İçeriğe atla

O Hüzeylî'yi emîr etmesi üzerine bir mu'terizin Resûl (a.s.)a i'tiraz etmesi.

7. bölüm / 48 · 4386 kelime · ~22 dk okuma

2023. Vaktaki Peygamber mansûr olan atlı asker için Hüzeyl'den bir reîs yaptı.

"Hayl", atlı asker ma'nâsınadır.

2024. Bir bü'l-fuzûl hasedden tâkat tutmadı, i'tiraz ve "lâ-nüsellim" kaldırdı.

"Bü'l-fuzûl", geveze, boşboğaz ma'nâsınadır. “Lâ-nüsellim”, “münkād olmayız" ma'nâsına terkîb-i Arabî'dir. Ya'ni, "O atlı askerin içinden bir boşboğaz, o Hüzeyl kabílesinden bulunan delikanlılının askere kumandan olmasını çekemedi ve hased edip, i'tirâz ve "lâ-nüsellim" bayrağı kaldırdı."

2025. Halka bak ki nasıl zulmânîdirler, bir meta'-ı fânî içinde nasıl fânîlerdir.

Ya'ni, "Sen şu insanlara bak ki, sıfatları muzlim ve karanlık olan nefse mensûbdurlar. Fânî bir metâ'-ı dünyâ olan huzûzât-ı nefsâniyyeleri içinde nasıl fânî ve müstağrak olmuşlardır." Nûrânî olan rûhlarının sıfatlarından gāfil ve hayât-ı bakıye-i rûhdan nasıl câhil kalmışlardır!

2026. Tekebbür cihetinden cümle tefrika içindedir; candan ölmüş mihraka içinde diridirler.

"Mihraka", Gıyâsü'l-Lügāť de Letâif'den ve Sarrâh'dan naklen tahta kılıç ve oyun âleti ma'nâsına gösterilmişdir; ve bu ma'nâ cenâb-ı Pîr efendi mizin murâd,-1 şerîflerine muvâfik görünür; zîrâ metâ'-ı dünyâ oyun âletlerinden başka bir şey değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kadın, altın ve gümüş ve at ve koyun gibi hayvânât-ı ehliyye sürüleri ve ekinlerin fânî olan metâ'-ı dünyadan olduğu" [Al-i İmrân, 3/14]ve hayât-ı dünyanın dahi إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُوٌ ["Dünyâ hayatı oyun ve eğlencedir"] (Muhammed, 47/36) âyet-i kerîmesinde oyun ve lehv olduğu mezkûrdur. Ve bu ma'nânın yukarıki beyt-i şerîfe de şiddet-i râbıtası vardır; hulâsa-i ma'nâ budur: "Halk-ı cihânın insân-ı kâmilden ayrılıkları, hep nefislerindeki tekebbür cihetindendir. Onlar cân-ı âlem olan insân-ı kâmile karşı ölmüşlerdir ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyâda oyun âletleri olan metâ'-ı fânî içinde diri ve fa'âl bir haldedirler."

2027. Bu acebdir ki, can zindan içindedir ve ondan sonra zindanın anahtarı onun elindedir.

"Taaccüb olunur ki, cân-ı âlem olan insân-ı kâmil, zindân mesâbesinde olan bu âlem-i zulmânî içindedir; sonra da bu zulmânî olan âlem zindanının anahtarı o kâmilin elindedir." O kâmil elindeki anahtar ile, zindanın kapısını açıp, tabîat ve kesâfetin mahbûsu olan kimseleri, âlem-i nûrânîye çıkarır. Bu beyt-i şerifde الدنيا سجن المؤمن وجنة الكافر ya'ni, "Dünyâ mü'minin zindanı ve kâfirin cennetidir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

2028. O delikanlı ayaktan başa kadar necasete garkdır; onun eteğine akıcı ırmak çarpar.

Bi'l-asâle insân-ı kâmil olan Resûl-i Ekrem hazretlerine i'tirâz eden o delikanlı, ayaktan başa kadar necâset ve cîfe mesâbesinde olan dünyaya ve ahkâm-ı tabîata gark olmuşdur. Nitekim hadis-i şerifde الدنيا جيفة و طالبها كلاب Ya'ni, "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyurulur. İnsân-ı kâmil, onun eteğine çarpıp akan bir ırmak gibi levsiyyât-ı nefsâniyyesini temizlemek için pek yakınındadır.

2029. Dâimâ yan yana kararsız olarak ârâm mahallinin ve penah sahibinin yanındadır.

"Arâm mahallin"den ve "penâh sâhibi"nden murâd, insân-ı kâmildir. "Pehlû-yi ârâm-gâh" "der pehlû-yi ârâm-gâh" takdîrinde olup edât-ı zarf olan "der" mahzûftur. Ya'ni, "O delikanlı dâimâ insân-ı kâmil ile yan yanadır, ârâm mahallinin ve penâh sâhibinin yanındadır. Böyle olduğu halde kalbi mutmain olmayıp kararsızdır; zîrâ i'tirâz, kalbin mutmain olmamasındandır. Her asrın insân-ı kâmiline karşı nâkıs insanların vaziyetleri de böyledir.

