İçeriğe atla

Resûl (a.s.)ın i'tiraz ediciye cevâb söylemesi

8. bölüm / 48 · 2045 kelime · ~11 dk okuma

2074. Şeker huylu Mustafa'nın huzurunda bu Arab vaktaki güft ü gûda hadden götürdü.

“Kand-hû" ta'biriyle sûre-i Nun'da vaki وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقِ عَظِيمٍ Ya'ni ve sen ahlâk-ı azîm üzeresin!" (Kalem, 68/4) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

2075. O "Ve'n-Necm" şahı ve "Abese" sultanı o soğuk nefese dudak ısırdı, "Kâfi!" dedi.

Ya'ni, "Ve'n-Necm" âyet-i kerîmesinde, üzerine kasem-i ilâhî vâki' olan o şâh ve "Abase ve tevellâ" âyet-i kerîmesinde zât-ı şerîfine hitâb ve itâb vâki' olan o sultân, o soğuk nefese, Ya'ni, sözü abes ve bârid olan o mu'terize dudak ısırdı ve: "Sus artık yeter!" buyurdu. Arâisü'l-Beyân tefsîrinde: "Necm ile murâd, ilhâm olunanların kalblerine vâki' olan bu ilhâmdır ki, sahâif-i guyûbdan kulûb ma'denlerine sâkıt olur" buyurulmuşdur. Ve Tefsîr-i Kāşânî'de: "Necm'den murâd, nefs-i Muhammediyye" buyurulmuşdur. Tafsilât-ı sâire bu tefsîrlerdedir. Burada zikri, mûcib-i tatvîl olur. Ve "Abese" sûre-i şerîfesinin nüzülüne sebeb budur ki: Kureyş müşriklerinin büyükleri, huzûr-ı Nebevî'ye gelmişler idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in onları İslâm'a da'vet buyurduğu bir sırada, Abdullah ibn Mektûm hazretleri geldi. Gözleri a'mâ olduğundan huzzârı göremedi ve meclisin ehemmiyetini de takdîr edemedi. Resûl Efendimiz'in bu mühim meşgaleleri arasında tekrar tekrâr: "Yâ Resûlallâh, Hak Teâlâ'nın sana ta'lîm ettiğinden, bana ta'lîm et!" diye nidâ edip sözlerini kesti. Bunun üzerine cenâb-ı Peygamber mübarek çehrelerini ekşitdi ve ondan yüz çevirdi. Hak Teâlâ Resûl-i Ekrem'e hitâb ve itâb edip, buyurdu ki: عَبَسَ وَتَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى Ya'ni, "Ona a'mâ geldikte yüzünü ekşitip çevirdi. Ne bilirsin, belki o müzekkâ ve mutahhar olur, yâhud va'zın ile müntefi' olur." (Abese, 80/1-4) Bu âyetin nüzûlünden sonra Efendimiz Ümmü Mektûm'a rast geldikçe: "Merhaba yâ Abdullah, Rabb'im senin için bana itâb etti!" diye hâtırını tatyîb buyurdu.

2076. Onu men' için ağrı üzerine el vurdu; gizlinin bilicisi huzurunda nice bir söylersin.

O mu'teriz Arab Resûl-i Ekrem Efendimiz'in: "Sus artık yeter!" ma'nâsına olan dudak ısırma işaretinden anlamadığı için o Nebiyy-i zîşân, daha açık bir işâret olmak üzere mübarek elini kendi ağızları üzerine koydu ve bu işâret ile: "Ey geveze, ne zamâna kadar Hakk'ın esrârını bilen kimse önün- de söz söylersin?" ma'nâsını murâd buyurdu. Ve bu cür'et birtakım humakâ tarafından, her asırda vâris-i Nebevî olan insân-ı kâmillere karşı da yapılmakta olduğundan, Hz. Pîr efendimiz onlara hitâben âtîdeki ebyâtı îrâd buyururlar:

2077. "Misk göbeği yerine bunu satın al!" diye, görücünün önüne kuru gübre götürmüşsün.

"Misk göbeği"nden murâd, vâridât-ı gaybiyye ve "kuru gübre"den murâd, muhâkemât-ı akliyyedir; zîrâ vâridât-ı gaybiyye indinde, muhâkemât-ı akliyye ve istidlâlât-ı fikriyye bu mesâbededir.

