri dahi bir beytinde şöyle buyurur: "Ene'l-Hak hitâbının zuhûru bir ağaçdan câiz olursa, bir nîk-bahtdan niçin câiz olmasın?"

2097. Vaktaki o hâl geçti, ona sabahleyin dediler: "Sen böyle söyledin ve bu salâh değildir!"

Vaktāki Bâyezîd hazretlerinden o geceki hâl-i istiğrâk geçti, müridler ona sabahleyin dediler ki: "Ey üstâd, sen gece "Sübhânî mâ a'zama şânî!" dedin, bu söz fesâd-ı mahzdır, asla şerîata muvâfık değildir ve şerîata muhâlif olan şey ise salâh değildir!"

2098. Dedi: "Eğer bu kere dahi bu meşgaleden yaparsam, âgâh olun, o demde bana bıçakları vurun!"

Hz. Bâyezîd müridlere hitâben buyurdu ki: "Eğer bir daha da'vâ-yı ulûhiyyet meşgalesi benden sâdır olursa, müteyakkız bulunun, o anda benim üzerime bıçaklar ile hücum edip, beni vurun ve kesin!" "Hele" edât-ı tenbîhdir.

2199. "Hak tenden münezzehdir ve ben ten ileyim, vaktaki böyle söylerim, beni öldürmek lazımdır."

"Zîrâ Zât-ı Hak ten ve cisim olmakdan münezzehdir ve benim benliğim ten iledir; benim cisim ile olan benliğim mevcûd iken böyle bir söz söylediğim vakit, beni şer'an öldürmek lâzımdır!"

2100. Vaktaki o âzâd olan adam vasiyet etti, her bir mürîd bir bıçak hazırladı.

Vaktâki o ten kaydından âzâd olup, hürriyet-i hakîkiyyeye mazhar olan adam ve nefs-i sâfiye sahibi bulunan Hz. Bâyezîd böyle vasiyet etti; her bir mürîd hükm-i şer'î îfâ için bir bıçak hazırladılar.

2101. O yine azîm olan suğrakdan sarhoş oldu; onun vasiyetleri hatırından gitti.

"Suğrak", büyük kadeh ve "sağrâk" "sîn"in fethi ile, mey kadehi ve mey ma'nâlarınadır. Ve Sirâcü'l-Lügať de ve Reşîdî de ve Gıyâsü'l-Lügāť da "sîn"in fethi ile, "lüleli bardak" ma'nâsına olup, lafz-ı Türkî olduğu gösterilmişdir. Burada "mey ve şarâb" ma'nâsına olmak münasibdir ki murâd, tecellî-i zâtî şarabıdır. Ya'ni, “Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri yine azîm olan tecellî-i zâtî şarabından sarhoş oldu; mürîdlerine kendisinin öldürülmesi lâzım geldiği hakkındaki vasıyetleri hâtırından gitti." Zîrâ bu tecellî-i zâtînin îcâbı abdin bî-gûş ve bî-his ve bî-fikr olmasıdır. Nitekim I. cildde [576. beyitte],

Ya'ni, “İrciî hitâbını işitmeniz için hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!" buyurulmuş idi. Binâenaleyh bu hâl içinde, vasiyetlerin hâtıra gelmesi imkânı yokdur. Nitekim âtîde buyururlar:

2102. Nakl geldi, onun aklı âvâre oldu; sabah geldi, onun şem'i bîçare oldu.

"Avâre", mesken ve mekândan uzak olup kapısız kalan demekdir. Ya'ni, "Mertebe-i isneyniyyetden, makām-ı ittihâda nakl-i hâlî geldi, vücûd-ı abdânî kalktı ve aklın barındığı mesken ve makām kalmadı; binâenaleyh akıl âvâre oldu, şems-i zât doğdu, cismâniyet gecesinden yanan rûh şem'i bîçâre oldu.

2103. Akıl şıhne gibidir, vaktaki sultan erişti, bîçare şıhne bir köşeye sıvıştı.

Hükümet-i zahiriyyede zâbıta me'mûru kuvve-i tasarrufu, bilcümle kuvâyı kendinde cem' eden hükümdârdan alır ve hükümdârın zuhûr ettiği yer- de, zabıta me'mûrunun kuvve-i tasarrufiyyesi kalmayıp, hükümdarın emri altında zebûn olur ve bir köşeye sıvışır. Orada ancak sultânın tasarrufu cârî olur. Bunun gibi akıl dahi vücûd-ı insânîde zabıta me'mûru gibidir, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın tecellîsi vâki' olduğu vakit, o da zebûn olup tasarrufdan geri kalır.

2104. Akıl Hakk'ın sâyesi, Hak da güneş olur; sâyenin onun güneşine ne tâkatı vardır?

Akıl, Zât-ı Hakk'ın sâyesi ve zıllidir; Zât-ı Hak dahi güneş mesâbesindedir, sâye ve gölge, o Hakk'ın şems-i zâtı karşısında aslâ sebât edemez, derhâl zâil olur. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyururlar: اذا قرن المحدث بالقديم لم يبق له اثر Ya'ni, "Hadis kadîme mukārin olduğu vakit, onun için eser bâkî kalmaz."

2105. Ademîye perî gālib olduğu vakit, âdemden âdemlik vasfı gāib olur.

Ya'ni, nitekim cin tâifesi bir adama musallat olup, onda tasarruf ettiği vakit, ondan adamlık sıfatı gidip, yerine cinlik sıfatı gelir ve hüküm gālibin olur.