2030. Nûr gizlidir ve cüst ü cû şâhiddir; zîrâ can ve gönül boş cihetden penah aramaz.

Cenâb-ı Pîr-i destgîr Fíhi Mâ Fíh'lerinin 41. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: “Cümle nüfûsda aklın ve harf ve savtın verâsında bir şey ve bir âlem-i azîm olduğuna kanaat vardır. Görmez misin ki bütün halk mecâzibin ziyaretine giderler ve belki bu, odur, derler. Doğrudur, böyle bir şey vardır; fakat mahallinde galat etmişlerdir. O şey akla sığmaz, akla sığmayan her ne ise odur. Her ceviz yuvarlaktır; fakat her yuvarlak ceviz değildir. Onun nişânı dediğimizdir. Filvâki' enbiyâ ve evliyânın bir hâli vardır ki, ifâdeye ve zabta gelmez. Lâkin akıl ve cân ondan kuvvet alır ve perverde olur. Etrafını devr ettikleri mecâzîbde bu ma'nâ yokdur ve halleri tebeddül etmez ve onlar ile ârâm etmezler. Halbuki onlar, ârâm ettiklerini zannederler. Ben onlar için ârâm vardır demem. Nitekim vâlidesinden ayrılan bir çocuk, bir lahza başkasıyla oyalanır, çocuğun bu hâline ârâm demem, zîrâ galat etmişdir." Velhâsıl nûr-ı ilâhî, suver-i insâniyye altında gizlidir; her mü'min sâyesine ilticâ edip ârâm ve râhat için bir insân-ı kâmil arar. Bu arayıp tarama, böyle bir nûrun vücuduna şâhiddir. Zîrâ can ve gönül boş yere sığınacak bir yer aramaz."

2031. Eğer habs-i dünya için menâs olmasa idi, ne vahşet olurdu, ne de gönül halâs isterdi.

"Menâs", kaçıp sığınacak yer ve meferr ve melce' ma'nâsınadır. Ya'ni, "İnsanların böyle sûret-i insan içine gizlenen bir nûru aramaları, dünyâ habsi içinden kurtulmak için bir melce' aramalarından neş'et eder ve böyle bir menâs ve melce' dahi vardır. Bunun delili gönüllerdeki vahşet ve sıkıntı ve bu sıkıntıdan kurtulmak arzûsudur." Binâenaleyh herhangi dîne sâlik olursa olsun, kendi âlemlerinin etrafında dolaşan ve onlardan istimdâd eden eşhâs, bu halleriyle kendilerinin vahşet ve sıkıntı içinde bulunduklarını ve bir menâs aradıklarını gösterir; velâkin yanlış yerlere müracaat ederler. Mü'minlerin hâli de yukarıki beyt-i şerîfin îzâhında beyân olundu.

2032. Vahşetin müvekkel gibi çeker, der ki: "Ey yolunu şaşıran, hidayetin geniş ve aydınlık yolunu ara!"

"Minhâc" geniş ve aydınlık yol; "reşed", hayır ve rahmet ve hidâyet ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Senin içindeki vahşet ve sıkıntı müvekkel gibi seni çekip de der ki: "Ey zulmet-i tabîat içinde doğru yolu şaşırmış olan kimse, hidâyetin ve rahmetin geniş ve aydınlık yolu olan insân-ı kâmilin huzûrunu iste ve ara!"

2033. Geniş yol vardır ve mekmen içinde gizlidir, onu bulmak, boş aramağa mevkūfdur.

"Geniş ve aydınlık hidâyet yolu olan insân-ı kâmilin huzûru her zamanda mevcûddur ve fakat mahall-i hafâda gizlidir. Boşu boşuna çok koşup aramağa mevkūfdur. Zîrâ sâlikde insân-ı kâmili tanıyabilecek kadar hiddet-i nazar yokdur. O sûret-i zâhireye ve söze kapılıp bir nâkısı kâmil zannederek etrâfında dolaşır, sonra anlar ki, aradığı şey onda yokdur. Diğer birisine kapılır, onun da boş olduğunu anlar. Nihâyet araya araya bir gün Hakk'ın inâyetiyle huzûr-ı kâmili bulmak nasib olur.

2034. Tefrika kemînde cem'in talibidir; sen talibde matlûbun yüzünü gör!

"Tefrika"dan murâd, ehl-i tefrikadır ki, insân-ı kâmil addiyle müteferrik kimselere başvuran tâliblerdir. "Bunlar her ne kadar zâhirde insân-ı kâmili bulamamış iseler de, bâtında cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan kâmilin tâlibidirler; fakat sen bu tâliblerin bu boş arayışlarında matlûb olan insân-ı kâmilin yüzünü gör!" Zîrâ matlûb olan kâmil, onların tâlibi olmasa, onlarda bu taleb ve arama aşkı olmaz idi. Ehl-i tefrika, esmâ-i müteferrikanın ve insân-ı kâmil "Allâh" ism-i câmi'inin mazharıdır. Binâenaleyh bu esmâ-i müteferrikadan herhangi birisine bak, onun zımnında ism-i câmi' olan "Allâh" ismini gör! Beyit:

2035. Bağın ölmüşleri kökten sıçramışdır, zîra o dirilik vericiyi fehm et!

Ya'ni, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye bağı ve meclâsı olan bu âlem-i şehadetde zuhûr eden efrâd-ı beşerin ölmüşleri ve gāfilleri, bu esmâ ve sıfatın kökü olan "Allâh" isminden sıçramışdır ve her biri esmâ-i müteferrika-i ilâhiyyenin mazharıdır ve sûre-i Şûra'da vaki فالله هو الولى وهو يحيى الموتى Ya'ni Dost ancak Allâh'dır ve ölüyü dirilten ancak O'dur" (Şûrâ, 42/9) ve sûre-i Câsiye'de vâ-ki قل الله يحييكم ثم يميتكم ثم يجمعكم إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ (Casiye, 45/26) Ya'ni, “Ey Resû-lüm de ki: Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra sizi kıyâmet gününe top-lar" âyet-i kerîmelerinde beyân buyurulduğu üzere Muhyî ve Mümît ve Câ-mi' isimleri gibi bilcümle esmâ-i müteferrikanın kökü ve aslı "Allâh” ism-i şe-rífidir. İnsân-ı kâmil ise bu âlemde bu ism-i câmi'in mazharı olduğundan, ma'nâları ölmüş olan gāfilleri bu ismin hâssıyeti ve niyâbet-i ilâhiyye ile di-riltir ve ilim ile ihyâ eder. Binâenaleyh sen bu âlemde niyâbet-i ilâhiyye ile o dirilik verici olan insân-ı kâmili anla!

