İçeriğe atla

Resûl (a.s.)ın Hüzeyl kabîlesine mensûb delikanlıyı seriyye üzerine kumandan etmesidir ki, onda ihtiyarlar ve cenk tecrübe etmiş olanlar var idi

6. bölüm / 48 · 4229 kelime · ~22 dk okuma

1985. Resûl kâfir cengi ve fuzûlün def'i için bir seriyye gönderdi.

"Fuzûl", "fazl"ın cem'i olup, müfred makāmında isti'mâl olunur. Lügatde had ve vazîfeden ziyâde kavil ve fiil ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kâfirler ile cengi, onların fiillerinde hadden tecavüzlerini def için vâki' olduğuna işâret buyurulur; zîrâ Hâtem-i Enbiya'nın nübüvvetini münkir olanlar, İslâmiyet'in kılıç kuvvetiyle intişâr ettiğini iddia ederler. Bu iddiâ ise, İslâmiyet'e karşı câhilâne bir iftirâdır. Câhilânedir, çünki târîh-i İslâm bunun böyle olmadığını pek sarîh sûretde gösterir. Târîh sahîfelerini okuyup munsıfâne düşünenler bu iftirâdan ve böyle bir da'vâdan insâniyet nâmına hayâ ederler. Ma'lûmdur ki, Resûl-i Ekrem hazretleri, Abdülmuttalib'in yetîmi idi ve kırk yaşına kadar kable'n-nübüvve Kureyş arasında numûne-i imtisâl olacak ahlâk-ı fâzıla gösterdi ve kemâl-i ciddiyyet ve sadâkat ile yaşadı. Düşmanları bile "Muhammedü'l-Emîn" lakabını vermişler idi. Nübüvvet ile zâhir oldukları vakit müşriklere vahy-i ilâhîyi tebliğ ile iktifâ buyurur ve kemâl-i fesâhat ile onları tevhîd-i Hakk'a da'vet buyurur idi. Kılıcı ve askeri nerede idi? Bu vazîfeyi îfâda zât-ı nübüvvet-penâhîleri münferid idi. Kureyş arasında akıl ve dirâyet ve insaf sahibi olanlar nübüvvetini ka- bûl ettiler ve İslâmiyet'le müşerref oldular. Bu meziyetlerden mahrûm olanlar, inkâr ettiler ve bir gayz-ı hayvânî ile vücûd-ı saâdetlerine sû'-i kasda bile cür'et ettiler. Kureyş günden güne İslâmiyet'in fazâilini ve ulviyyetini idrâk ettikçe çoğaldı. Müşriklerin bu hâle karşı öfkeleri artdı. Hadd-i câhilânelerini bilmeyip, tecavüze başladılar. Tecavüze ma'rûz kalanlar, kendilerini müdafaa etmeğe mecbûr oldular. Müdafaa-i nefs her millet ve hatta münkirlerin indinde bile meşrû' iken, bu vaziyetde bulunan ehl-i İslâm'a iftirâ edenler, kendilerinin insafdan bî-behre mahlûk olduklarını isbât etmişlerdir. Ehl-i İslâm arasında intişâr-ı İslâmiyet'den birkaç asır sonra i'lâ-yı kelimetullâh için kılıç çekmek lâzım geldiğini beyân edenler de bulunmuş ise de, bu da doğru değildir. İslâmiyet aslâ insanların öldürülmesini câiz görmez. Kur'ân-ı Azîmüşşân'da kıtâl emri "mukābele bi'l-misil" üzerine müsteniddir. Nitekim sûre-i Tevbe'de وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةٌ كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةٌ Ya'ni “Müşrikler sizin hepinizi nasıl öldürürlerse, siz de onları kâffeten öldürünüz!" (Tevbe, 9/36) buyurulur. Kur'ân-ı Kerîm kısâsı bile, meşrû' olduğu halde bir fenâlık telakki buyurduğu وجزاء سيئة سيئة مثلها Ya'ni, "Seyyienin cezâsı, onun gibi bir seyyiedir" (Şûrâ, 42/40) âyet-i kerîmesinde sarîhdir. İnsanlar ne kadar dalâletde ve hayvâniyetde müstağrak olursa olsunlar, hilkaten adâlet ve sadâkatın meftûnudurlar. Adâlet ve sadâkat-ı fiiliyye gördükleri vakit musahhar olurlar; binâenaleyh Müslümanlık, İslâmiyet'in ulviyetini müdrik olan ehl-i insâf tarafından bi'l-ihtiyâr kabûl edilmek sûretiyle intişâr etmiş ve el-ân da etmekde bulunmuşdur. Avrupa ukalâsının İslâmiyet lehinde yazdıkları eserler bunun burhânıdır.

1986. O Hüzeyl'den bir delikanlıyı seçti, onu askerin kumandanı ve cemaatin reisi yaptı.

1987. Askerin aslı, şübhesiz reisdir, reissiz kavim, başsız ten olur.

Askerin aslı ve kökü, o askerin başındaki kumandandır. Zîrâ meselâ bin nefer bir yerde içtima' etse, her birinin ayrı ayrı fikirleri olduğundan, hepsi kendi fikirlerine göre hareket etmek isterler; binâenaleyh hareketlerinde vahdet hâsıl olmadığı için, onların içtimâ'larından hiçbir fâide hâsıl olmaz. Bu hâl onların perîşân olmalarına sebeb olur. Fakat hepsi bir kumandana tâbi' bulunursa, onun fikri, onların cümlesini müdebbir olup, bu bin neferin harekâtı müttehid olur. Binâenaleyh askerin aslı ve temeli reîsleri ve kumandanlarıdır; reîsleri olmayan tâife, başsız ten gibi olur.