2106. Her ne söylerse o peri söylemiş olur, gerek bu bir tarafdan ve gerek o bir tarafdan söylemiş olsun.

Ya'ni, bir adama bir cin musallat olup, onu taht-ı tasarrufuna alırsa, onun lisânından söyleyen o cin olur. O kimse, gerek bu bir tarafdan, ya'ni, insanlık tarafından ve gerek o bir tarafdan, ya'ni, cinlik tarafından söylemiş olsun, onun söylediği sözler, ona galib olan cinnin söylediği sözler olur.

Hoca Neş'et Efendi, (rahmetullâhi aleyh) Mevlânâ Câmî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîfin iki beyt-i şerîfine yazdığı şerhin tercümesinde şu vak'ayı yazıyor: "1195 târihlerinde İstanbul'da Sultân Bâyezîd civârında tahmînen yirmi yaşında bir delikanlı var idi ve kendisine cin musallat olmuş idi. Onda ârıza-i cin o vecihle meşhûd olurdu ki, her gün o havâlîdeki berber dükkânlarına çıkıp, ehibbâsıyla sohbet ederdi. Bu delikanlı sâf ve bir mahalle gitmemiş ve seyr ü seferi ve tahsili yok ve aslâ kendi lisânı olan Türkçe'den baş- ka bir dil bilmez idi. Bununla beraber ba'zı gün Arapça konuşur ve Arapça'dan başka hiçbir dilden anlamaz ve Arapça'yı ana lisânı gibi söyler idi. Ve ba'zı gün Fârîsîce konuşur, başka dili anlamazdı ve ba'zı gün Hindçe söyler ve ihtiyacını da o lisanla ifade ederdi. Ve ba'zı günler Yahûdice ve Fransızca ve Rumca ve Tatarca ve Bulgarca ve Gürcüce söyler ve ba'zı günlerde hiç kimsenin anlamadığı bir lisân tekellüm ederdi. Velhâsıl herhangi lisân ile tekellüm ederse, o gün başka bir lisanla kendisine bir şey anlatmak muhâl idi. Söylediğini anlamak tercümân tedarikiyle mümkin olurdu; ve kendisine mâlik olduğu gün Türkçe konuşmasından ma'lûm olurdu. Ve bugün, evvelce konuştuğu lisanlardan kendisine ne söylense, aslâ anlamaz idi. Fakat cin tâifesi merkūmda tasarruf edip istedikleri lisanda konuştururlar idi ve kendisinde şuûrsuzluk ve sâir ârıza da görülmez idi.

Bu kıssadan hisse vardır ki, ednâ mahlûk-ı ilâhî olan cin, bir vücûdda tasarruf ettiği vakit, onun irâdesini selb ve kendi irâdesini infâz edince, Hâlık-ı mevcûdâtın bahr-ı aşkında müstağrak olup, irâdesini, irâde-i Hak'da ifnâ eden kimseden sâdır olan ef'âl ve sıfât ve kemâlât Hakk'ın olmak müsteb'ad değildir."

2107. Mâdemki peri için bu dem ve kānun olur, o perînin Halık'ı ise nasıl olur?

"Dem", burada "efsûn ve hîle" ma'nâsınadır; ve "kānûn”, her şeyin aslına derler. Ya'ni, "Mâdemki mahlûk-ı ilâhî olan bir cinnin insana böyle efsûn ve hîlesi oluyor ve cinne mahsûs olarak böyle bir asıl ve kāide vardır, o cinnin Hâlık'ı olan Hak Teâlâ hazretlerinin sıfât ve ef'âli ile bir bendesi üzerinde tasarrufu ve istîlâsı niçin olmasın? Bu asla müsteb'ad bir şey değildir."

2108. Onun oluğu gitmiş, muhakkak peri o olmuşdur. Türk ilhamsız Arapça söyleyici olmuşdur.

"Kendisine cin musallat olmuş olan o adamın adamlığı gitmiş ve o adam artık cin olmuşdur; ve bir Türk'e müstevlî olan cin, Arabî ise, o Türk, ilhâmsız olarak lisânıyla Arapça söyleyici olmuşdur." Nitekim Hoca Neş'et Efendinin yukarıda nakl olunan beyânâtı, bu hâlin şâhididir.

2109. Vaktaki kendine gelir, bir lügat bilmez; mâdemki perî için bu zât ve sıfat vardır.

2110. Binâenaleyh perînin ve adamının sahibine nihayet perîden ne vakit noksanlık olur?

“Perînin zâtı ve sıfatı benî-âdeme müstevlî olup, onda kendi sıfatlarını izhâr ederse, perînin ve âdemlerin Hâlık'ı olan Allâh Teâlâ hazretlerinin tasarrufu, bunlardan aşağı kalır mı?” 2097 numaralı beyt-i şerifde dahi îzâh olunduğu üzere kâmillere vâki' olan bu tecellî, ulemâ-yı zâhir ve hattâ ehl-i tarîk geçinen ba'zı kimseler tarafından dahi, şerîat vesile edilerek inkâr olunmakda ve evliyâullâhın hâlini, kendi halleriyle mukāyese etmektedirler. Bu mes'elenin şerîata mugāyir olmadığı mezkûr beyt-i şerifde edille-i şer'iyyesiyle isbât olundu ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, `من رآني فقد رأى الحق` ya'ni, “Beni gören, muhakkak Hakk'ı gördü” buyurmalari dahi bu ma'nâdandır. Şurrâh-ı kirâmdan Ankaravî (k.s.) hazretleri bu bâbda daha açık bir îzâh olmak üzere, İbn Fârız hazretlerinin şu ebyât-ı şerîfesini îrâd buyurmuşlardır:

“Ey kimse, âgâh ol, senin nazar-ı dikkatini ashâb-ı kirâmdan Dihye'ye celb ederim ki, Cebrail-i Emîn bizim Peygamber'imize vahy-i nübüvvet vaktinde, o Dihye'nin sûretine bürünmüş olduğu halde geldi. Söyle bana, Cibril sûret-i beşeriyyede mehdiyyü'l-hüdâ olan Peygamber'imize zâhir olduğu vakit, Dihyetü'l-Kelbî oldu mu?”

Şübhe yok ki, Hz. Cibrîl cenâb-ı Dihyetü'l-Kelbî'nin vücûdu ile müttehid olmadı. Hz. Cibril, huzûr-ı Risâletpenâhîde iken o başka yerde işi ile meşgûl idi; ve onun sûretine de hulûl etmedi, belki o sûret, onun hakîkatine bir libâs mesâbesinde idi. Binâenaleyh vücûd-ı Hakkānînin, vücûd-ı abdânîyi istîlâsı, kitâb ve sünnete aslâ muhâlif değildir. Bu tecellînin münkirleri, ancak kendi evhâm ve hayallerinde îcâd ettikleri ma'nâ-yı şerîfe bu hâli sığdıramadıklarından inkâr ederler. Bu hâli iki vücudun birleşmesi veyâ iki vücûddan biri- nin diğerine hulûlü zannederler; zîrâ bunların nazarında Hakk'ın varlığı muvâcehesinde, kendilerinin dahi varlığı sâbitdir. Nitekim biraz yukarıda; [Ey vücudun mağzı, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilafı, nazargâhdandır (Mesnevî III, 1254)] buyurulmuş idi.

2111. Arslan tutucu, eğer erkek arslanın kanını içerse, sen dersin ki, "O yapmadı, onu bâde yaptı!"

Bu ve âtîdeki beyitlerde hüküm, müstevlî-i gālibin olduğuna misâldir. Meselâ bir arslan avcısı arslan avına çıkarken korkmamak ve cesûr olmak için içki içer ve kemâl-i şecâat ve cesaretle erkek arslanı avlayıp öldürür. Sen onun böyle dehşetli bir arslan olduğunu gördüğün vakit dersin ki, “Bu arslanı o avlamadı, belki içtiği içki avladı!" Zîrâ bilirsin ki, içki avcının enâniyetinde bir tebeddül vücûda getirmişdir.

2112. Ve eğer eski altından söz düzerse, sen dersin ki, “O sözü bâde söylemişdir."

Ve kezâ meselâ bir meclisde nutuk ve söz söyleyecek olan bir kimse, serbest ve fasîh söz söyleyebilmek için, içki içerek sıkılmaksızın halkın muvâcehesine çıksa ve eski altın gibi makbûl ve mu'teber sözler söylese, sen dersin ki, "Buna o serbestliği ve fesâhati te'mîn eden içkidir ve bu sözü içki söylemişdir."

2113. Bir bâdenin bu kadar şer ü şûru olursa, nûr-ı Hakk'ın o hüneri ve kudreti yok mudur?

İmdi bir bâdenin ve içkinin bu derece şer u şûru ve vücûd-ı insânîde bu kadar te'sîri olursa, Hakk'ın nûr-ı vücudunda o kadar hüner ve kudret olmaz mı?

2114. Ki seni senden bi'l-külliyye hâlî ede; sen süflî olasın da, O sözü âlî ede!

"Hakk'ın varlığının senin vücûd-ı izâfin üzerinde te'sîri olamaz mı ki seni, senliğinden tamâmiyle boşaltsın ve senin varlığın yerine, O'nun varlığı kāim olsun. Sen hiç mertebesine tenezzül edesin de, senden yüksek sözler söyleyen senin lisânınla Hak olsun." Nitekim hadis-i şerifde يَقُولُ اللّٰهُ بِلِسَانِ عَبْدِهِ سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ ya'ni, “Allâh Teâlâ kulunun lisânıyla "Semiallâhu limen hamideh!" der" buyurulur.

2115. Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır, her kim Hak söylemedi derse, o kafirdir.

Gerçi Kur'ân-ı Kerîm harf ve savt ile Peygamber (a.s.)ın lisân-ı şerîfinden sâdır oldu; ve biz ona lafzıyla ve ma'nâsıyla kelâm-ı Hak'dır dedik. Eğer bir kimse bu kelâmın elfâz-ı zâhirîsinin, mahlûk olan lisân-ı Nebevî'den sudûruna bakıp da, bunu Hak söylemedi, Peygamber söyledi derse, o kimse şer'an kâfir olur. Binâenaleyh bunun gibi, ekâbir-i evliyâullâhın lisânından "Ene'l-Hak" diyenin Hak olduğunu inkâr etmek, hamâkatden başka bir şey değildir. Beyit: Mansûr "Ene'l-Hak" söyledi Hakdır sözü, Hak söyledi.

2116. Vaktaki bî-hodluk hümâsı pervâz etti, Bâyezîd o söze âgāz etti.

Hakk'ın tecellîsi ile, kendinden geçmek hümâsı uçtuğu vakit, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, yine o nevi' söze başladı.