2078. Ey beyni ve iliği kokmuş, deve boklarını burnunun altına koyarsın ve dersin ki: Oh!

"Ba'r", deve ve at ve koyun ve emsâli hayvanların boku ma'nâsına gelen "ba're"nin cem'idir. "Muh", dimâğ ve ilik ve her şeyin hulâsası demekdir. Burada yukariki beyitde mezkûr olan ma'nânın diğer bir temsilidir.

2079. Bir oh, oh kaldırdın, ey sersem ve şaşı, tâ ki senin kötü metâ'ın revâç bula!

"Gîç", perîşân ve perâkende ve sersem; ve "gâç", ahvel ve şaşı demekdir. Burada doğru görememekten kinâyedir. Ya'ni, "Ey insân-ı kâmile karşı i'tirâz koparan sersem ve eğri gören kimse, senin bir kötü metâ'dan ibâret olan istidlâlât-ı akliyyen revâç bulmak ve makbûl olmak için onları beğenip, "Oh, oh ne güzel mütâlaât!" dedin."

2080. Tâ ki o pâk olan meşâmmı, o eflâk gülşeninin otlamışını aldatasın!

"Pâk olan meşâmm"dan murâd, rûh-ı musaffâ ve "eflâk gülşeni"nden murâd, a'yân-ı sâbitedir. "Ey gâfil, sen çürük reylerini, o musaffâ olan ve a'yân-ı sâbite âlemini mütâlaa eden insân-ı kâmili aldatmak için beyân ediyorsun öyle mi? Şaşarım aklına!"

2081. Onun hilmi gerçi kendisini câhil yaptı, kendini biraz tanımak lazım.

“O insân-ı kâmilin hilmi ve mülâyemet-i tab'ı, gerçi kendisini câhil yerine koyup, senin edebsizliği yüzüne çarpmadı, fakat âdem olan kimse de, biraz insâf edip, kendi haddini bilmek ve tanımak lâzım!" İşte ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı içtihâd ve istidlâlât-ı akliyye zannedip, kendi akl-ı nâkıslarıyla ölçen ulemâ-yı zâhirin hâli de böyledir.

2082. Eğer tencerenin ağzı bu gece açık kaldı ise, kediye de hayâ tutmak lazımdır.

"Tencere"den murâd, kâmilin vücûdu ve “gece"den murâd, perde-i beşeriyyet, "kedi"den murâd, ma'rifet hırsızları olan nâkıslardır. Ya'ni, "Kâmilin vücûd-ı unsurîsi, perde-i beşeriyyet içinde açık kaldı ve tasarrufu ve tedbîr-i ma'nevîsi ile, o vücûd-ı unsurî ahkâmı örtülmedi ise, ma'rifet hırsızları olan nâkıslar da, hayâ edip, ondan çaldıkları hikem ve ma'rifeti ona satmamaları ve sükût etmeleri lâzımdır."

2083. O feri güzel olan eğer kendisini uyumuş yaptı ise, pek uyanıktır, onun sarığını götürme!

"O bâtınının revnakı güzel olan kâmil, eğer kendisini ca'lî olarak uyumuş gösterdi ise o bâtınen çok uyanıkdır; senin kalbinin en ince köşelerine kadar nüfüz-ı nazar sahibidir. Sakın onun sarığını kapma!" "Destâr bürden", hiçe saymakdan kinâyedir.

2084. Ey safâsız inatçı, huzûr-ı Mustafa'da bu şeytanın füsûnu nice bir söylersin?

"Safa", bir şey bulanık olmayıp duru ve berrâk olmak ma'nâsınadır. "Istıfa", iftiâl bâbından olup, "Mustafa" ism-i mef'ûldür. Bir şeyin güzîdesini ve sâfını almak ve ihtiyâr etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey nefsin murdâr sıfatlarından bulanmış ve gayr-i sâfî olan inatçı, Hakk'ın ihbâr eylediği bu nefs-i sâfiye sahibinin huzûrunda bu şeytanın füsûnu ve hilesi olan muhâkemât-i fikriyyeni nice bir söyleyip durursun?"