2036. Eğer müjdeci bir kimse olmasa idi, bu zindana mensûb olanların gözü ne vakit her an kapıya olurdu?

"Eğer bu dar olan âlem-i kesâfetin hâricinde, âlem-i letâfet olduğu müjde-sini veren enbiyâ ve evliyâ olmasa idi, bu âlem-i tabîat zindanında kalan ve esmâ-i müteferrika mezâhiri bulunan efrâd-ı beşerin gözü her ân bu âlem-i kesâfet kapısına dikilmiş olur mu idi?" Ve zemâne feylesofları tabîat fevkın-deki ulûmun keşfi ile meşgül olurlar mı idi?

2037. Eğer ırmağın suyu olmasa idi, yüz binlerce su arayan bulaşıklar ne vakit olurdu?

"Su"dan murâd, ulûm-ı gaybiyye ve tabîat âleminin fevkındeki ulûmdur. "Cû", "ırmak”dan murâd, lisânlarından ulûm-ı gaybiyye cârî olan enbiyâ ve evliyâdır. "Alûdegân"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyye ile mülevves olan efrâd-ı beşerdir. Ya'ni, "Eğer insân-ı kâmillerin lisân-ı şerîflerinden ulûm-ı gaybiyye suları cârî olmasa idi, sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyye ile mülevves ve encâs-ı tabiyyeye bulaşmış olan birçok efrâd-ı beşer, bu ulûm-ı gaybiyyeyi anlamak merâkına düşerler mi idi?" Son zamanlarda ilm-i tasavvufu anlamak merâkına düşüp şark insân-ı kâmillerinin âsârını tercüme eden garb feylesofları ve müsteşrıkleri bu beyân-ı âlînin delîlidir.

2038. Yer üzerinde senin yanının ârâmı yokdur, zîrâ ki evde, yorgan ve yatak vardır.

"Bu arayıp taramanın misâli budur ki, sen toprak üzerinde yatdığın vakit, yan tarafına taşlar ve katı topraklar batar, rahatsız olursun; çünki evde, yumuşak yatağın ve yorganın var idi." Bunun gibi, senin ruhunun dahi, âlem-i letâfetde râhatı vardı. Bu cism-i kesîfe taalluku hasebiyle rahatsızlığa ve ıztırâba düştü, evvelki râhatını arar. Beyt-i Mısrî (k.s.):

Gökte uçarken seni indirdiler Çâr unsur bendlerine vurdular Nûr iken âdın Niyâzî verdiler Şol ezel ki i'tibârın [kandedir?]

2039. Kararsız, bir vakit makarsız olmaz; bu humâr, humâr-eşken olmaksızın olmaz.

"Makar", ism-i mekândır; "gâh", vakit “gâhî” deki "yâ" vahdet içindir, "bir vakit" demek olur." Bî-karâr", herhangi bir şahsın sıfatıdır ve "kararsız kimse" demekdir. Ya'ni, "Kararsız olan herhangi bir kimse hiçbir vakit makarsız değildir. Zîrâ onun kararsız olmasının sebebi, kendisinin evvelce karâr ettiği bir mahal olmasıdır, Eğer evvelce karâr ve râhat ettiği bir yer olmasa idi, bulunduğu mahalli karargâh ittihâz ederdi" demek olur. Birinci mısrâ'ın ma'nâsı budur: “Humâr", sarhoşluktan sonra ârız olan sersemlik ve baştaki ağırlık; “humâr eşken", bu ağırlığı izâle edecek meşrûbât ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Zıd, zıd ile zâil olur; noksanın zıddı da kemâldir ve bu âlemin kâidesi ezdâdın birbirini ta'kîb etmesidir. Çünki bağ-ı âlem, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsıdır ve esmâ-i ilâhiyye ise mütekābil ve birbirine zıddır. Dâr ve Nâfi' ve Kâbız ve Bâsıt ve Hâdî ve Mudil ve Mâni' ve Mu'tî, ilh. gibi. Nitekim nûru zulmet ve zulmeti nûr ta'kib eder. الأشياء تنكشف باضدادها "Eşyâ zıtlarıyla münkeşif olur") kāidesince zıd, zıddın inkişâfına sebebdir. Şu halde zıdlar sûretde birbirinden kaçar ise de, ma'nâda birbirinin tâlibidirler. Bunun gibi insân-ı kâmil ile insân-ı nâkıs sûretde yekdiğerine mu'teriz ve zıd iseler de ma'nâda yekdiğerinin tâlibidirler. Nitekim Arab'ın Resûl-i zîşân Efendimiz'e olan i'tirâzı da böyledir.