1988. Bu ölgün ve solgun olman, hep ondan olur ki, serveri terk etmişsin.

"Ey kimse, senin tarîk-ı dinde ölgün ve solgun olmanın sebebi, bu tarîkın reîsini terk edip, kendi bildiğin gibi hareket etmendir." "Server"den murâd, Peygamber-i zîşân ve onun vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazarâtıdır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 13. faslında Emîr Pervâne'nin: “Mâdemki Hakk'ın bu lutfu vardır, o halde her kim taleb-i hakîkî eylerse, o lutuf zuhûr eder" sözüne karşı şöyle buyururlar: "Velâkin sâlârsız ve mürşidsiz olmaz. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın ümmeti mutî oldukları vakit, denizde yollar peydâ oldu ve deryâdan toz kalktı ve geçtiler. Ammâ muhalefete başladıkları vakit filân beyâbanda bu kadar sene kaldılar. Zamânın sâlârları dahi tevâbiin kendilerine bende ve mutî ve fermanberdâr olduklarını gördükçe, onların ıslâhı kaydında olurlar. Meselâ bu kadar asker bir emîrin hizmetinde mutî ve fermanber oldukları vakit, o da aklını onların kârına sarf edip, ıslâhları kaydında olur. Ammâ eğer mutî olmazlar ise hiç aklını onların umûruna sarfa sa'y eder mi? Halkın kâffesi sırf tendirler ve onların arasında akıl o velîdir. Mâdemki halk ten gibidirler, o velîye mutî olmadıkça, onların ahvâli dâimâ perîşanlık içinde geçer ve mutî oldukları vakitde itâatları öyle olmalıdır ki, o her ne yaparsa münkād olmalı ve kendi akıllarına müracaat etmemelidirler; zîrâ onu kendi akıllarıyla anlayamamaları câizdir. Ona külliyyen mutî olmaları îcâb eder. Nitekim bir çocuğu bir terzi dükkanına verirler, onun alâ-külli-hâl üstâdına itâatı lâzımdır. Eğer dikmek için uçkur verirse, uçkur diker; ve elbiseye dikilecek nişanlar verirse onları diker. San'at öğrenmek isterse, külliyen kendi tasarrufundan geçip, üstadlarının emrine mahkûm olmalıdır."

1989. Keselden ve buhülden ve bizlikden ve benlikden baş çekersin, kendini baş edersin.

Ya'ni, insân-ı kâmile tâbi' olmamanın sebebi üçdür: Birincisi keseldir ve tenbellikdir. Ba'zı kimselerin içinde tarîk-ı Hakk'a sülük arzusu bulunur ise de, tenbelliği mâni' olur, der ki: "Eğer ben şu velîye tâbi' olsam, bana bir takım evrâd ve ezkâr telkîn edecek ve ba'zı hizmetler buyuracak; ben üşenirim, bunları yapamam; iyisi mi, namazımı kılar ve orucumu tutarım vesselâm." İkinci mâni' buhüldür. Eğer mürîd sâhib-i servet ise, mürşid onun servetine olan taallukunu kat' için, fukarâya bezl-i emvâl ile emr eder; bu ise tab'ında buhül ve hased olan kimselerin aslâ işine gelmez. Üçüncü mani' bizlik ve benlikdir. Ya'ni, hodbînlik ve kibir ve enâniyettir. Bu hâl ekseriyâ kendi bilgilerini çok ve akıllarını kâmil gören kimselerde olur. İşte bu sebeblerden dolayı veliyy-i zamâna tâbi' olmakdan ibâ edip, kendilerini baş ve nefislerini kâmil görürler.

1990. Bir hayvan gibi ki, yükden kaçar, dağlıkda kendi başını tutar.

"Ser-hod giriften", Türkçe'de "başını alıp gitmek" ta'bîrinin mukābilidir. Ya'ni, "Yukarıda zikr olunan sebeblerden dolayı insân-ı kâmile tâbi' olmakdan kaçan kimse, yükden kaçan bir hayvana benzer ki, o hayvan başını alıp, dağlara doğru koşar."

1991. Onun sahibi, arkasından koşucu olarak der ki: "Ey sersem, her tarafta eşeğin kasdında kurt vardır."

1992. "Eğer bu zaman gözümden gāib olursan, senin önüne her tarafta kuvvetli kurt gelir!"

1993. "Senin kemiğini şeker gibi çiğner ki, artık diriliği göremezsin!"

Bu beyitlerde "kurt"dan murâd, insan ve cin şeytanlarıdır ki, nefis sahiblerini Hak yolundan çıkarıp, karanlık ve korkunç olan küfür ve inkâr vâdîlerine düşürmek sûretiyle helâk ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz zamân-ı şerîflerinin insân-ı kâmili olmak i'tibâriyle bu hayvan tabîatında olanları îkāz için buyururlar ki: "Her taraf şeyâtîn-i ins ve cin kuvvetleri ile doludur. İlâhî olan yükden ve vazîfeden kaçan bir eşek mesâbesinde bulunan ehl-i nefsi helâk etmek kasdındadırlar. Eğer bana tebaiyetden kaçar isen, önüne her tarafda bu kurtlar çıkar ve senin kemiğini yerler, ya'ni, îmânını selb ederler. Artık hayât-ı ma'neviyye göremezsin!"