2085. Bu taife yüz binlerce hilim tutarlar; bunlardan her bir hilim yüz dağ gibidir.

"Bu kâmiller, nâkısların birçok sıfât-ı nefsâniyyelerine karşı o nisbetde hilim sahibidirler. Her bir sıfat-ı nefsâniyye mukābilinde olan onların bir hilmi yüz dağ hüküm ve kuvvetindedir." Ya'ni, o sıfat-ı nefsâniyye onları tahrik edip gazaba getirmez.

2086. Onların hilmi uyanığı ebleh eder; yüz gözlü olan zeyreği gümrah eder.

Kâmillerin o derece hilimleri vardır ki, uyanık kalbli sâlikleri bile ahmak eder; Ya'ni, o kâmilin kemâlinde şübheye düşürür ve nüfûz-ı nazar sahibi olan bir zekî ve akıl kimsenin bile yolunu şaşırtır. "Artık hilmin bu derecesi olamaz!" diye onları i'tirâza sevk eder.

2087. Onların hilmi, bedî' olan güzel şarab gibi, güzelcecik dimağın balasına gider.

"Nağz", güzel ve iyi ve şey'-i acîb ve bedî' ki, onu görmek hoş gelir. "Nağzek", nağzın tasgîridir, "güzelcecik" demek olur. Ya'ni, "Kâmillerin hilimlerinin derece-i gāyede olmasının hikmeti budur ki, onların bu hilimleri azgın nefislerin köküne kadar işler ve te'sîr eder. Bu te'sîrin derecesi anlaşılmak üzere Nefehâtü'l-Üns'de münderiç olan şu menkıbenin zikrini münasib gördüm: "Ebu'l-Abbas Kassab Amilî (k.s.) hazretlerinin dergâhına bir edebsiz şahıs gelir, Hz. şeyhi tahkîr ve techîl edip, oradaki mürîdâna kendisini beğendirip, şeyh olmak için evvelen dergâhın helâlarına girer ve oradaki tahâret ibriklerini beğenmez ve, bunlar murdardır!" diyerek bu toprak ibriklerin hepsini kırar. "Bu nasıl dergâhdır, tahâret edecek bir temiz ibrik bulunmaz mı?" diye bağırır. Müridleri şeyh Ebu'l-Abbâs hazretlerine haber verirler. "Gidiniz pazardan yeni ibrik satın alıp veriniz!" buyurur. Müridler pazardan gelinceye kadar o herif bağırarak der ki: "Eğer dergâhınızda tahâret edebilecek bir ibrik bulunmuyorsa, bâri şeyhinizin sakalını getiriniz ki, onunla istincâ ve tahâret edeyim!" Hz. Şeyh bunu işitince yerinden kalkıp uzun ve ak sakalını iki avuçlarının içine alarak helâlara doğru gider ve der ki: "Kassab oğlu bir makāma vâsıl oldu ki, sakalı istincâya yarar oldu!" O edebsiz, Hz. şeyhin bu hilmini ve bu vaziyet-i mütevaziânesini görünce derhal ayaklarına kapanıp: "Ey şeyh kâfir idim, müslümân oldum, afv et!" diyerek ona bende olmuşdur.

2088. Pek acib olan şarabdan sarhoşu gör; sarhoş ferzîn gibi eğri gitmek tutdu.

"Te'sîri pek acíb olan üzüm şarabından sarhoş olmuş bir adamı gör, şatranç oyununda olan ferzîn ismindeki taş gibi nasıl o yana bu yana yıkılarak eğri büğrü gitmektedir." "Ferzîn", şatranç oyununda hükmü diğer taşlardan ziyâde olan bir taşdır ve diğer taşlar üzerinde tasarruf için eğri büğrü dolaşır.

2089. Kavî adam, o çabuk tutan şarabdan ihtiyar gibi yol ortasında düşer.

Kuvvetli bir adam, çabuk te'sîr eden o üzüm şarabından, yürümeğe mecâli kalmayıp, bir ihtiyar gibi yol ortasında düşüp kalır.