2040. Dedi: "Hayır, hayır ya Resûlallah, askerin kumandanını eksi ihtiyar- [2047] dan gayri yapma!"

Hüzeylî'nin kumandanlığına i'tiraz eden Arab dedi: “Hayır, hayır yâ Resûlallâh, bulunduğumuz müfreze-i askeriyyenin kumandasını tecrübe-dîde eski bir ihtiyara tefvîz et!".

2041. "Ya Resûlallah, eğer delikanlı arslan olarak doğdu ise de ihtiyar adamın gayri ser-asker olmasın!"

2042. "Hem sen demişsindir ve senin sözün şahiddir, pîşvâ ihtiyar olur, ihtiyar olur!"

Bu beyt-i şerîf, mu'terizin sözleridir. "Pîşvâ" ve "muktedâ”nın ihtiyâr olmasını âmir olan hadis-i şerîfe fakîr tesadüf etmedim. Yedimdeki nüshalarda şurrâh-ı kirâmın hiçbirisi tarafından da nakl edilmemişdir. Belki böyle bir hadîs-i şerîf vardır; fakat hadis-i şerîfin ma'nâsı hiçbir vakit mu'terizin iddiası gibi mutlak olmaz. Zîrâ akıllı ve âlim bir genç, akılsız ve câhil bir ihtiyardan efdaldir; ve aklı ve ilmi kâmil olmayan bir ihtiyar, çok yaşadığı müddetçe gördüğü vekāyi'den hisse almak ve tecrübe-dîde olmakdan uzakdır. Binâenaleyh aklen ve ilmen kâmil olan bir genç ile bir ihtiyar ictima' ettikleri vakit, elbet riyâsete ihtiyar lâyık olur; çünki onun aklı ve ilmi lehinde olduğu gibi, gördüğü tecrübeler de bu fazâile munzam olur. Fakat gencin akıl ve ilmi olmakla beraber, tecrübesi olmadığından bu ihtiyarın mâdûnunda kalır. Eğer böyle bir hadis-i şerîf var ise, elbet bu ma'nâya mebnîdir. Mu'teriz sevk-i hamâkatla bunun da farkına varmamışdır.

2043. Ya Resûlallah, bu askere bak, ondan daha ziyâde bu kadar ihtiyar vardır!

2044. Bu ağaçlardan onun sarı yaprağını görme, onun olmuş elmalarını topla!

O geveze Arab, hikmet deryâsı olan Resûl-i zîşâna aklınca hikmet öğretiyor; ihtiyarı ağaca, ağarmış saçını, sakalını sarı yaprağa ve efkârını ve reylerini de olmuş elmaya teşbîh ediyor. Kendini bilmez bî-edeblerin halleri de, insân-ı kâmilin huzûrunda böyledir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da münderiçtir ki: "Bir gün esnâ-yı takrîr-i Maârif'de, Hz. Mevlânâ efendimiz "hum" (خم) lafz-ı Fârisîsini "hunb" (خنب) telaffuz buyurdu, o mecliste oturan bir şahıs: "Hudavendigâr, "hunb" değil, ona "hum" derler!" dedi. Hz. Hudâvendigâr buyurdular: "Ey bî-edeb, ben o kadar bilirim; velâkin Şeyh Salâhaddîn böyle telaffuz buyururlar, ona mütâbaatı evlâ görürüm ve doğrusu onun buyurduğudur!"

2045. Onun sarı yaprakları muhakkak ne vakit boştur; bu olmuşluk ve kâmillik alâmetidir!

2046. Sarı yaprak sakal ve o beyaz kıl, pişmiş akıl için müjde getirir!

"İhtiyarın kendi, ağaç ve sakal ve beyaz saçları sarı yaprak gibidir. Aklı meyveye müşâbih olup bu sakal ve o beyaz kıl, akıl meyvesinin olgunluğu müjdesini getirir."

2047. Yeni yetişmiş yeşil renkli yapraklar, onun nişanı oldu ki, o meyve hamdır.

"Ağaçların yeni zuhûr eden yeşil yaprakları, meyvesinin daha ham bir halde bulunduğuna işarettir; ya'ni, genç kimselerin efkârı ve reyleri hamdır," demek olur.

2048. "Bergsizlik bergi, ârifin nişanıdır, altının sarılığı sarrafın kırmızı yüzlülüğüdür."

"Berg", müteaddid ma'nâları vardır, burada "sıfat" ma'nâsınadır. “Sürh-rûyî", sürûrdan kinâyedir. "Sayreff", umûr ve mesâlihde mutasarrıf ve kurnaz ve mütebassır ve kâr-güzâr adama ıtlâk olunur; "tasarruf" ve "tekallüb" ma'nâsındandır; ve para sarrâfına derler. Burada sarrâf ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sıfatsızlık sıfatı, âriflik alâmetidir; zîrâ ârif kendisini hiçbir sıfatla mevsûf bilmez; belki bütün sıfât-ı kemâliyyeyi Hakk'a müfevvaz bilir ve kendisini bir emrin mâliki görmez ve zelîl ve müftekır görür; İşte bu kemâl-i irfân alâmetidir. Nitekim Allâh Teâlâ hazretleri Bâyezîd'e (k.s.) تقرب بما ليس عندى الذلة والإفتقار Ya'ni, "Bana benim indimde olmayan şey sebebiyle yaklaş, o da zillet ve iftikārdır" buyurdu. Binâenaleyh ihtiyarın sarı yaprak mesâbesinde olan saçı ve sakalı, kemâlinin ve irfânının alâmetidir. Zîrâ sarılık her vakit mezmûm değildir. Nitekim altının sarılığı sarrâfın yüzünü kızartır; ve yüz kızarması ve penbeleşmesi, gönüldeki sürûrun alâmetidir; ve gayet sarı rengin kalblere sürûr verdiğine sûre-i Bakara'da vâki' âyet-i kerîme şâhiddir. Ma'lumdur ki, bu sûrede vâki" "Öküz" kıssasında Mûsâ (a.s.)ın ümmeti, kesilecek öküzün rengini sordular. إنها بقرة صفراء فاقع لونها تسر الناظرين Ya'ni öküzün rengi gāyet sarı olsun ki, görenler onun renginden sürür hasıl etsinler" (Bakara, 2/69) cevâbını aldılar. Kıssanın tafsili tefsîr kitablarındadır. Ve Mevlânâ Câmî hazretleri Fâtih Sultan Mehmed'in ihsân olarak kendisine gönderdiği sarı altınlar hakkında bu ma'nâda şu beyitleri söylemişdir. “Nûr-ı lâmi” gibi yüzleri parlaktır, onların Kur'ân'dan vasıfları safrâ-i fakı'dır. Perîşân gönüllerin sürûr-engîzidir; görenleri mesrûr eder âyet-i kerîmesi onların şânındadır."