1994. Onu tutma, nihayet alefsiz kalırsın; ateş odunsuzlukdan telef olur.

Ya'ni, şeyâtîn-i ins ve cinnin azdırıp helâk edeceklerini farz etmede de ki: "Benim sana tâbi' olmama hâcet yokdur; işte Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfe meydandadır. Ben onlar ile amel edip bu kurtlara kendimi telef ettirmemenin çâresini bulurum." Fakat onu bil ki, senin rûh-ı insânînin alefi ve yiyeceği olan maârif-i ilâhiyyeden mahrûm kalırsın; zîrâ bu maârif, ancak insân-ı kâmilin kalb-i şerîfine vârid olur. Ve bu maârif-i ilâhiyye ise ihlâs ateşinin odunudur; binâenaleyh bu odunlar gelmedikçe âteş-i ihlâs telef olur ve ihlâs-ı kalb kalmayınca da hâlin harâb olur.

1995. Sakın benim tasarruf etmemden ve yükün ağırlığından kaçma, zîrâ senin canın benim.

1996. Sen bir hayvansın, hem öyle ki, nefsin galibdir, ey hod-perest hüküm gālibin olur.

İnsan, "nefis" ile "akıl"dan terekküb etmişdir. Aklı cihetiyle melekler sınıfına mensûbdur ve nefsi cihetiyle hayvanlar sınıfına mülhaktır. İmdi ey kendi nefsine tapan ve nefsinin kulu olan kimse, mâdemki nefsin aklına galebe etmişdir ve hüküm gālibindir, binâenaleyh nefsin cihetinden hayvanlara mülhaksın.

1997. Zü'l-Celâl sana "eşek" ta'bîr etmedi, sana "at" ta'bîr etti. Arab atına, Arab "teal" der.

"Teâl", kelimesi "yükselmek" ma'nâsınadır, “Teâlî" masdarının emr-i hâzırıdır, tefâul bâbındandır. Aşağıda olan âdemin, yukarı çıkması için nidâ olunur. Sonra bu kelimeyi "gel" ma'nâsında kullanırlar. Arablar, kaçan Arab atını "teâl" diye çağırdıkları cihetle, bu kelime Arab atına alem oldu; binâenaleyh aralarında Arab atından bahs ettikleri sırada, "at" ma'nâsına olarak "teâl" kelimesini kullanırlar. Cenâb-ı Pîr bu ma'nâ dolayısıyla hitâb-ı ilâhîye intikāl edip buyururlar ki: Nefs-i hayvânîsi cihetinden hayvanlara mülhak olan in- sanlara, Hak Teâlâ hazretleri "eşek" diye hitâb buyurmadı da, makbûl ve mu'teber Arab atı ma'nâsına olan "teâl" kelimesini isti'mâl buyurdu. Nitekim sûre-i En'âm'da vâki' olan âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: قُلْ تَعَالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ أَلَّا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ مِنْ إِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ وَلَا تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ Ya'ni, "Ey Habib-i Ekrem'im de ki: "Gelin size Rabb'inizin harâm ettiği şeyi tilâvet edeyim, o da budur ki, Allâh Teâlâ'ya bir şeyi işrâk etmeyin ve vâlidenize ihsân edin ve fakrdan korkarak evlâdınızı öldürmeyin, zîrâ size ve onlara rızkı biz veririz ve âşikâr ve gizli fevâhişe yaklaşmayın, Allah'ın harâm ettiği nefsi öldürmeyin, meğer ki hakla ola. Allâh Teâlâ size bunları vasiyet etti, umulur ki taakkul edesiniz.” (En'âm, 6/151) Bu âyet-i kerîmede, "Arab atı" mesâbesinde olan insanı Hak Teâlâ, “teâlev” diye da'vet edip, nefislerin hayvâniyetinden nehy edip, لعلكم تعقلون ibaresiyle akla da'vet buyurulur.

1998. Mustafâ, pür-cefâ olan nefis hayvanları için, Hakk'ın mîrâhoru oldu.

Zübde-i kâinât Mustafa (s.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın hayvan ahırı olan bu dünyâda, pür-cefâ olan nefis hayvanları için, bu ahırın beyi ve müdebbiri oldu. Zîrâ âyet-i kerîmede: "Ey Habib'im bu Arab atları mesâbesinde olan ehl-i nefsi "teâlev" nidâsıyla çağır!" diye Peygamber'e hitâb buyruldu.