2090. Husûsiyle bu bâde ki, "Bela!" küpündendir; bir mey değildir ki, o bir [2097] geceliktir.

2087 numaralı beyitden sonra gelen beyitlerin yekdîğerine rabtı budur ki: İnsân-ı kâmillerin hilmi, şarâb-ı latîf gibidir ve bu hilim şarabı edebsizlerin dimâğına kadar gidip, onları sarhoş eder ve ferzîn gibi onların bâtınlarını ileri geri hareket ettirir. Ya'ni, gâh ikrâra ve gâh inkâra sevk eder. Cismânî olan üzüm şarabından sarhoş olanların harekât-ı zâhiriyyeleri de böyle değil midir? Onlar da böyle düşe kalka giderler ve bu şarabın te'sîri nihâyet bir gecelik olur, ondan sonra ayılır. Fakat bu şarâb “Belâ!" küpünden ve rûhânî olursa, ya'ni, ألست بربكم ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] (A'râf, 7/172) hitâb-ı ilâhîsine rûhların "Belâ!" [Evet!] cevabını verdiği andan i'tibâren içilmiş olursa bu aşk-ı ilâhî şarabının te'sîri ebedîdir. O şarâb-ı rûhânî, te'sîri bir gece devam eden şarâb cinsinden değildir. Rûha mukārin olduğu için, rûh ile beraber kāimdir.

2091. Odur ki, o Ashab-ı Kehf mezeden ve naklden, üç yüz dokuz yıl aklı mahv ettiler.

"Nukl", meze demekdir; ve "meze"den murâd, ibtilâ-yı hayât-ı sûrîdir ki, bu ibtilâ onların bu hayât-ı sûriyyeden, hayât-ı berzahiyyeye intikallerini iktizâ etmişdir; ve bu hayât-ı berzahiyye dahi onlara uyku sûretinde müstevlî olup, üç yüz dokuz sene o hâl içinde kalmışlardır. Ve bu kadar sene onların vücûdlarındaki akıl muattal olmuşdur. Nitekim sûre-i Kehf'deki ayet-i kerîmede, وَلَبْثُوا فِى كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا ya'ni "Onlar mağaralarında 309 sene kaldılar" (Kehf, 18/25) buyurulur. Ya'ni, “Bu rûhânî ve "Belâ!" küpünün şarabı o şarâbdır ki, o Ashâb-ı Kehf, küffârın tasallutu belâsının mezesini yediler ve bu sebeble hayât-ı berzahiyyeye intikal ettiler. Bu halden i'tibâren rûhları 309 sene sızdı ve aklın faâliyetinden tecerrüd etti." Ashâb-ı Kehf'in kıssası tefsîrlerde münderiç olduğundan, burada tafsîle lüzûm görülmedi.

2092. Ondan Mısır kadınları bir kadeh içmişlerdir, ellerini şerha şerha etmişlerdir.

Ya'ni, "O aşk şarabından Mısır kadınları bir kadeh içtiler ve ellerini kesip parça parça ettiler." Bu beyt-i şerîf[de], Yûsuf (a.s.) ile Züleyhâ kıssasına işâret buyurulur. Kıssanın tafsili tefsîr kitablarındadır. Ve elsine-i nâsda da meşhûrdur. Hulâsası budur ki: “Mısır azîzinin karısı olan Züleyhâ, kölesi Yûsuf'u sevmişdir" diye kendisini ta'yîb eden ba'zı Mısır kadınlarını nezdine da'vet edip, bir ziyafet çekti ve bu ziyafetde kadınların ellerine meyveler ve meyvelerin kabuklarını soymak ve kesmek için ustura gibi keskin bıçaklar verdi. Birdenbire onların huzûruna Yûsuf (a.s.)ı çıkarıverdi. Bu kadınlar Hz. Yûsuf'u görür görmez şaşırdılar ve onun güzelliğine hayrân olup, bıçaklar ile ellerini kestiler ve مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (Yusuf, 12/31) Ya'ni, "Bu beşer değildir, ancak melek-i kerîmdir" dediler. Nitekim kıssanın tafsili sûre-i Yûsuf'da mezkûrdur.