2049. "O kimse ki, gül burada yanaklıdır, o yeni hatdır, o ma'rifet mekteplerinde yeni yazılıdır."

"Ârız", yanak demekdir. Birinci mısra'daki "nev-hat", bir gencin yeni terleyen sakalından ve bıyığından kinâyedir. "Mahber", masdar-ı mîmîdir, ilim ve ma'rifet ma'nâsınadır; ikinci mısrâ'daki "hat", yazı demekdir. "Gül-ârız" izâfet-i teşbîhiyyede kesre hazf olunmak sûretiyle yapılmış bir vasf-ı terkibîdir, "gül yanaklı" demek olur. Ya'ni, "O kimse ki gül yanaklıdır, onun sakalı ve bıyığı daha yeni terlemektedir; o ilim ve ma'rifet mekteplerinde yeni yazılıdır."

2050. Onun yazısının harfleri eğri büğrü olur; eğer teni koşarsa, aklı müzmendır.

"Kejmej", eğri büğrü; "müzmen", selâme vezninde "zemâne"den mef'ûldür, kötürüm ma'nâsınadır. "Yazı"dan murâd, efkâr ve mütâlaât ve reydir. Ya'ni, "Bir gencin re'yi ve fikri isâbetsiz ve eğri büğrü olur. Her ne kadar cismi çevik ve diri olursa da, aklı kötürümdür ve kâmil değildir."

2051. İhtiyarın ayağı gerçi sür'atden geri kaldı, onun aklı iki kanat buldu evc üzerine sürdü.

"Evc", her şeyin yukarısı ma'nâsınadır. Ya'ni, “İhtiyarın cisminde her ne kadar çeviklik yok ise de, onun aklı, birisi ilim ve ma'rifet, dîğeri tecrübe olmak üzere iki kanat buldu ve bu kanatlar ile her şeyin en yüksek derecesine uçtu ve ma'nâ âleminin yüksek derecelerinde pervâz etti."

2052. Eğer mesel istersen, Ca'fer'e bak! Hak el ve ayak yerine, kanat verdi!

"Ca'fer"den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amucalan Ebû Tâlib'in oğlu ve imâm-ı Ali (k.v.) efendimizin büyük kardeşleridir. Ya'ni, “İki kanat ile ma'nâ âleminin yüksek derecelerinde uçmamın misâlini istesen Ca'fer b. Ebî Tâlib hazretlerinin kıssasına bak!" Kıssanın hulâsası şudur: Resûl-i Ekrem Efendimiz hicretin sekizinci senesi cumâde'l-ûlâ ayında Hâris b. Umeyr'i, mektûb-ı şerîfi ile Busrâ hükümdarına gördermiş idi. "Mûte" mevkiine vardığı vakit, kâfirlerden Şurahbil ibn Amr el-Gassânî karşısına çıkıp Hz. Hâris'i şehîd etti. Bu elçiyi öldürmek vahşetine karşı Resûl-i Ekrem Efendimiz Zeyd b. Hârise'yi üç bin nefer ile oraya gönderdi ve buyurdu ki: "Eğer bu seferde Zeyd şehîd olursa, onun yerine Ca'fer b. Ebî Tâlib kumandan olsun; ve eğer bu da şehîd olursa, yerine Abdullah b. Revâha'yı kumandan yapın; ve eğer o da şehîd olursa, ehl-i İslâm kimi isterse kendilerine kumandan yapsınlar!" Seriyye hareket etti ve Şurahbîl vahşîsi dahi yüz bin kadar asker topladı. "Mûte" mevkiinde harbe tutuştular. Peygamber Efendimiz'in işaretleri vech ile Hz. Zeyd şehîd oldu; onu müteakib düşman tarafından Ca'fer hazretlerinin evvelen bir kolu ve sâniyen diğer kolu kesildi, ba'dehû kendisini şehîd ettiler. Sonra da Abdullah b. Revâha şehîd oldu. Ehl-i İslâm Hâlid b. el-Velîd'i kumandan yaptılar. Şiddetli harp oldu. Çok düşman öldürdüler ve birçok ganîmet aldılar. İmâm Taberânî rivâyet eder ki: Resûl-i Ekrem hazretleri Abdullah b. Ca'fer'e: هنيئا لك ابوك يطير مع الملائكة في السماء Ya'ni, "Sana mübarek olsun, baban melâike ile beraber göklerde uçuyor" buyurdu. Süheylî (rahmetullâhi aleyh) buyurur ki: "Hz. Ca'fer'e verilen kanatlar kuş kanatları gibi tüylü bir şey değildir. Zîrâ insan sûreti bilcümle sûretlerden eşrefdir. "Kanatlar"dan murâd, sıfat-ı melekiyye ve kuvve-i rûhâniyyedir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz dahi bu beyt-i şerîfi, yukarıki beyitde beyân buyurduğu kanatlara temsîlen zikretmiş olduklarından, Hz. Ca'fer'in kanatları dahi sıfat-ı melekiyye ve kuvve-i rûhâniyye olduğuna işâret buyurmuş olurlar. Ve bu bâbda birâz îzâhat da II. cildin 3556 numarasına müsadif olan جعفر طیار را پر جاریه است ["Ca'fer-i Tayyâr için kanat câriyedir"] beytinde geçti.