1999. Kereminin cezbinden dolayı ""teâlev', gelin, tâ ki size riyāzet vereyim, ben râyizim de!" buyurdu.

"Râyiz", serkeş atı terbiye edip, râm ve münkād eden kimse ma'nâsınadır. "Terbiye"den murâd, yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmedeki emr ve nehy-i ilâhîye mutî' ve münkād kılmakdır. Zîrâ insan doğup, bu âlem-i kesâfete göz açtığı vakit, kendisini hayvan tabîatında bulur. Onun idrâki ve fikri, insâniyete teveccüh etmek için terbiyeye muhtâçtır. Akıl ve idrâk bir ni'met-i ilâhîdir; bu ni'metin mahalline masrûf olması için Hak Teâlâ'nın keremi, beşeri hayvâniyetden, insâniyet tarafına çekmek üzere Habib-i Ekrem'ine hitâben: "Ey insanlar ve Arab atı mesâbesinde olan mahlûklar "teâlev", "gelin!" tâ ki sizi terbiye edip, serkeşliğinizi gidereyim; zîrâ ben sizi terbiye etmek için geldim de!" buyurdu. Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz bu ma'nâya binâen بعثت معلما Ya'ni, "Ben muallim olarak gönderildim" buyurdular.

2000. Nefisleri riyâzetlenmiş edinceye kadar, bu hayvanlardan çok tepmeler yemişim.

Nefs-i hayvânîlerini terbiye kabûl edinceye kadar, bu hayvanlardan çok tepmeler yedim ve çok ezâ ve cefâ gördüm. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in cehele-i Kureyş'den çektikleri ezâ ve cefâ târih-i İslâm'da mufassalan münderiç olduğundan muhtâç-ı îzâh değildir. Onlardan evvelki enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın çektikleri de ma'lûmdur. Bu beyt-i şerîf Resûl-i Ekrem Efendimiz'in lisânındandır; fakat her asırda onların varisleri olan insân-ı kâmillere dahi râci' olur.

2001. Her nerede bir riyâzet atı olsa, onun tepmelerinden çare olmaz.

"Bâre" kelimesinin on ma'nâsı vardır. Buraya münasib olanları "dost" ve "reviş" ve "at" ma'nâlarıdır. Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları "reviş" ve "dost" ma'nâlarını almışlardır; fakat "at" ma'nâsını münasib gördüm; şu halde "riyâzet-bâre", "siyah-rû" gibi sıfat mevsûfdan mukaddem zikr olunmak sûretiyle yapılmış bir vasf-ı terkîbî olur; ve "riyâzet olunan at" ma'nâsına gelir. Ya'ni, "Her nerede riyâzet ve terbiye olunan at olursa, mutlakā onun tepmeleri de olur!" demek olur.

"Bâre", dost ma'nâsına geldiği takdirde "riyâzet-bâre" riyâzet muhibbi ve riyâzet verici ma'nâsına olur. Nitekim zen-dost olan kimseye "zen-bâre" derler.

2002. Şübhesiz belânın ağlebi enbiya üzerinedir; zîra hamlara riyazet vermek belâdır.

Mâdemki riyâzet ve terbiye olunan atın tepmeleri muhakkakdır, şu halde riyâzet ve terbiye verici olan peygamberlere elbetde belânın en çoğu isâbet eder, zîrâ ham ve serkeş olanlara riyâzet ve terbiye vermek belâdır. Nitekim hadîs-i şerîfde bu ma'naya işareten اشد البلاء على الأنبياء ثم الأولياء ثم الأمثل فالأمثل Ya'ni, "Belânın en şiddetlisi enbiya üzerine, sonra evliyâ, sonra da onların emsâli üzerinedir" buyurulur. Velhâsıl terbiyecilik gāyet zor bir şeydir.

2003. Süksüklersiniz, benim nefesimden yorga gidiniz, tâ ki sultanın yuvaşı ve merkebi olasınız.

"Süksük"ün birkaç ma'nâsı vardır. Burada, gayr-i muntazam yürüyen ve koşan at ma'nâsınadır ki, süvârisini rahatsız eder (Burhân). "Yorga", rahvan yürüyen at ki, süvârisi râhat eder (Burhân). “Yuvâş”, ekâbirin rükûblerine mahsûs olmak üzere terbiye edilmiş olan "yavaş huylu at" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügat). Ya'ni, "Ey terbiyesiz Arab atı mesâbesinde olan insanlar, benim nefesimden ve kelâmımdan terbiyeler kabûl edip, bu hayât-ı dünyeviyyede gayr-ı muntazam koşmayı bırakın ve muntazam yürüyün, tâ ki sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın cemî-i esmâsının mazhar-ı tecelliyâtı olasınız! Ma'lum olsun ki, terbiye ya umûmî veyâ husûsî olur. Azîz Nesefî hazretleri bu iki nevi' terbiye hakkında Zübdetü'l-Hakāyık'ında şu îzâhâtı verirler ki, hulâsaten nakl olunur: "Hak Teâlâ, kullarının terbiye ve ıslahlarını irâde ve emir buyurmuşdur. Birinci nev'i enbiyâ vâsıtasıyla olan emirdir ki, bu emir, kullarını beraber tecrübe ve imtihân ve kendi ihtiyârlarıyla tarîk-ı fevz ve felâha da'vettir. Şerâyi'-i enbiyânın kâffesi bu kabildendir. Eğer kullar ihtiyârlarıyla tav'an bu emre inkıyâd ve imtisâl ederlerse, sür'atle tekmîl-i nüfûs ederler. Bu emre inkıyâd etmeyen münkirler ve âsîler terbiye-i umûmiyyeyė dâhil olurlar. Rubûbiyet-i Hak ale'd-devâm onları türlü ukūbetler ile terbiye etmektedir; fakat onların bu terbiye-i umumiyyeden haberleri olmaz; zîrâ kemâl-i cehl içindedir. Binâenaleyh onları hakikate ve hilkatlerinden maksûd olan gāyeye îsâl edinceye kadar, rubûbiyyet-i Hak hayren ve kahren terbiye eder. Terbiye-i husûsiyye, terbiye-i umûmiyyeden fer'dir, bu terbiye-i husûsiyye kullar hakkında bir kerem ve rahmet-i ilâhiyyedir."