2117. Aklı tahayyür seli kaptı; ondan daha kuvvetli söyledi ki, evvel demiş idi.

Tecellî-i Hakk'ın muktezâsı olan hayret seli, cenâb-ı Bâyezîd'in aklını kaptı; evvelce söylemiş olduğu sözden daha kuvvetlisini söylemeğe başladı, şöyle ki:

2118. “Cübbemin içinde Huda'nın gayri yokdur, nice bir yerde ve gökte ararsın!"

Bu beyt-i şerîf Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin hâl-i istiğrâkda söylediği ليس في جبتى سوى الله Ya'ni, “Cübbemin içinde Allâh'ın gayri yokdur” kelâm-ı Arabî'sinin tercümesidir.

2119. O müridler hep dîvâne oldular; bıçakları onun cism-i pâkine vurdular.

O müridler, mürşidleri olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinden, kendi anlayışlarına göre şer'a muhalif gördükleri bu sözleri işitince çıldırdılar ve hazırladıkları bıçakları o hazretin rûh-ı latîf hâline gelen cism-i pâkine vurdular.

2120. Her biri Gird-i kûh mülhidleri gibi melûl olmaksızın kendi pîrine bıçak [2127] vurdu.

“Gird-i kûh” Burhân'da Mâzenderân vilâyetinde bir dağın ismidir denilmişdir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “Rey şehr-i nevâhîsinde bir dağın adıdır ki, İmâm Fahreddîn-i Râzî zamânında mülhidler o dağ üzerinde toplanmışlar idi.” “Sütûh”, darılmak ve içi sıkılmak ve melûl olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mürîdlerin her biri “Gird-i kûh” dağında toplanan mülhidler ve mezheb-i bâtıl erbâbı gibi aslâ melûl olmaksızın ve sıkılmaksızın, kendi pîri olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine bıçak vurdu.”

2121. Her kim ki şeyhe bir bıçak sapladı, tersine olarak kendi teninden yırtdı.

Şeyhe bıçak saplayan kimse, şeyhin ne tarafına sapladı ise, kendi cismisinin o tarafını yaraladı.

2122. O zû-fünunun teni üzerinde bir eser yokdu, halbuki o müridler mecrûh ve kana gark idi.

2123. Her kim onun boğazı tarafına yara götürdü, kendi boğazını kesilmiş gördü ve zârîlikle öldü.

Müridlerin herhangisi, Hz. Bâyezîd'in boğazını yaraladı ise, kendi boğazı-nı kesilmiş bir halde gördü ve feryad ederek öldü.

2124. Ve o kimse ki, onun sînesine yara vurdu, onun sînesi yarıldı, mürde-i ebed oldu.

Ma'lûm olsun ki, burada iki mes'ele vardır: Birisi Hz. Bâyezîd'in bıçak ile cism-i şerîfinin kesilmemesi ve diğeri ona bıçak vuranın kendi vücudunu yaralamasıdır. Evvelki mes'elenin sırrı budur ki, böyle bir tecellî vukū'unda kâmillerin vücûdunun kesâfeti letâfete münkalib olur. Nitekim ارواحنا اشباحنا واشباحنا ارواحنا ya'ni, "Bizim rûhlarımız cesedlerimizdir ve cesedlerimiz rûhla-rımızdır" buyururlar ve o hâl içinde onların görünen sûret-i beşeriyyeleri, sû-ret-i berzahiyye gibi latif olur. Rü'yâda görülen ecsâd-ı beşeriyye bunun na-zîridir. Zîrâ rü'yâdaki sûretlere bıçak saplansa müteessir olmaz ve kesilmez; ve kezâ âyînede görülen suver-i misâliyye dahi bu kabîldendir.

İkinci mes'elenin sırrı budur ki, insân-ı kâmil kemâl-i letâfeti ile bir âyîne mesâbesindedir ona mukābil olanlar iyi ve kötü her ne görürlerse, kendileri-ne âit olur ve meselâ bir kimse aynaya tecavüz etse, ona mün'akis olan ken-di sûretine tecavüz etmiş olur. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (k.s.):

Halk içre bir âyîneyim Her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün Ger yahşi ger yâman görür.

Ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede bu sır îzâh buyurulur:

2125. Ve o kimse ki, o sahib-kırândan âgâh idi, ona ağır yara vurmak için gö-nül vermedi.

"Sâhib-kırân", ilm-i nücûm ulemâsı ıstılâhında o kimsedir ki, onun doğ-duğu senede Zühre ve Müşterî seyyâreleri bir burçda cem' olur; ve bu karâr birçok seneler sonra vukū'a gelir. Bu senede doğan çocuk ya zâhirde veyâ bâtında büyük bir adam olur. Ya'ni, "O mürid ki, sahib-kırân olan Bâyezîd hazretlerinin büyüklüğünden âgâh idi, ihtiyat edip ona ağır yara vurmak is-temedi ve yalnız bir hafif yara açmakla iktifa etti."

2126. Yarım ma'rifet onun elini bağlanmış yaptı, canını kurtardı; şu kadar ki, kendini mecrûh etti.

O hafif yara vuran mürîdin, Hz. Bâyezîd hakkında yarım ma'rifeti, ona ağır yara vurmak hususunda elini bağladı; binâenaleyh o yarım ma'rifetin faidesini gördü ve canını helâkden kurtardı; fakat o hazrete açtığı hafif yara nisbetinde, kendini yaraladı.