Ma'lûm olsun ki aşk, hüsne taalluk eder ve hüsn, biri sûrî ve dîğeri ma'nevî olmak üzere iki nevi'dir. "Hüsn-i sûrî", hüsn-i ma'nevînin aksi ve zıllidir. Binâenaleyh hüsn-i sûrî bir zıll-i zâildir. Eğer aşk hüsn-i sûrîye münhasır olur ve bu hüsn-i sûrîde, hüsn-i ma'nevî müşâhede olunmazsa o aşk, aşk-ı mecâzî ve hayâlî olur; ve hayâlî ve fânî olan aşk ise i'tibârdan sâkıtdır ve bu aşk şarabının sarhoşluğu çok devam etmez; ve eğer aşk şarabı, "hüsn-i ma'nevî" kadehinden içilirse, onun nazarında aşk-ı mecâzî ile, aşk-ı hakîkî yerleşir. Evliyâullâhın ba'zıları bu meşrebdedir. Nitekim Lemeât sâhibi Fahreddîn-i Irâkî ve Evhadüddîn-i Kirmânî hazretleri bu zümredendirler. Ancak bu aşk-ı mecâzî şiddet kesb ederse, gitgide âşıkı kendi hakîkati olan hüsn-i ma'nevî tarafına çeker. Onun için المجاز قنطرة الحقيقة ya'ni "Mecâz, hakîkatin köprüsüdür" denilmişdir. Ve cenâb-ı Pîr bu ma'nâya binâen I. cildde pâdişâhın câriyeye olan aşkı kıssasında; Ya'ni, "Aşıklık gerek bu başdan ve gerek o başdan olsun, âkıbet bizim için o tarafa rehberdir" buyurmuşlardır. Ve Dîvân-ı Kebîrlerinde de şöyle buyururlar. Şiir: "Züleyhâ'nın aşkı ibtidâdan senelerce Yûsuf üzerine geldi. Nihâyet o aşk-ı Hudâ oldu. Yûsuf'a arkasını çevirir idi. O Züleyhâ kaçtı, Yûsuf onun arkasında, elini onun gömleği üzerine vurdu. Onun gömleği, Yûsuf'un çekişinden yırtıldı. İbtidâki hâlin aksi üzerine Yûsuf Züleyhâ'ya dedi ki: Senden gömleğin kısâsını bugün götürdüm. Züleyhâ cevâben: Aşk-ı Kibriyâ bunlardan çok taklíb eder."

Ya'ni, Züleyhâ evvelki hâl-i aşkında Yûsuf kaçarken arkasından çekip, onun gömleğini yırtmış idi. Şimdi de Yûsuf, Züleyhâ kaçarken arkasından çekip, onun gömleğini yırtdı ve işte bu senin benim gömleğimi yırtmanın kısâsıdır diye bir latîfe etti." Velhâsıl Mecnûn'un Leylâ'ya olan aşkı da bu kabîlden idi.

2093. Sihirbazlar dahi Mûsa'nın sekrini tutdular; dârı dildar tasavvur ettiler.

Fir'avn'ın sihirbazları dahi Mûsâ (a.s.)ın hilm-i nebevîsi şarabından sarhoş oldular; zîrâ Mûsâ (a.s.) onlara sihirlerini serbestçe vaz' ve icra etmelerine müsâade buyurmuş idi. Onlar bu insân-ı kâmilin verdiği şarâbdan birdenbire sarhoş oldular; darağacını, dildâr-ı hakîkî tasavvur edip Fir'avn'a قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'ni, "Sen bizi darağacına asarsan bize bir zarar yokdur, biz ancak Rabb'imize münkalib oluruz" dediler.

2094. Ca'fer-i Tayyar ondan mest idi. Ondan dolayı kendinden geçip ayağını ve elini merhûn etti.

Ca'fer-i Tayyar (r.a.) hazretleri o "Belâ!" küpünün şarabından sarhoş oldu; bu sarhoşluğundan dolayı kendinden geçti ve Mûte muhârebesinde ayağını ve elini fedâ etti. Ca'fer-i Tayyâr hazretlerinin kıssası 2052 numaralı beyitde hulâsaten zikr edilmiş idi.

Ebâ Yezîd (kaddesallâhu sırrahû) nun “Sübhânî mâ a'zama şânî!” Ya'ni, "Ben zâtımı şânıma lâyık olmayan şeylerden tenzîh ederim, benim şânım ne acîb azîmdir!" demesi kıssası ve mürîdlerin i'tirâzı ve dilin söylemesi tarîkıyle değil, iyân yolundan onlara bunun cevabı