2053. Altından geç ki, bu söz muhtecib oldu; bu gönlüm cıva gibi muztarib oldu.

"Altın"dan murâd, hikemiyâta ve esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık sözlerdir. Hz. Pîr efendimizin bu Mesnevî-i Şerîf de latîf bir i'tiyâdları vardır. Bir muhâlifin sözünü nakl ederken, zât-ı şerîfleri tarafından muvâfik ma'nâlara intikāl buyururlar ki, birkaç beyt-i şerîfde dahi bu usûlü ta'kîb buyurmuşlardır. Ya'ni, "Ben muhâlifin sözlerini nakl ederken, hikemiyâta ve esrâra müteallik altın gibi azîz sözler söyledim. Daha da söyleyecektim, fakat bu sözler perde arkasına çekildi; benim beyân ve ifâdeye mâil olan gönlüm de cıva gibi çalkandı."

2054. İçimden yüz sâkit olan hoş nefes, elini dudağı üzerine vurur, ya'ni, kâfîdir, der.

"Sâkit olan hoş nefes"den murâd, bâtın-ı şerîflerindeki letâifdir. "Dest ber-leb zeden", ya'ni, “elini dudağı üzerine koymak", sus, demekten kinâyedir... Ya'ni, "Söyliyeceğim esrârı bâtınım-daki letâifim: "Sus, söyleme artık, yetişir!" işaretini verir."

2055. Susmak denizdir ve söylemek ırmak gibidir, bahr seni ister, ırmağı arama!

İnsanın sükût hâli vâsi' bir deryâya benzer, meselâ deniz köpürür ve köpükleri yine içinde gâib olur. Bunun gibi insanın bâtınında da köpük misâli birtakım hâtıralar zâhir olur ve yine içinde gâib olur. Fakat söylemek ırmak gibidir; ırmak içine düşen çörçöpü, darlığından dolayı kenarlarına atıp zâhire ihrâç ettiği gibi, kelâm dahi havâtırı ızhâr eder; binâenaleyh seni bahr, ya'ni, sükût kendi tarafına istiyor ve çağırıyor. O tarafı ihtiyâr et, ırmak tarafı, ya'ni, kelâm tarafını arama!

2056. Deryânın işaretlerinden baş çevirme; hatm et ve Allâh doğruyu en çok bilicidir.

Sükût deryâsının "Sus!" diye vâki' olan işaretlerinden baş çevirme, ona itâat ederek kelâmı hatm et ki, Allâh Teâlâ doğruyu ziyâde bilicidir; Ya'ni, mutasarrıf Hak'dır, sükût doğru ise seni susturur; ve söylemek doğru ise söyletir.

2057. O bî-edeb, Peygamber'in huzurunda böylece o soğuk dudakdan, sözü muttasıl etti.

O bî-edeb olan mu'teriz Arab من سكت نجا ya'ni, "Sükût eden necât buldu" ve من كان يؤمن بالله واليوم الآخر فليذكر اسم الله او ليصمت Ya'ni, “Kim ki Allâh'a ve âhiret gününe îmân etti ise Allâh'ın ismini zikr etsin, yâhud sussun!" emr-i Risâletpenâhîlerine itâat etmeyip Peygamber'in huzûrunda böylece bir sözü dîğerine yetiştirmek sûretiyle o tab'a bürûdet veren dudağından uzatdı durdu ve قل الخير والا فاسكت ya'ni, "Hayır söyle ve yoksa sus!" hadis-i şerîfine muhâlefet etti.

2058. Ona söz aldırdı, o bî-haberdir ki, nazar önünde haber herze olur.

O mu'terize huzûr-ı Risâletpenâhîde söz söylemek fırsatı hâsıl oldu, fakat bu fırsatı pek fâidesiz kullandı; zîrâ o bîçâre mu'teriz, nazar-ı müşâhede önünde haberin ve ma'lûmât satmanın herze ve beyhûde olduğundan bî-haber idi.

2059. Bu haberler muhakkak nazarlardan naibdir, hazır için değildir, gaib içindir.

Bu haberler, gören kimsenin gördüğü şeyleri, görmeyenlere bildirmek için nâibdir, o görülen şeyin huzûrunda bulunanlar için değildir. Zîrâ bir şeyi gören kimseye o şeyin ihbârı abesdir. Binâenaleyh haberler, bir şeyi görmemiş ve onun huzûrundan gāib bulunmuş olanlar içindir.

2060. Her kim ki o nazara mevsûl oldu, bu haberler onun önünde ma'zûl oldu.

Her kim mertebe-i keşfe vâsıl oldu, bu keşif haberlerine o kimsenin ihtiyacı olmadı.