2004. Rab buyurdu ki: "Ey edebden ürkmüş hayvanlar! قُلْ تَعَالَوْا قُلْ تَعَالَوْا Teâlev de! Teâlev de!"

"Rab", esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir; mâlik ve sahib ve seyyid ve mürebbî ma'nâsınadır. "Edeb", âdet ve kāide ve salâh-ı nefs ma'nâsınadır. Kāmûs'da zarâfet ve usluluk ki, nâs ile kavlen ve fiilen lutf-ı muâmele etmekden ibârettir. Ve sonraları bâis-i te'dîb olduğu için ulûm-ı arabiyye ve eş'âra "edeb" itlâk ettiler. Burada "âdet" ve "kāide" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Âlemlerin mürebbî-i hakîkîsi olan Hak Teâlâ hazretleri, insanlık kāidesinden ve âdetinden ürkmüş olan insan sûretinde ve hayvan sîretinde olan ehl-i ne- fis hakkında, Habîb-i Ekrem'ine hitâben buyurdu ki: "Ey Resûl-i Ekrem'im, bu ehl-i nefse nidâ edip, de ki: "Ey edebden ürkmüş olan hayvanlar gelin, gelin!" Ma'lûmdur ki, Kur'ân-ı Kerîm'de "teâlev" hitâbını hâvî olan âyetler müteaddiddir; birisi umûm insanlara hitâbdır ki, yukarıda zikr olundu. Birisi dahi ehl-i kitâb olan Mûsevîler'e ve nasrânîlere hitâbdır ki, sûre-i Âl-i İmrân'da vâki'dir, o da budur: قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَىٰ كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ Ya'ni, "Ey Resûlüm de ki: Ey ehl-i kitâb, bizim ile sizin aranızda müsâvî olan kelimeye geliniz ki, Allâh'dan başkasına ibâdet etmeyiz ve bir şeyi O'na şerîk tutmayız ve ba'zımız, ba'zımızı Allâh'dan gayri erbâb ittihâz etmeyiz!" (Âl-i İmrân, 3/64) Yahûdilerin ve nasrânîlerin hayvan sîretinde ehl-i nefis olup olmadıklarını vakāyi'-i târihiyyeyi insâf dâiresinde muhakeme edenler bilirler. Yahûdîlerin nasrânîlere yaptıkları zulüm Mesnevî-i Şerîf'in I. cildinde geçdi; ve nasrânîlerin gerek yahûdîlere ve gerek müslümanlara karşı yaptıkları zulümler ve haksızlıklar meydandadır.

2005. Eğer gelmezlerse ey Nebî gamgîn olma, o iki temkînsizden sen pür-kîn olma!

"Ey Resûl-i Ekrem'im o ehl-i kitâbdan olan Mûsevîler ve nasrânîler senin da'vetine icâbet edip gelmezlerse gam çekme, kāide-i insâniyyete karşı temkînsiz olan o iki tâifeye kin tutma!" Ya'ni فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ (Âl-i İmrân, 3/64) “Eğer yüz çevirirlerse, şâhid olun muhakkak biz müslümanlarız deyiniz." Bu âyet-i kerîme, yukarıki âyet-i kerîmenin mâba'di olup, bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret buyurulmuşdur.

2006. Ba'zı kimselerin kulağı bu "Teâlev"lerden sağırdır; her bir hayvanın başka bir ahırı vardır.

"Istabl", hayvan ahırı ma'nâsınadır. "Ahır”dan murâd, her bir ferdin nâsiyesinden tutup çeken Rabb-i hâssının müntehâsıdır. O Rabb-i hâss onun mazharı olduğu ism-i ilâhîdir. Binâenaleyh esmâ-i ilâhiyye hâssıyetlerinin ihtilâfına mebnî, onların mazharları arasında da ihtilaf olur. Eğer bir kimse mazhar-ı ism-i Hâdî değil ise, bu "Teâlev"lerden, ya'ni, "Gelin!" nidâsını duymakdan sağır olur. Ona karşı en mukni' sözler bile aslâ te'sîr etmez ve kendi fikrinden ve revişinden dönmez.

2007. Ba'zısı bu nidâdan münhezim olurlar, her bir atın ayrı tavîlesi vardır.

Ba'zıları bu nidâdan münhezim olurlar. "Münhezim", yorulmuş asker tâifesi ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nefsânî olan insanların bir kısmı bu "teâlev" nidâsından ürküp kaçarlar. Zîrâ bu Arab atı mesâbesinde olan nefsânîlerin ayrı ayrı tavîleleri, ya'ni, uzun ve kalın ipleri vardır." "Tavîleler"den murâd, onların Rabb-i hâssları olan ism-i ilâhîdir ki, onları nâsiyelerinden tutup, kendi müntehâlarına çeker. Hâdî isminin müntehâsı cennet ve Mudil isminin müntehâsı da cehennemdir. Binâenaleyh onlar erbâb-ı müteferrika ashâbındandır, asla ittihada yanaşmazlar. الناس معادن كمعادن الذهب والفضة Ya'ni, "Nâs altın ve gümüş ma'denleri gibi ma'denlerdir" hadis-i şerîfinde insanlar arasındaki bu tefâvüte işâret buyurulmuşdur.