2127. Gündüz oldu ve o müridler eksilmiş, onların evinden feryadlar kalkmış.

Geceki hücûm geçti ve gündüz oldu, gördüler ki o muhâcim müridlerden ba'zıları eksilmiş ve ortadan gāib olmuş idi. O ölenlerin evlerinden âileleri feryâd koparmış idi.

2128. Binlerce erkek ve kadın onun huzuruna geldi, dediler ki: "Ey iki âlem bir gömleğinde münderiç olan!"

"İki âlemin bir gömlekde münderiç olması" âlem-i kesâfet ve letâfet ve âlem-i sûret ve âlem-i ma'nâ ve tenzîh ve teşbîh, insân-ı kâmilde münderiç olması ma'nâsınadır.

Hind şârihlerinden Muhammed Mîr şöyle buyurur: "Ya'ni, onun huzûruna binlerce erkek ve kadın toplanıp sordular ki: "Ey Bâyezîd, gerçi senin vücûdun, vahdet-i vücûd i'tibariyle müridlerin teninin aynı idi; ve senin cismin hançer ve kılıç yarasından pâk idi. Zîrâ o ten Hâlık Teâlâ'nın zâtıdır. Böyle olunca mürîdlerin teni niçin mecrûh olmuşdur?" "Cism-i şeyhin mecrûh olmaması mertebe-i tenzîh i'tibariyle ve müridlerin tenlerinin mecrûh olması teşbîh i'tibariyledir; zîrâ kesîf olan ancak mürîdlerin cisimleri idi." Nitekim âtîde beyitde buyururlar:

2129. Bu senin tenin eğer âdem teni olaydı, âdem teni gibi hançerden gāib olurdu.

Ma'lûm olsun ki, bu bahisler gāyet nâzik bahislerdir; zannolunmasın ki Bâyezîd bu mertebe-i abdiyyetde Hak olmuşdur. Zîrâ vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın her mertebede bir hükmü vardır ve vücûdun her bir mertebesi, dîğer mertebesinin gayridir, aslâ aynı değildir. Nitekim suyun “buz” mertebesi, “su”yun “ayn”ı değildir. Zîrâ su ile yapılan işler, buz ile yapılamaz. Bu i’tibâr ile gayriyet pek açık ve sarîhdir; binâenaleyh insân-ı kâmilin vücûd-ı abdânîsi, tecellî-i Hak vuku’unda nefsü’l-emirde bâkîdir. Bu taayyün aslâ bâtıl ve zâil olmaz. Ancak bu taayyün müşâhededen kalkar; çünki ilm-i ilâhîde sâbit olan abdin sûreti, vücûd-ı mutlakın her bir mertebesinde bir kisve ile zâhir ve gayriyeti bâkî olur. Bu sûret, mertebe-i şehâdetde dünyâda unsurî ve mertebe-i berzahda misâlî ve mertebe-i ervâhda cevher-i mücerred-i nûrânîdir. Ric’at-ı kahkariyye ile, mertebe-i ilme avdet edinceye kadar, zikr olunan merâtibde abdin gayriyeti sâbitdir; ve ilim mertebesi, zât-ı sırftan temeyyüz i’tibâriyle bu zât-ı bahtın gayri ise de, onun nisebi olmak i’tibâriyle de aynıdır. Meselâ nısf ve sülüs ve rub’ ve hums ve südüs ilh. vâhidin nisbetleri olmak ve vâhidde mündemiç olmak i’tibâriyle vâhidin aynıdır ve vâhidden ayrılıp nısf ve sülüs ve rub’ ilh. hâlinde temeyyüz ettikleri vakit, o vâhidin gayridirler. Hak ile abd arasındaki ayniyet ve gayriyet dahi böyledir. Binâenaleyh abd kendi mertebesinde Hak ve Hak da kendi mertebesinde abd olmaz. Şu kadar ki abd, abdiyeti Hakk’ın vücûdunda iktisâb etmişdir. Bu incelikleri anlamayanlar maatteessüf vahdet-i vücûd aleyhinde bulunurlar ve ma’rifet kapılarını kendi üzerlerine kaparlar. İmdi bu mukaddime ma’lûm olduktan sonra anlaşılır ki bu vak’ada Hz. Bâyezîd’in vücûd-ı abdânîsi zâil olmadı; belki tecellî-i Hak, onu kesâfet-i beşeriyye mertebesinden, mertebe-i letâfete ve melekiyyete nakl etti ve bu mertebede ona zât ve sıfât ile tecellî buyurdu. Vaktâki mürîdler tecâvüz ettiler, onun vücûd-ı latîfine bıçaklar te’sîr etmedi; nitekim bu babdaki îzâhât yukarıdaki 2125 numaralı beyitde de geçti.