2061. Mâdemki ma'şûk ile hem-nişîn oldun, bundan sonra kılavuzları def' et!

“Dellâle”, “delâlet”den mübâlağa ile ism-i fâildir; “bir işe kılavuzluk vazîfesini îfâ eden kimse”ye derler. Ya'ni, “Ma'şukun ve matlûbun olan şeye vâsıl olduktan sonra, kılavuza hâcet kalmadığı gibi, görülen bir şeye dahi, kılavuz mesâbesinde olan ihbârın ve kelâmın fâidesi yokdur.”

2062. Her kim çocuklukdan geçti ve erkek oldu, mektûb ve kılavuz onun üzerine soğuk oldu.

“Çocukluk”tan murâd, mertebe-i sülükde bulunan kimsedir; ve “erkek”ten murâd, sülükünü itmâm edip, mertebe-i kemâle vâsıl olan zâtdır; “mektûb”dan murâd, hakāyık ve maârife müteallık kitâblar ve risâlelerdir; ve “kılavuz”dan murâd, mürşiddir. Ya'ni, “Tarîkatde sülükünü itmâm edip, mertebe-i kemâle vâsıl olan kimse, müşâhede makāmına erişmiş olduğundan, artık bu müşâhede hakkında yazılmış olan kitabları okumağa ve erbâb-ı müşâhededen bir mürşidin delâletine muhtâç olmaz; bunlar ona soğuk gelir.”

2063. Mektubu ta'lîm için okur, sözü tefhîm için söyler,

Makām-ı müşâhedeye vâsıl olan bir zât, eğer müşâhedeye müteallık olan âsârı mütâlaa ederse, ehl-i sülûke ta'lîm için okur ve eğer söz söylerse, bu makāmın ahvâlini ehl-i sülûke tefhîm edip, onları teşvîk için söyler.

2064. Görücülerin önünde haber söylemek hatâdır; zîrâ o gafletin delîli ve bizim noksanımızdır.

Müşâhede erbâbının önünde, onun gördüğü şeyleri haber vermek hatâdır ve abesdir. Zîrâ bu hâl, o haberi söyleyen kimsenin delîl-i gafletidir; ya'ni, söyleyen kimse, onun müşâhede erbâbından olduğunu bilmeyecek derecede gāfildir ve bu hâl bizim hâlimizin noksânından ileri gelir.

2065. Görenlerin huzurunda susmak senin nef'indir; "Ensıtû" hitabı bunun için geldi.

Ey gāfil, müşâhede ehli olan kâmillerin huzûrunda sâkit olarak oturmak, senin nef'ine ve fâidene sebeb olur. Zîrâ sükût, kendinde meziyet ve fazilet görmemek alâmetidir. Ve kâmilin önünde böyle bir boşluk elbette bir fâideyi mûcib olur. Çünkü dolu bir kab içine bir şey konmaz. Kâmil kendinin huzûrunda bir boş kab mesâbesinde olan bir sâliki gördüğü vakit, onun kalbine nûr ilkā eder. İşte sûre-i A'raf'da vaki' وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ya'ni, "Kur'ân okunduğu vakit, onu dinleyiniz ve sâkit olunuz, merhamet olunmanız me'mûldür" (A'râf, 7/204) âyet-i kerîmesinde mezkûr olan "Ensıtû" hitâbı bu ma'nâyı tefhîm için geldi.

2066. Eğer "Söyle!" diye emr ederse, hoş söyle, fakat az söyle, uzun çekme!

Ey sâlik, eğer bir kâmil sana söyle diye emr ederse, söyliyeceğin sözü hoş ve latîf olarak söyle ve az söyle, uzatma!

2067. Ve eğer "Biraz uzun çek!" diye emr ederse, böyle utangan olarak söyle, emre itaat et!

Ve eğer o kâmil, “Söylediğin sözü uzat ve tafsil et!” diye emr ederse, onun huzûrunda fesâhat ve belâgat ibraz edeceğim diye, kendi akrân ve emsâlin arasında serbestçe konuştuğun gibi söz söyleme! Bir hükümdar huzûrunda "aman bir hatâ etmeyim" diye nasıl utanarak ve sıkılarak söylersen öyle söyle ve emre itâat et! Ve خير الكلام ما قل و دل ya'ni "Sözün hayırlısı az olup, çok ma'nâya delâlet edendir" hadis-i şerîfiyle amel et!

2068. Ben şimdi bu latif füsunda, Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn ile öyleyim.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde nâmına Mesnevî-i Şerîf ithaf buyurulan Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerinin makām-ı müşâhede olduğuna işâreten buyururlar ki: "Ben bir müşâhede sahibi bir kâmil olan Hakk'ın ziyâsı Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin huzûrunda bu zîbâ-füsûnda, ya'ni, bu Mesnevî-i Şerîfe müteallık latîf ma'nâlarda, yukarıda zikr ettiğim kāide-i edebe riâyet etmekteyim." Ma'lûm olsun ki, Hz. Pîr'in bu beyânât-ı aliyyesi, hakîkatde ehl-i sülûke ta'lîmdir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûr olan şu vak'a bunun şâhididir: “Hz. Hudâvendigâr ekser-i eyyâmda Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin evine giderler idi. Bir kış gecesi, vakitsiz Çelebi'nin hânesine gitti. Kapı mesdûd, ashâbı cümleten uyumuş ve pek çok da kar yağmakta idi. Hz. Hudavendigâr avdet buyurmayıp ashâba zahmet olmasın diye kapıyı da çalmadılar. Gündüze kadar ayak üzerinde durdular, mübarek başlarına karlar yağdı; gündüz olunca bevvâb kapıyı açıp, Hz. Hudâvendigâr'ın durduğunu ve ser-i mübâreklerine karlar yağdığını görerek, içeriye koştu ve Çelebi'ye haber verdi. Hz. Çelebi dışarıya çıkıp, Hudâvendigâr hazretlerinin ayağına kapanarak ve ağlıyarak özür diledi. Hz. Hudâvendigâr nüvâzişler buyurup, onların alnından öptü; ve hakîkatde bu ma'nen ta'lîmdir. Mürîdâna buyurdular ki: "Şeyh müridlerden müstağnî olmakla beraber, yine onlara bu siyâk üzere izzet ve hürmet eder. Mürîd için, şeyh hakkında bi-taríki'l-evlâdır."