2008. Bu kıssalardan ba'zıları munkabız olurlar; zîrâ ki her bir kuş ayrı kafes tutar.

"Bu kıssalar"dan murâd, ya Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olan ibret-âmîz kıssalardır veyâhud bu Mesnevî-i Şerîf'de hikemiyâta ve ledünniyâta müstenid olan kıssalardır. "Kuş"dan murâd, ervâhdır; "kafes"den murâd, mazharı olduğu ism-i ilâhînin dâiresidir. Ya'ni, "Ehl-i inkâr Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olan ibret-âmîz kıssalardan munkabız olurlar ve sıkılırlar veyâhud zekâ-yı fıtrîden mahrûm olan bir tâife ve kaba sofular bu Mesnevî-i Şerîf'de zikr ettiğimiz kısas-ı ârifâneden zevk alamayıp munkabız olurlar. Zîrâ her rûh, mazhar olduğu bir ism-i ilâhînin dâiresinde mahsûr kalmışdır." Erbâb-ı müteferrika ashâbındandırlar ve ashâb-ı ittihaddan değildirler. Nitekim âyet-i kerîmede أرباب متفرقون خير أم الله الواحد القهار ya'ni, "Erbab-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allâh Teâlâ mı hayırlıdır?" (Yûsuf, 12/39) buyurulur.

2009. Muhakkak melekler dahi nâ-hemtâ oldular; bu sebebden dolayı gökde saf saf oldular.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Saffat'da vaki وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُونَ وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسْبِّحُونَ Ya'ni, "Biz meleklerden her birimizin bir makām-ı ma'lûmu vardır ve biz muhakkak makāmlarımızda saf saf dururuz ve biz muhakkak tes- bîh ve takdîs ediciyiz" (Sâffât, 37/164-166) âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Kafesleri ayrı olan ervâh yalnız insanların ervâhı değil, melekler dahi yekdiğerine nazaran bî-hemtâ, ya'ni, nâ-cins ve bî-misildirler; zîrâ onların mazhar ol[dukları] esmâ-i ilâhiyye arasında da tefâzul ve tefâvüt vardır. Bunlardan bir kısmı unsurî olup, Âdem'e serfürû ve itâatla mükelleftirler, bunlara "melâike-i süflâ" dahi derler. Bir kısmı melâike-i nûriyyûndur ki, onlar anâsırın bulunmadığı fezâda mütekevvin olan ervâh-ı ulviyyedir. Bunlar anâsırdan mürekkeb olan ecrâm ile münâsebetdâr olmadıkları cihetle Âdem'e serfürû ve secde ile me'mûr olmadılar ve bunların arasında da bî-nihâye merâtib ve makāmât vardır ki, onları Hak Teâlâ bilir.

2010. Çocuklar gerçi bir mekteb içindedirler, derste her biri birinden daha yukarıdır.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beyitlerde mezkûr olan mahlûkāt-ı ilâhiyye arasındaki tefâvüt ve tefâzulun temsilidir. Ya'ni, "Nâkıs insanların ilimleri derecât üzerine olup, birinin ilmi, dîğerinden daha ziyâdedir."

2011. Maşrıka ve mağribe mensub olanlar için hisler vardır; mansıb-ı dîdâr hiss-i basar içindir.

Bu beyt-i şerîfde muhtelif nukāt-ı nazara işâret buyurulur; zîrâ evliyâullâh "cevâmiu'l-kelim"dir.

1. "Gerek şarklı ve gerek garblı olsun her insanın havâss-i hamse-i zâhire ve bâtınesi vardır. Bu hislerin içinde dîdâr ve görmek mansıbı hiss-i basar içindir."

2. Vücûd-ı insânîde şürûka ve tulû'a mensûb olan hissiyât-ı rûhâniyye ve ma'neviyye ve akvâle mensûb olan hissiyât-ı cismâniyye vardır. Ve bunların vazâifi ve merâtibi ayrı ayrıdır. Nitekim ve havâs içinde müşâhede mansıbı hiss-i basar içindir ve müşâhede diğer havâssın şânından değildir.

3. Bu âlemde maşrikî, ya'ni, erbâb-ı hidâyet ve ehl-i rûh olanlar ile mağribî, ya'ni, erbâb-ı dalâlet ve ehl-i nefs olanların ayrı ayrı idrâkleri vardır ve hiçbirisi hakāyık-ı eşyayı müşâhede edemez.

Dîdâr ve müşâhede, hiss-i basar mertebesinde olan insân-ı kâmile mahsûsdur. Nitekim Gülşen-i Râz sahibi Mahmûd Şebisterî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit:

Adem âyîne, âlem aks ve insan aksin gözü ki, onda şahıs gizlidir. Sen bir aksin gözüsün ve o, gözün nûrudur; gözü bir göz ile göz görmüşdür. Cihân insan ve insan da bir cihân-ı azîm oldu. Bundan daha açık bir beyân olmaz!

Ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: فیسمى هذ المذكور انسانا وخليفة فأما انسانيته فالعموم نشأته وحصره الحقائق كلها وهو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمى انسانا فإنه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم -Yani, Bu mezkûr, "insan" ve "halîfe" tesmiye olundu. Onun insâniyetine gelince, onun neş'etinin umûmundan ve hakāyıkın kâffesini hasr edici olduğundan dolayıdır. Ve o kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir; ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için "insan" tesmiye olundu; zîrâ Hak, onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti.

2012. Yüz binlerce kulak eğer saf vursalar, çeşm-i rûşene muhtaçdırlar.

"Kulakları sağlam olup, gözleri görmeyen yüz bin kimse bir yere toplansa, hepsi bir gözlüye muhtaç olur." Ve kezâ halk-ı âlem kulak mesâbesinde olup yalnız Hakk'ın vücûdunu işitirler, görmezler. Ba'zıları bu habere inanır ve ba'zıları inanmaz. Binâenaleyh onların cümlesi gözbebeği mesâbesinde olan enbiyâya ve onların vârisleri bulunan evliyâya muhtaçdırlar. Nitekim I. cildde vâki' 2967 numaraya müsadif خود جهان آن يك كسست او ابلهست [cihânda sâdece tek kimsedir o eblehdir"] beyt-i şerifinde bu ma'nâ beyân buyurulmuş idi.

2013. Canın ve ihbarının sema'ında kulaklar sınıfının dahi bir mansıbı vardır.

"Canın kelâmı"ndan murâd, kelâm-ı Hak'dır ve "ihbâr-ı nebî"den murâd, ahâdîs-i nebeviyyedir. Ya'ni, kelâm-ı ilâhîyi ve ahâdîs-i nebeviyyeyi dinlemek hususunda da kulaklar sınıfının bir mansıbı vardır ve dinlemek ve işitmek kulakların hâssasıdır.

2014. Yüz binlerce göze o yol yokdur, hiçbir göz işitmekden âgâh değildir.

Yüz binlerce göz, kulakların vazîfesini göremez; zîrâ göz, işitmek ve dinlemek hâssasına karşı yabancıdır.

2015. Böyle her hissi bir bir say, her birisi dīğerin kârından maʻzûldür.

Havâss-i hamse-i zâhire ve bâtıneden her birisini böyle yekdîğeriyle mukāyese et, her birisini dîğerinin vazîfesine karşı yabancı görürsün.

2016. Pes hiss-i zâhir ve beş bâtın, sâffûn kıyamında safdadırlar.

Sırası düştükçe diğer mahallerde de îzah olunduğu üzere vücûd-ı beşerde beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere on his vardır ki, bunlara “meşâir-i aşere" dahi derler. Zâhirîsi: "İşitme", "görme", "koklama", "tatma" ve "tutma" kuvvetleridir. Bâtınîsi: "Hiss-i müşterek", "hayâl", "vâhime”, “fikir" ve "hâfıza" kuvvetleridir. Bunların mâdûnunda kuvve-i bâise ve kuvve-i fâile ve kuvve-i şehevânî ve kuvve-i gazabî gibi daha birçok kuvvetler vardır. Her kuvvet kendi vazîfesinde ve makāmında saf saf kāimdirler ve hiçbiri kendi vazîfesini ve makāmını tecavüz edemez. "Melek", kuvvet ve şiddet ma'nâsına olduğu cihetle gerek vücûd-ı insânîdeki bu kuvâ ve gerek avâlim-i şehâdiyyenin tedbîr-i umûruna me'mûr olan kuvâ hep bir hakîkatdir; zîrâ vücûd-ı hakîkînin, hakikat-i muhammediyye mertebesinden tenezzülü yine o mertebede sabit olan sıfat-ı kudretin zâhiri, ya'ni, kuvâ ile vâki'dir. Zîrâ vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği şeyin îcâdı mümkin olmaz. Allâh Teâlâ hazretleri, ذو القوة المتين (Zâriyât, 51/58) ["Şüphesiz, güç ve kuvvet sahibi olan"]dır. Ve kudret, sıfât-ı sâire gibi vücûd-ı hakîkînin şuûnâtından bir şe'n olduğu cihetle zâtının gayri değildir. Bu beyt-i şerîfde dahi yukarıda 2011 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında zikr olunan âyet-i kerîmeye işaret buyurulmuşdur.