2130. Bir kendi ile olan bir kendinden geçmiş olan ile karşılaştı, kendi gözüne diken vurdu.

“Dûçâr zeden”, mukâbele etmek ve karşılaşmak ma’nâsınadır. “Bâhod”dan murâd, kendi mevhûm olan varlığına yapışmış olan nefsânî kimsedir; ve “bî-hod”dan murâd, hâlen kendi mevhûm olan varlığından geçmiş olan rabbânî kimsedir. Bir nefsânî olan kimse, bir rabbânî olan zât-ı şerîfe muârız ve mukâbil olduğu vakit, zararı kendine olur. Nitekim Hacı Bayram Velî (k.s.) hazretleri aleyhinde bulunan vezîr, Edirne’de bir ziyâfet tertîb edip, o hazrete zehirli bir şerbet verdirir. O zât-ı şerîf dahi şerbeti eline alıp vezîre hitâben bu- yururlar ki: "Biz bu şerbeti içeceğiz, fakat nef' ve zararı size âit olacakdır!" Ba'dehû şerbeti içerler; biraz sonra o zehrin eseri vezîrde sancılar ile zâhir olup, terk-i hayât eder. Menâkıb-ı evliyâda bu gibi vakāyi'in emsâli pek çokdur.

2131. Ey sen ki bir bî-hod üzerine Zülfikār vurmuşsun, onu kendi tenin üzerine vurursun, akıl tut!

"Ey gafil, sen kendinden geçmiş ve mevhûm olan varlığından fânî olmuş bir veliyy-i kâmile Zülfikār, ya'ni, kılıç vurmuşsun; veyâhud ona ezâ ve cefâ etmişsin. Bil ki o kılıcı kendi tenine vurdun ve o ezâ ve cefâyı kendine yaptın!" Bir mu'teriz çıkıp diyebilir ki: "Bu âlemde birçok evliyâya ve hattâ enbiyâya taarruz edenler oldu; onların hiçbirine, Hz. Bâyezîd ile mürîdleri arasındaki hâl vâki' olmadı! Cevâben deriz ki: Fânî-fillâh olanlara tecavüz edenlerin cezaları, muhtelif eşkâl ve sûretde olur. Ba'zan Cenâb-ı Hak bir hikmete müsteniden mütecâvizin cezâsını imhâl buyurur. Sonra ya bu âlemde veyâhud âlem-i âhiretde Müntakim ismi ile tecellî eder. Bu âlemdeki intikāmı dahi ya mütecâvizin kendi eli ile vâki' olur, sûret-i zâhirede halk buna, hatâ ve kazâ derler; veyâhud dîğer birinin eli ile vâki' olur; ona da cinâyet derler. Zîrâ halk iç yüzünden gāfildirler; âhiretdeki cezâ ise, dünyâdaki cezalara kābil-i kıyâs değildir. Hak Teâlâ bu cezalar hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de "azâb-ı ekber” buyurur. Nitekim sûre-i Secde'de وَلَذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الأكبر (Secde, 32/21) ya'ni, "Biz onlara azâb-ı ekberden aşağı olan azâb-ı ednâyı tattırırız!" buyurulur.

2132. Zîra ki bî-hod fânîdir ve emîndir, ebede kadar o, eminlikde sakindir.

"Zîrâ kendinden geçmiş olan kimse, vücûd-ı Hak'da fânîdir ve kendi varlığından geçip, Hakk'ın varlığında fânî olmuş olan kimse, ebede kadar, ya'ni, hadd-i zamânî olmaksızın eminlikde sâkindir, onlar için dünyâda ve âhiretde havf ve hüzün yokdur." Nitekim âyet-i kerîmede أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهُ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yunus, 10/62) ["Bilesiniz ki Allah'ın velîlerine korku yokdur, onlar üzülmeyecekler de!"] buyurulur.

2133. Onun nakşı fânî ve o, ayna oldu, orada gayrin yüz bin nakşından başkası yokdur.

Bu beyt-i şerîfde "nefs-i sâfiye" mertebesine işaret buyurulur ki, abdiyyet-i mahza ve cennet-i zâta duhûl mertebesidir; ve bu zât nefsin bilcümle merâtibini hatm etmişdir. Nitekim âyet-i kerîmede يا أيتها النفس المطمئنة ارجعى إلى ربك راضية مَرْضِيَّةٌ فَادْخُلَى فِي عبادى وَادْخُلِى جَنَّتَى (Fecr, 89/27-30) ya'ni, "Ey nefs-i mutmainne, Rabb'in olan “Allâh” ismi tahtına râzıye ve merzıyye olduğun halde rücû' et, müteâkıben benim ibâdım arasına gir ve cennet-i zâtıma duhûl et!" buyurulur.

2134. Eğer "tüf" yaparsan, kendi yüzün tarafına yaparsın; ve eğer ayna üzerine vurursan, kendine vurursun!

"Tüf", tükürürken çıkarılan sadâ demekdir. Ya'ni, "Ey gāfil, eğer sen bî-hodun yüzüne "tüh" diye tükürürsen, bil ki kendi yüzün tarafına tükürmüş olursun; çünki o aynadır ve bir kimse beğenmediği ve hoşlanmadığı şeye karşı "tüh" der; ve eğer sen kâmilden hoşlanmadın ise, bil ki o aynada kendini gördün ve kendi yüzüne tükürdün." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 11. faslında şöyle buyurulur: Şeyh Muhammed Sererzî, mürîdlerin arasında oturmuş ve mürîdlerin birisi de baş kebabı iştihâ etmiş idi. Şeyh, "Falan için baş kebabı getiriniz!" diye emr etti. "Onun baş kebabına ihtiyacı olduğunu ne ile bildin?" dediler, cevab verdi ki: "Otuz senedir bende ihtiyaç kalmamışdır ve kendimi bütün ihtiyaçlardan pâk etmişimdir ve münezzehim. Ayna gibi sâf ve nakışsız olmuşum; vaktâki hâtırıma baş kebabı geldi, bende iştihâ peydâ ve ihtiyaç hâsıl oldu. Onun, filânın takāzāsı olduğunu bildim. Zîrâ ayna nakışsızdır. Eğer aynada nakış görünürse, o gayrin nakşıdır."