2069. Ben reşedden kısa ettiğim vakit, o beni yüz nevi' ile söylemeye çeker.

"Reşed", doğru yolu bulup sülük eylemek ve hayır ve rahmet ve hidâyet ma'nâlarınadır; burada "rahmet" ma'nâsı münasibdir ve bu kelimeden Mesnevî-i Şerîf murâd, buyurulur; zîrâ bu Mesnevî-i Şerif ibâdullâha rahmettir.

2070. Ey Zü'l-Celal'in ziyası olan Hüsameddîn, mâdemki görüyorsun, niçin [2077] makal istiyorsun?

Ey Hüsâmeddîn Çelebi, mâdemki basar-ı basîretinle hakāyık-ı eşyayı görüyorsun, niçin benden bu hakäyıka müteallık sözleri söylememi istiyorsun? Ben ise gören kimsenin önünde o görülen şeylerden bahs etmeyi istemiyorum.

2071. Bu, galiba müşteha hubbünden ola! "Bana şarab içir ve bana, muhakkak odur de!"

Bu beyt-i şerifde Ebû Nüvâs'ın şu beyitlerine işâret buyurulur:

الا فأسقني خمرا وقل لي انها الخمر ولا تسقني سرا اذا ما أمكن الجهر وبح باسم من أهوى ودعني عن الكنى فلا خير في اللذات من دونها ستر

“Ey sâkî, âgâh ol, bana şarâb içir ve bana "İşte muhakkak bu şarâbdır de!" Ve cehren içirmek mümkin olduğu vakit, gizli içirme! Sevdiğimin ismini âşikâr et ve kinâye etmekden beni terk eyle! İmdi indinde örtü ve setr olan lezzetlerde hayır yokdur!"

Bu beyitlerdeki incelik budur ki: Şarâbı içen kimse gözü ile görüp, hiss-i basarı hisse-i zevkini alacak ve sâkî, "Bu içtiğin şarâbdır!" dediği vakit, kulağı da kendi hisse-i zevkini işitmekle alacak ve hiss-i zâikası da içerken tadını duyup, o da kendi hisse-i zevkini alacakdır. İşte bunların hepsi hubb-i müştehâdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye olan hubb-i müştehâsını, Ebû Nüvâs'ın bu beyitlerindeki hubb-i müştehâya teşbíh buyurup, derler ki: "Ey Çelebi, bilirim ki, sen benim söylediğim hakāyıkı görüyor ve biliyorsun; fakat bunları bana söyletmen, hiss-i sem'in dahi hisse-i zevkini almak içindir." Nitekim âtîde buyururlar:

2072. Bu demde onun kadehi senin ağzının üzerindedir; kulak der ki: "Kulağın hissesi hani?"

Ey Çelebi Hüsâmeddîn'im, şimdiki halde, müşâhede şarabının kadehi, senin ağzının üzerindedir; fakat kulağın der ki; "Benim kulağımın ve kuvve-i sâmiamın hissesi hani?" İşte bu hubb-i müştehâdan dolayı, benim söylememi istersin.

2073. Senin hissen harârettir; işte harâret ve sarhoşluk! "Benim hırsım ondan daha ziyadedir!" dedi.

Ya'ni, "Ey Çelebi Husâmeddin'im, bu müşâhede şarabından senin hissen harârettir ve hırsdır. İşte o müşâhede şarabının harâreti ve hırsı ve sarhoşluğu, sende hâsıl olmuşdur; zîrâ gördüğünü söyletmek, o şarabın verdiği harâretden ve hırsdan ve iştihâdandır. Hüsâmeddîn'im cevâben dedi ki: "Benim hırsım ve iştihâm gördüğümden bahs etmeğe doymamak derecesindedir!" Ma'lûm olsun ki, evliyâullâhın bir kısmı من عرف الله كل لسانه ya'ni, “Kim ki Allah'ı ârif oldu, lisânı kelîl oldu" hükmünce kendi müşâhedesinden sâkitdir. Binâenaleyh bu zevâtın maârif-i zevkiyyeleri kendi zâtlarında kalır. Ve bir kısmı da من عرف الله طال لسانه ya'ni "Her kim Allah'ı ârif oldu, lisânı uzadı" hükmünce mütekellimdirler. Bu âlem-i keserât, âlem-i kelâm olmak i'tibariyle, bu sınıf evliyâ, ibâdullâha rahmet-i kelâmiyye ile zâhir olduklarından, evvelki sınıftan mümtâzdırlar. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî ve Hz. Mevlânâ ve Necmeddîn Kübrâ ve Ruzbihân Baklî ve Şeyh Sadreddîn Konevî ve Mevlânâ Câmî ve emsâli (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtı bu sınıf mümtâzdandırlar. Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin cevâb-ı âlîleri dahi bu ma'nâyı ifade eder.