2017. Her bir kimse ki o, dîn safından serkeşdir, bir saf tarafına gider ki o geridir.

"Dîn", Allâh tarafından vaz' olunan şer' ve kānûn; ve kul tarafından zâhiren ve bâtınen inkıyâd ma'nâsınadır. Zâhiren inkıyâd, kitâbullâhda mezkûr olan emr ve nehy dâiresinde harekettir. Bâtınen inkıyâd, Allah'ın ve Resül'ünün hükmünü tasdîk ve kabûl hususunda nefsinde sıkıntı ve darlık kalmamakdır. Nitekim sûre-i Nisa'da vâki' âyet-i kerîmede فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنون حتى يُحكمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بينهم ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا ممَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا (Nisâ, 4/65) Ya'ni, "Rabb'in (celle şânühû) hakkı için onlar beyinlerde ihtilaf ettikleri şeyde sana hüküm ettirip, sonra o hükümden nefislerinde sıkıntı bulmamak şartıyla sana zâhiren ve bâtınen inkıyâd etmedikçe îmân etmezler" buyurulur. Zîrâ yalnız zâhiren inkıyâd kâfî olaydı münafıkların a'mâl-i zâhiriyyelerinin de kıymeti olurdu. Binâenaleyh îmân-ı kâmil zâhiren amel ile beraber bâtınen dahi o amelleri kabûl ve icrâda nefsi sıkıntı ve kerâhet duymamakdır. Vâris-i ulûm-ı nebevî olan insân-ı kâmilin beyân buyurduğu ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye, kitâbullâhın maânî-i zâhire ve bâtınesini tefsîr ve îzâh olduğundan, nâkıs olan insanların onlara karşı vâki' i'tirâzâtı dahi dîn hakkında serkeşlikden ibarettir. Binâenaleyh her kim bu verese-i peygamberîye inkıyâddan, yüz çevirse dahi dîn safında geriye gider. Ulemâ-i zâhir bu hâlin numûnesidir ki, bir sözleri dîğerini nakz eder. Hind nüshalarında "vâ-pesest" yerine "nâ-hoşest" muharrerdir. "Nâ-hoş olan saf tarafına gider" demek olur.

2018. Sen "Teâlev!" sözünden nâkıs etme, bu söz çok azîm kimyadır!

Ey vâris-i nebevî olan insân-ı kâmil, mâdemki Peygamber'in vârisisin ve Hak Teâlâ Peygamber'ine "Teâlev" de!" buyurdu, sen dahi nâkısları "Teâlev!" ya'ni, "Aşağıdan yukarıya gelin!" nidâsıyla çağır, bu sözü ve bu nidâyı kesme! Zîrâ bu söz, bakır mesâbesinde olan nâkısları altın gibi kâmil yapmak için pek büyük bir iksîrdir ve kimyâdır.

2019. Eğer bir bakır senin sözünden nefret edici olursa, kimyayı asla ondan geri tutma!

Eğer o bakır mesâbesinde olan bir nâkıs, senin beyân ettiğin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden ve da'vetinden nefret edip seni inkâr eder ise, asla küsme; "Teâlev!" kimyâsını tekrâr tekrar o nâkısa arz et! Senin iksîr gibi olan nazarın berekâtıyla, bir zaman sonra belki ona te'sîr eder.

2020. Şimdi onun sihirbaz olan nefsi sağırdır; senin sözün sonunda ona fâide eder.

Senin münkirin olan nâkıs, sihirbaz olan nefsinin hükmü altındadır ve nefis ise hakîkate karşı yabancı ve Hakk'a da'veti işitmekden sağırdır; da'vetin tekerrür ederse, senin sözün bir gün olur, ona fâide eder.

2021. Ey gulâm "Teâlev" de, "Teâlev" de! Agah ol ki, muhakkak Allah selâma da'vet eder.

“Ey gulâm”, ta'bîriyle insân-ı kâmilin abd-i mahz olduğuna işaret buyurulur. Abd-i mahz kendi nefsinin dünyevî ve uhrevî murâdâtından geçip, Hakk'ın iradesi dairesinde hareket eden kimseye derler. Mürşidlik ancak böyle bir kimse için tahakkuk eder. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyeden tamâmiyle temizlenmiş olmayan kimse derece-i velâyet ve keşfe eremez. Eğer böyle bir kimse irşâda kıyâm ederse, mürîd ittihâz ettiği kimseleri aldatmış olur. Ve من غشنا فليس منا ya'ni, "Bizi aldatan bizden değildir" hadîs-i şerîfi mûcibince, ehl-i hidâyet olmakdan uzaklaşır. Binaenaleyh, وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَام Ya'ni, “Allâh Teâlâ dârüsselâma da'vet eder" (Yûnus, 10/25) âyet-i kerîmesi muktezâsınca "Teâlev” hitâbıyla halkı Hakk'a da'vete ehil olan zevât ancak abd-i mahz makāmında olanlardır. Başkalarının irşâd ve riyâset da'vâsına hakkı yokdur.

2022. Efendi, benlikden ve başlıkdan geri gel, bir server ara, reislik taleb etme!

Bu beyt-i şerifde "cem'ü'l-cem" makāmına gelmezden evvel, halkı irşâda kıyâm edenler ile, ilm-i zâhiri vusûl-i maksada kâfî gören ulemâ-yı zâhireye işâret buyurulur. "Ey efendi enâniyetden ve riyâsetden vazgeç ve geri dön! Seni o benlikden ve halkı Hakk'a da'vet ediyorum diye nefsine da'vet etmekden vazgeçirecek bir mürşid-i hakîkî ara! Baş olmak hevesinden vazgeç!" Ma'lumdur ki, zamânımızdaki ehl-i tarîkın çoğunun nokta-i nazarı mürşidinden bir hilâfet almakdır. Çok yalancı şeyhler vardır ki, malına veyâ rütbesine veyâ dîğer bir menfaat istihsâline tama'an birtakım ehl-i nefis kimselere hilâfet vermişler ve Hak yolunu mel'abe-i sıbyâna çevirmişlerdir.