2135. Ve eğer çirkin yüz görürsen, o dahi sensin ve eğer Îsâ'yı ve Meryem'i görürsen, sensin.

Ey gāfil, eğer bî-hod olan insân-ı kâmilde çirkinlik hâli görürsen, bil ki o senin hâlinin aksidir; ve eğer onda vech-i Îsâ'yı ve Meryem'i görürsen, yine bil ki o senin vechindir.

2136. O ne budur ve ne odur, o sâdedir; senin nakşını senin önüne koymuşdur.

2137. Vaktāki söz buraya erişti, dudağın kapısını bağladı; vaktāki buraya erişti, kalem kırıldı.

Ya'ni, insân-ı kâmilin sûret-i kesîfesinin letâfete tebeddülü ve bir ayna gibi mücellâ olup, muhâtablarının in'ikâs-ı ahvâli ve hadd-i zâtında kendisi renksiz ve sâde olup, ayna gibi kendisine mün'akis olan sûretlerden ârî olması, zevkî ve vicdânî bir hâl olduğundan, elfâz ve ibârât ile anlatmak mümkin değildir. Bu bahse gelince söz, ağzın kapısı olan dudakları bağlar ve kalem bu bahse gelince kırılır ve yazamaz bir hâle gelir. Zîrâ bu makām vahdet-i vücûd mes'elesinin inkişaf-ı hakikatı makāmıdır ve kalb-i sâlike tecellî-i zâtî vukū'u hâlidir. Mesnevî-i Şerîf şârihlerinden cenâb-ı İmdâdullâh (k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücûd risâlelerinde buyururlar ki: "Bu makām gitmeğe lâyıkdır, söylemeğe lâyık değildir. Söylemekden bilmeğe ve bilmekden görmeğe ve olmağa kadar çok fark vardır." Mevlânâ Câmî (k.s.) bu makām hakkında şu rubâîyi buyururlar: "Sâha-i dilden gubâr-ı kesretin gitmesi, vahdet incisini boş sözler ile delmekden daha hoşdur. Söze mağrûr olma, zîrâ tevhîd-i Hudâ bir görmekdir, bir demek değildir."

2138. Her ne kadar fesâhat elverdi ise de, dudağı bağla, dem vurma! Allâh Teâlâ reşadı en çok bilicidir.

Bu beyt-i şerîf, ma'nâ-yı husûsisi i'tibariyle, zât-ı şerîflerinden, yine zât-ı şerîflerine hitâbdır. Ma'nâ-yı umûmîsi i'tibariyle, kendilerine vahdet-i vücûd sırrı zevkan ve hâlen münkeşif olan zevât-ı kirâma tavsiyedir. Ya'ni, "Her ne kadar lisânındaki fesâhat-i kelâmiyye sebebiyle, esrâr-ı münkeşifeyi, ehl-i zekânın akıllarına takriben anlatmak mümkin ise de, ağzını kapa ve sus! Allâh Teâlâ doğru yola sülükü en çok bilicidir."

2139. Ey mest-i müdâm, damın kenarındasın, ya çöküp otur, yahud aşağıya in vesselâm!

"Müdâm", bâde ve içki ma'nâsınadır. Burada "müdâm”dan murâd, şarâb-ı tecellî-i ilâhîdir. "Dam kenarı"ndan murâd, kesâfet-i beşeriyye ile hâl-i letâfet arasındaki hadd-i fâsıldır. Ya'ni, "Ey Hakk'ın tecellîsi şarabından sarhoş olmuş olan kimse, sen şimdi kesâfet-i beşeriyye ile, letâfet-i rûhâniyye arasındaki hadd-i fâsıldasın. Ya bu letâfete nâzır olan hâl içinde çöküp otur, ya'ni, sükût et; veyâhud yine kesâfet-i beşeriyye hâline rücû' et vesselâm!"

2140. Her bir zaman ki sen kâmrân oldun, o hoş demi dam kenarı bil!

Sen tecellî-i ilâhîye mazhar olup murâdına nail olduğun her bir vakit, o zevkî ve vicdânî olan hoş ve latîf ânı dam kenârı bil; zîrâ bu dem bir tarafdan kesâfet-i beşeriyyeye ve diğer tarafdan letâfet-i rûhâniyyeye nâzırdır.

2141. Hoş olan zamân üzere sen korkucu ol; sen onu hazîne gibi gizle, fâş etme!

Hoş ve latîf olan tecellî-i Hak zamânı, dam kenârı gibi sukūtdan korkulacak bir makāmdır; binâenaleyh böyle bir hâl vukū'unda kork ve o hâli bir hazîne ve define gibi sakla, nâ-mahrem ve nâ-ehil olan kimselere ifşa etme! Zîrâ o gibi tecelliyât-ı Hakk'ın tevâlîsinden mahrûm kalırsın.

2142. Tâ ki vila üzerine ansızın belâ gelmesin; âgâh ol, o mekmende korka korka git!

"Velâ”, “vâv”ın fethi ile, karâbet ve dostluk ma'nâsınadır; ve “vâv"ın kesriyle "vila" tetâbu' ve birbiri arkasına gelmek ma'nâsınadır. Burada tetâbu' ma'nâsınadır. "Bela", nıkmet ve imtihân ve kerâhet olunan şey demekdir. Ya'ni, "Ey kimse, sana vâki' olan o latîf tecelliyât-ı Hakk'ı ifşa etme; tâ ki o tecelliyâtın tetâbu'u ve tevâlîsi üzerine ansızın nıkmet-i zevâl ve inkıtâ' gelmesin! Ågâh ol, bu gizli olan mahalde ve makām-ı ma'nevîde korka korka git! Zîrâ dam kenârı gibi tehlikelidir.

2143. Şâdî vaktinde cânın zevâlinden korkması, o gayb damının kenarından irtihâldir.

Meselâ meserret vaktinde: "Amân bu zevkli haller ve zamânlar geçecek" diye insanın canında bir korku olur. İşte bu korku, mertebe-i gaybda bulunan zevâl damının kenârından emîn bir mahalle irtihâl ve intikāl ma'nâsınadır. Ya'ni, sürür içinde bulunan bir kimse, bu sürûrun geçmemesi tedâbîrine tevessül eder; zîrâ onun korkusu, dam kenârında durmak gibidir ve sukūt etmek ve makāmından zâil olmak havfı vardır. Bunun gibi, sâlik tecellî-i Hak sebebiyle âlem-i kesâfetden halâs ve âlem-i letâfete müteveccih olup sürûra müstağrak olunca, dam kenârında bulunan gibi korkmalı ve esrâr-ı gaybiyye damının kenârından sukūt etmemek için, mahall-i selâmete irtihâl ve intikāl etmelidir; ve mahall-i selâmet, ketm-i esrâr hâlidir.

2144. Eğer sır damının kenarını görmüyor isen, rûh görüyor; zîrâ onun ihtizazı vardır.

Ya'ni, "Ey sâlik eğer sen esrâr-ı gaybiyye damının kenârını ve tehlikesini akıl gözüyle görmüyor isen, rûh görüyor ve bu görüşü sebebiyle sukūt havfından ihtizâz ediyor ve titriyor." Nitekim cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerindeki şu beyt-i şerîf ile bu ma'nâya işaret buyururlar: Beyit: "Her bir tarab ve şâdî ki, cihânda en küçük bir kimsenin nedîmi ve mukārini olmuşdur; benim gönlüm o şâdîden ürker. Zenginlik sürûrundan senin gönlün nasıldır? Acaba ürkmüyor mu?"

Ma'lûm olsun ki, sürür gerek ezvâk-ı cismâniyyeden ve gerek ezvâk-ı rûhâniyyeden olsun, her insan bir sürûrun zevâli ve inkıtâ'ı havfiyle bâtınında gizli bir rahatsızlık duyar. İnsan kendini tedkîk ederse vicdânî olan bu hâli tasdîk eder. Zîrâ bâtınlarda şâdîlerin ve sürûrların bekāsı olmadığı kanâatı mündemişdir. Bu hâl yekdîğerine zid ve mütekābil olan tecelliyât-ı esmâiyye iktizâsıdır ve bu tecellî mütevâlî ve müteâkıbdır. Şâdî, Bâsıt ve gam, Kābız isimlerinin muktezâsıdır. Ve her birinin müntehâ-yı hükmü dam kenârı mesâbesindedir. Bâsıt isminin müntehâ-yı hükmünden, Kābız ismi hükmünün dâiresine sukūt vâki' olur ve sâir esmâ-i mütekābile de buna kıyâs olunsun.

2145. Her bir nekâl ki ansızın gelmişdir, şâdî küngüresinin kenarı üzerinde olmuşdur.

"Nekâl", ukūbet ve azâb ma'nâsınadır. "Küngüre", yüksek şeyin tepesi demekdir. Ya'ni, "Ansızın gelen her bir nekâl ve ukūbet, meserret ve şâdî tepesinin kenarında vâki' olmuşdur." Zîrâ şiddet-i sürûr insanı edeb ve kāide hâricine çıkarır. Nitekim halkın sarhoşluk hâlindeki rezâleti bunun delîlidir. İşte bu şiddet-i sürûr dam kenârı mesâbesindedir, onun için Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Kasas'da, إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ (Kasas, 28/76) Ya'ni, "Muhakkak Allâh Teâlâ ferahlananları sevmez!" buyurulur.

2146. Muhakkak dam kenarının gayrinde sukūt olmaz; Nûh kavminden ve Lût kavminden i'tibâr vardır.

"İ'tibâr", ibret almak ma'nâsınadır. İkinci mısra' اعتبارست از قوم نوح و قوم لوط takdîrindedir. Ya'ni, "Muhakkak sukūt ancak dam kenârından olur. Bu husûsda Nûh (a.s.)ın ve Lût (a.s.)ın kavimlerinden ibret almak vardır." Zîrâ bu ve emsâli kavimler son derece ezvâk-ı nefsâniyyelerine dalıp, peygamberlerini inkâr etmişler ve sürûr ve şâdî damının kenârına gelmişler idi. Ansızın bu dam kenârından ukūbet ve nekâl dâiresine sukūt ettiler. Bunun zâhirde emsile-i târihîsi de çokdur. Nitekim Romalılar ve Bizanslılar ezvâk-ı nefsâniyyelerine dalıp, son derece sürûr ve şâdîye müstağrak idiler. Bunun netîcesi olarak hâkimiyyet-i milliyyelerini gāib edip, ukūbet-i esâfete giriftâr oldular.